Düğün mevsimiydi, aylardan ağustos. Saç telleri terden birbirine yapışmış, ince bir tutam da alnını iki kıt'aya ayıracak şekilde burun köküne uzanmıştı. Ayrımcı bu tutamın ucundan ara vermeksizin sızan ter damlaları burnunun fazlasıyla basık, çenesinin de yeterince çıkık olmasından dolayı, başka hiçbir yere uğramayıp alt dudağı ile buluşuyordu. Perçeminin aksine ayrımcılık sevmeyen ergen kişilik yapısı, herkese eşit uzaklıkta yaklaşıyordu. Anneciğinin öpüp koklamalarına izin vermeyi bırakalı çok olmuştu mesela. Yine de ölse, insan, "çocukmuş be yavrum" demekten kendini alamazdı. Öyle de oldu. Kimliği belirsiz bir yorgun kurşun gelip de şah damarına saplandıktan sonra otopsi raporunun soğuk cümlelerine inat morg görevlisinin yararsız sıcaklığı ile ağzından döküldü bu acı cümle. Oysa sadece satırlarda kalmalıydı. Bir romanın ya da hikayenin hatta şiirin orta yerinde. Hayatın değil.
HİKAYELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HİKAYELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Eylül 2017 Çarşamba
MAGANDA
Yeni nesil asfalt kaldırımda, elleri cebinde ilerliyordu. Önü sıra da, ayağına denk geldikçe vurduğu, fazla uzağa gidemeyen, havası sönmüş eskice bir futbol topu.
Düğün mevsimiydi, aylardan ağustos. Saç telleri terden birbirine yapışmış, ince bir tutam da alnını iki kıt'aya ayıracak şekilde burun köküne uzanmıştı. Ayrımcı bu tutamın ucundan ara vermeksizin sızan ter damlaları burnunun fazlasıyla basık, çenesinin de yeterince çıkık olmasından dolayı, başka hiçbir yere uğramayıp alt dudağı ile buluşuyordu. Perçeminin aksine ayrımcılık sevmeyen ergen kişilik yapısı, herkese eşit uzaklıkta yaklaşıyordu. Anneciğinin öpüp koklamalarına izin vermeyi bırakalı çok olmuştu mesela. Yine de ölse, insan, "çocukmuş be yavrum" demekten kendini alamazdı. Öyle de oldu. Kimliği belirsiz bir yorgun kurşun gelip de şah damarına saplandıktan sonra otopsi raporunun soğuk cümlelerine inat morg görevlisinin yararsız sıcaklığı ile ağzından döküldü bu acı cümle. Oysa sadece satırlarda kalmalıydı. Bir romanın ya da hikayenin hatta şiirin orta yerinde. Hayatın değil.
Düğün mevsimiydi, aylardan ağustos. Saç telleri terden birbirine yapışmış, ince bir tutam da alnını iki kıt'aya ayıracak şekilde burun köküne uzanmıştı. Ayrımcı bu tutamın ucundan ara vermeksizin sızan ter damlaları burnunun fazlasıyla basık, çenesinin de yeterince çıkık olmasından dolayı, başka hiçbir yere uğramayıp alt dudağı ile buluşuyordu. Perçeminin aksine ayrımcılık sevmeyen ergen kişilik yapısı, herkese eşit uzaklıkta yaklaşıyordu. Anneciğinin öpüp koklamalarına izin vermeyi bırakalı çok olmuştu mesela. Yine de ölse, insan, "çocukmuş be yavrum" demekten kendini alamazdı. Öyle de oldu. Kimliği belirsiz bir yorgun kurşun gelip de şah damarına saplandıktan sonra otopsi raporunun soğuk cümlelerine inat morg görevlisinin yararsız sıcaklığı ile ağzından döküldü bu acı cümle. Oysa sadece satırlarda kalmalıydı. Bir romanın ya da hikayenin hatta şiirin orta yerinde. Hayatın değil.
Etiketler:
acı haber,
DÜŞÜN(Ü)YORUM,
HİKAYELER,
maganda kurşunu
21 Ekim 2016 Cuma
SAKSI DEYİP DE GEÇMEYİN (Bir Fizik Mühendisinin Dramı)
Ben bir saksıyım. Evet evet, yanlış duymadınız; bir saksı. Başlarda yalnızca öyle hissettiğimi sanırdım ancak zamanla gerçekten de bir saksı olduğumu anladım.
İnsanlar yanımdan öylece geçer dururlar. Aslında kıyafetlerim oldukça ilgi çekicidir. Bazen bu sayede çocukların dikkatini çekerim. Yanıma gelirler, gülümserler, dokunmaya çalışırlar ancak annelerinin bana göz ucuyla bile bakmaksızın bileklerinden tutup çekmeleri üzerine mızmızlanarak uzaklaşırlar. Bu arada işim; içeri girene "hoş geldiniz efendim", dışarı çıkana da "iyi günler" demek. "Bir daha bekleriz" diyemiyorum. Fazla laubali olduğundan, yasak. Gülümsememin bile bir çerçevesi var. Eşi, dostu görmüş gibi değil de bir devlet büyüğünü karşılıyormuş gibi gülümsemem gerekiyor. Buraya gelen insanlar kendilerini özel hissetmeliler. Diğer türlü iki, üç gece kalacakları bir otele bir kaç aylık maaşlarını yatırmazlardı sanıyorum.
Evet ne diyordum? Arada böyle olur. Söyleyeceğim şeyi unuturum. Düzenli konuşmamaktan oluyor dedi doktorum. Kaslar zayıflıyormuş. Ve ne, biliyor musunuz? Konuşmaya konuşmaya, düşünmekte de körelirmiş insan. Konuşacak kimseyi bulamıyorsan bile yazmalıymışsın bu yüzden. Ne için? Düşünebilmek için. Artık düşünmeye ihtiyacım olmadığını, konuşmam da gerekmediğini söyledim doktora. Biraz da ayrıntıya girince bana hak verdi.
Burada çalışmaya başlamadan önce böyle değildi aslında. Zamanla oldu. Bir adım vardı, önce adımı yok saydılar, sonra da varlığımı. Aslında varlığım önemli, daha ziyade yokluğum. Orada gece yarısına kadar dikilirim, kimse fark etmez ancak yok olduğum anda, sanki her gün evlerinin kapısında onları karşılayan biri varmış da şimdi bu hayati öneme sahip kişi kaybolmuş gibi boşluğumu hissedebilirler. İşte bu yüzden döner kapının hemen iç tarafında duran o büyük saksıdan tek farkım, onun içeride benimse dışarıda duruyor olmam.
Aslında mutlu bir çocukluk yaşadım. Yediği önünde, yemediği ardında olanlardandım. Ta ki üniversiteyi kazanana kadar. Ne olduysa o lanet olasıca bölümü bitirdikten sonra oldu. Neden şaşırıyorsunuz canım. Benden başka böyle ayak işleri yapan üniversite mezunu yok mu sanıyorsunuz? Ne kadar da iyi niyetlisiniz. Ya da tuzu kuru mu demeliyim? Hayır hayır, lütfen alınmayın. Eminim her biriniz bulunduğunuz konumlara alnınızın teri ile, hakkınız ile gelmişsinizdir. Ve de kalıbımı basarım her biriniz namusuyla çalışan, vatanperver insanlarsınızdır. Ve burada kalmak üzere tuttuğunuz odanın tek gecelik fiyatı, benim maaşımdan fazla olduğu için de beni insan yerine koymama hakkına sahipsinizdir.
Neyse, ne diyordum? Aslında bu ilk işim. Öyle yeni mezun falan sanmayın beni. Otuzumu çoktan geçtim. Neden mi işimi yapmıyorum? Güldürmeyin beni. Siz hiç bölümü ile alakalı bir işte çalışan Fizik Mühendisi duydunuz mu, onu söyleyin. Hani ben bir tane biliyorum gerçi. Koca bir dönemden tek kişi. Okul birincisiydi hergele, zehir gibiydi. Yazları da Amerika'da falan takılırdı, ablası mı yaşarmış orada ne? Su gibi İngilizce konuşurdu. Aselsan'a girdi. Başka da yok. Bir, iki arkadaşım polis oldu. Ben yaşa takıldım. Kendime çok güveniyorum ya KPSS' ye girdim bir kaç kez. Polisliğe burun kıvırdım. Sonra da yaş geçti, iş bitti. İş güvenliği sınavına girdim, yine olmadı. Kazanamadım bir türlü. Otuzuma girene kadarmış evdeki destek. Ne kadar çabaladıysam olmadı. Evdekileri iş başvurusu yaptığıma ancak hiç birine kabul edilmediğime inandıramıyordum. Aylaklık etmekten, ana baba parası yemekten zevk aldığımı sanıyorlardı. Oysa ne iş olsa yapacak hale gelmiştim.
Sonunda çözümü buldum. CV' mi değiştirdim. Orada üniversite değil de lise mezunu yazıyordu artık. "Mühendis" ibaresi kaybolur kaybolmaz eskiden başvurup da alınmadığım bir kaç iş yerinden görüşmeye çağrıldım. İçlerinde şartları en iyi olan bu idi. O yüzden şimdi buradayım. Ve inanın şikayetçi değilim. Gerçi olsam da bir şey değişmez, çünkü ben artık bir saksıyım.
İnsanlar yanımdan öylece geçer dururlar. Aslında kıyafetlerim oldukça ilgi çekicidir. Bazen bu sayede çocukların dikkatini çekerim. Yanıma gelirler, gülümserler, dokunmaya çalışırlar ancak annelerinin bana göz ucuyla bile bakmaksızın bileklerinden tutup çekmeleri üzerine mızmızlanarak uzaklaşırlar. Bu arada işim; içeri girene "hoş geldiniz efendim", dışarı çıkana da "iyi günler" demek. "Bir daha bekleriz" diyemiyorum. Fazla laubali olduğundan, yasak. Gülümsememin bile bir çerçevesi var. Eşi, dostu görmüş gibi değil de bir devlet büyüğünü karşılıyormuş gibi gülümsemem gerekiyor. Buraya gelen insanlar kendilerini özel hissetmeliler. Diğer türlü iki, üç gece kalacakları bir otele bir kaç aylık maaşlarını yatırmazlardı sanıyorum.
Evet ne diyordum? Arada böyle olur. Söyleyeceğim şeyi unuturum. Düzenli konuşmamaktan oluyor dedi doktorum. Kaslar zayıflıyormuş. Ve ne, biliyor musunuz? Konuşmaya konuşmaya, düşünmekte de körelirmiş insan. Konuşacak kimseyi bulamıyorsan bile yazmalıymışsın bu yüzden. Ne için? Düşünebilmek için. Artık düşünmeye ihtiyacım olmadığını, konuşmam da gerekmediğini söyledim doktora. Biraz da ayrıntıya girince bana hak verdi.
Burada çalışmaya başlamadan önce böyle değildi aslında. Zamanla oldu. Bir adım vardı, önce adımı yok saydılar, sonra da varlığımı. Aslında varlığım önemli, daha ziyade yokluğum. Orada gece yarısına kadar dikilirim, kimse fark etmez ancak yok olduğum anda, sanki her gün evlerinin kapısında onları karşılayan biri varmış da şimdi bu hayati öneme sahip kişi kaybolmuş gibi boşluğumu hissedebilirler. İşte bu yüzden döner kapının hemen iç tarafında duran o büyük saksıdan tek farkım, onun içeride benimse dışarıda duruyor olmam.
Aslında mutlu bir çocukluk yaşadım. Yediği önünde, yemediği ardında olanlardandım. Ta ki üniversiteyi kazanana kadar. Ne olduysa o lanet olasıca bölümü bitirdikten sonra oldu. Neden şaşırıyorsunuz canım. Benden başka böyle ayak işleri yapan üniversite mezunu yok mu sanıyorsunuz? Ne kadar da iyi niyetlisiniz. Ya da tuzu kuru mu demeliyim? Hayır hayır, lütfen alınmayın. Eminim her biriniz bulunduğunuz konumlara alnınızın teri ile, hakkınız ile gelmişsinizdir. Ve de kalıbımı basarım her biriniz namusuyla çalışan, vatanperver insanlarsınızdır. Ve burada kalmak üzere tuttuğunuz odanın tek gecelik fiyatı, benim maaşımdan fazla olduğu için de beni insan yerine koymama hakkına sahipsinizdir.
Neyse, ne diyordum? Aslında bu ilk işim. Öyle yeni mezun falan sanmayın beni. Otuzumu çoktan geçtim. Neden mi işimi yapmıyorum? Güldürmeyin beni. Siz hiç bölümü ile alakalı bir işte çalışan Fizik Mühendisi duydunuz mu, onu söyleyin. Hani ben bir tane biliyorum gerçi. Koca bir dönemden tek kişi. Okul birincisiydi hergele, zehir gibiydi. Yazları da Amerika'da falan takılırdı, ablası mı yaşarmış orada ne? Su gibi İngilizce konuşurdu. Aselsan'a girdi. Başka da yok. Bir, iki arkadaşım polis oldu. Ben yaşa takıldım. Kendime çok güveniyorum ya KPSS' ye girdim bir kaç kez. Polisliğe burun kıvırdım. Sonra da yaş geçti, iş bitti. İş güvenliği sınavına girdim, yine olmadı. Kazanamadım bir türlü. Otuzuma girene kadarmış evdeki destek. Ne kadar çabaladıysam olmadı. Evdekileri iş başvurusu yaptığıma ancak hiç birine kabul edilmediğime inandıramıyordum. Aylaklık etmekten, ana baba parası yemekten zevk aldığımı sanıyorlardı. Oysa ne iş olsa yapacak hale gelmiştim.
Sonunda çözümü buldum. CV' mi değiştirdim. Orada üniversite değil de lise mezunu yazıyordu artık. "Mühendis" ibaresi kaybolur kaybolmaz eskiden başvurup da alınmadığım bir kaç iş yerinden görüşmeye çağrıldım. İçlerinde şartları en iyi olan bu idi. O yüzden şimdi buradayım. Ve inanın şikayetçi değilim. Gerçi olsam da bir şey değişmez, çünkü ben artık bir saksıyım.
Etiketler:
DÜŞÜN(Ü)YORUM,
Fizik Mühendisi,
HİKAYELER,
Mühendis
10 Mayıs 2016 Salı
PARKTAKİ KÜÇÜK EMRAH
Ankara mayısında güneşli bir ikindi vakti, iş
çıkışı. Otobüs, büyükçe bir parkın yanından geçiyordu. Zaten, gün boyu dört duvar arasında kaldığımdan
olacak, canım eve gitmek istememişti. İlerideki durakta inmek üzere, otobüsün
düğmesine bastım. İndikten sonra da geldiğim yöne, parka doğru yürümeye başladım.
Parkın yeşil boyalı,
büyük demir kapısının yanı başında bembeyaz sakallı, yeşil takkeli, kavruk
tenli yaşlı bir amca, küçük plastik bardaklara doldurduğu kuş yemlerini satıyordu.
“Bardağı kaç lira” dedim. “Bir lira oğlum.” dedi. Beş lirayı
uzattım; “Buyur amca!” deyip, üzerini beklemeden içeri girdim. Amca arkamdan sesleniyordu, ne dedi
bilmiyorum, duymazdan gelerek çam ağaçlarının olduğu tarafa ilerledim. Bir ara geriye doğru göz attığımda amcanın
bir bardak yemi, parkı çevreleyen tel örgüden içeriye, çalılıkların önüne doğru
döktüğünü gördüm.
Kafamı çevirdim ve ayakaltı olmadığına karar
verdiğim bir yöne, bir bardak dolusu kuş yemini serptim. Bir müddet dikilip bekledim. Önce bir
tane güvercin geldi. Hemen arkasından bir tane daha. Derken, yem sergisinin
üzerini birkaç düzine güvercin, iki de kumru örtmüştü. Bu, nispeten büyük olan kuşların gagasından uzağa fırlayan taneleri ise serçeler hırsız edasıyla kapıp kaçıyordu.
Ziyafet uzun sürmedi. Ayrı yönlerden,
ama birbirine benzer haykırış ve gülüşler eşliğinde koşarak gelen biri 3,
diğeri 5 yaşlarına iki çocuk kuşları kaçırdı. Yerdeki tozu da beraberinde
havaya kaldıran sürü, geride bolca tüy tefeği bırakıp, fazla
uzaklaşmayarak, üstümüzde duran dallara tünedi.
Çam ağaçlarının arasına döşenmiş masalı banklardan
biri, beş-altı güvercinin sıralandığı bir dalın altında duruyordu. Bu bankta, kadınlardan
ve çocuklardan oluşmuş, kalabalık sayılabilecek bir grup vardı. Kadınlardan birisi hızla yerinden kalktı, Arapça
bir şeyler söyleyerek geldi, çocuklardan küçük olanının dirseğinden tuttu ve
çekiştirerek masalarına götürdü. Sonra da
eline küçük bir poşet cips vererek çocuğu tekrar salıverdi. Diğer ufaklığın da
gitmesiyle birlikte kuşlar, birerli ikişerli geri geldi.
Onları orada
bıraktım ve oyun parkının yanında duran, güneş alan banklardan birine oturdum. Gün boyu bilgisayarın başında oturmaktan
ağrımış olan sırtım, arkamda kalan güneşin sıcaklığı ile yumuşamaya başladı. Bu duyguyu seviyordum.
Bir ara, ufak bir
çocuğun, değme serserilere taş çıkarır bir edayla sövdüğünü işittim. Kafamı sağ arkaya, sesin geldiği yöne
çevirdim. Üç-dört yaşlarındaki oğlan çocuğu, kaydırak merdiveninin aşağısında duran,
kendisinden büyük iki kız çocuğuna sövmüştü. Karşıda, oyun parkına dönük olarak oturan ve
daha önce kendisini fark etmemiş olduğum genç kadın, yerinden kalkmayarak “Biiiir!” diye bağırdı. Diğer taraftan
da elinde telefon, biriyle konuşmaya devam ediyordu. Artık vücudumu da çevirmiş, olan biteni
seyrediyordum. Çocuk, kızlardan birine tükürük fırlattı, kız da ona fırlattı.
Kadın, “İkiiii!” diye bağırdı. Yine de, elindeki telefon hariç her haliyle,
tahtına kurulmuş bir sultanı andırır duruşunu bozmamıştı. Balıketli vücuduyla,
bankın üzerinde bağdaş kurmuş vaziyette oturmaya devam ediyordu. Teni bembeyazdı ve yuvarlak hatlara sahip,
güzel denilebilecek bir yüzü vardı. Kapkara, delici bakışlarla çocuğundan
ziyade etrafı seyrediyor gibiydi. Bir ara göz göze geldik. Bana oldukça uzun
gelen, rahatsız edici bu süre, onun değil de benim gözlerimi kaçırmamla son
bulmuştu. Çocuk yine bir şey yapmış
olacak, görememiştim, kadın “üüüüç!” nidasıyla
yerinden kalktı. Bir elinde telefon, diğer eliyle uzun kloş eteğini hafiften
kaldırarak parkın çakıllı kesimine indi. Çocuğu kucakladığı gibi getirdi ve bisikletine
bindirdi. Sonra da tahtına kuruldu ve telefon konuşmasına devam etti.
Karşılıklı ve de sıra sıra duran bankların
arasında, beton bir yol uzanıyordu. Yolun yarısı yokuş, diğer yarısı ise
ortasında bozuk fıskiyelerin bulunduğu bir düzlüktü. Çocuk, kendi yaşlarında başka bir oğlanla oynamaya
başlamıştı. İkisinde de bisiklet vardı ve yokuştan inme yarışı yapıyorlardı.
Bir süre sonra kadının yanına, kendisinden on-on beş yaş büyük bir adam geldi. Beraber
oturmaya başladılar. Oturdukları bank, yolun düzlük kısmındaydı ve bisikletler,
onların önüne geldiği sırada, duracak kadar yavaşlıyordu. Babası olduğunu
düşündüğüm adam, çocuk her galip gelişinde “aferin
aslanım” diyor ve gülümseyerek onun sırtını sıvazlıyordu. Diğer çocuğun
annesi ise yarış süresince hiç oturmamış ve yanlarından ayrılmamıştı. Onları hep
yakından takip ediyor ama oyunlarına karışmıyordu.
Bir ara çocuk, yokuşun başında bisikletten
indi, pantolonunu indirdi ve olduğu yere işedi. Yanlarından geçmekte olan yaşlı
adam bir şeyler söyledi, kızmış olacak diye düşündüm.
Kadınla adam biraz sonra kalktılar ve parkın içindeki otoparkta duran arabaya girdiler. Çocuk, bir süre oynadıktan sonra annesini aramaya
başladı. Yanıma çağırdım ve; “Bak! Oradalar. Babanla birlikte arabadalar.” dedim. Arabanın karartma camlı arka koltuğunda
oturuyorlardı. Çocuk, “Babam mı?" dedi
ve gösterdiğim yöne doğru gitti. Yanından ayrılmak bilmeyen diğer çocuk, arkasından
koşunca, annesi seslendi; “Yusuf Alp! Otoparka
gitme oğlum, gel burada oyna.” Oğlunun
kendisini dinlemediğini gören anne de arkasından otoparka girdi. Adam, arabanın
arka kapısını açıp, iki çocuğa da birer kutu meyve suyu uzatmıştı. Diğer çocuğun
annesi öfkeli bir şekilde çocuğunu tuttu ve getirip karşımdaki banka oturttu.
Sonra da karşısında diz çöküp ona; yabancılardan bir şey almasının yanlış
olduğunu, bir daha yapmamasını, çok istiyor ise babasına sipariş
edebileceklerini söyledi. Ağlaması kesilmişti.
Meyve suyunu içen
çocuk geldi ve uzunca bir süre daha beraber oynadılar. Bir ara adam arabadan indi, pantolonundan dışarıya
sarkmış olan gömleğini düzelterek yan tarafa park etmiş olduğu arabasına bindi ve parktan uzaklaştı. Kadın, oğlunu çağırdı. Yanımdan geçiyorken, oğlanın,
“bekçi amca gitti mi?” diye sorduğunu
duydum. Arabanın arka koltuğuna çocuğu
bindirdikten sonra kendisi de direksiyona geçti ve adamın arabasının ardı
sıra parktan çıktılar.
Diğer çocuk, arkadaşının gitmesi üzerine ağlamaya
başlamıştı ki babasının geldiğini görünce sustu ve koşarak onun kucağına atladı.
Hep birlikte arabaya bindiler ve parktan ayrıldılar.
Güneş batmak
üzereydi. Hava oldukça serinlemişti. Dinlenmekten öte, eskisinden de yorgun
hissederek kalktım. Yem satan amca yoktu. Yerinde, kucağında bir
bebek, yüzü gözü paçavralarla kaplı, başı öne eğik bir dilenci kadın
oturuyordu. Önünden geçtim, gittim.
6 Mayıs 2016 Cuma
CANI ÖLDÜRESİYE SIKKIN
İnsan durup dururken katil olur mu demeyin, oluyormuş. Bugün, bu hayatımın, belki de ömrümün son günü. Yaşantım tüm tekdüzeliğiyle birlikte yolunda. Şükretmem gerektiğini iyi biliyorum. Ama bunu yapamayacak kadar çok sıkıldım. Böyle söylememem gerektiğinin de farkındayım. Nankörlüğün bir cezası olsa gerek. Tüm bu farkındalıkların oluşturduğu huzursuzluk atmosferinde bir aşağı bir yukarı salınıyorum. Hissettiklerim tam anlamıyla mide bulantısı ve baş dönmesi. Yarından ve yarının getirebileceklerinden korkuyorum. Her gecenin bir sabahı olur yalanı var ya. Hani bazı geceler bitmek bilmez. Güneş doğar ortalık aydınlanır ancak içinin karanlığı kaybolmaz. Benimki ise tam tersi, gün öyle aydınlık öyle parlak, her şey öyle yolunda ve o yol öyle düz ki manzarayı izleyemeyecek kadar kamaşmış gözlerim, hiçbir şey seçemiyorum. Bu biraz da tatlı yemeye benziyor. İlk lokmanın lezzeti yemeye devam ettikçe yerini dilinde acılık bedeninde ise uyuşuklukluk hissine bırakır ya hani. Iste anlatmak istediklerim tam da bunlar. Umarım içinde bulunduğum ruh halini yeterince açıklayabilmişimdir. Anlaşılabilmem çok önemli. Çünkü yarından sonra başıma gelebileceklerin sorumluluğunu tamamen üzerime alacağım ve cezamı tek başıma zaten çekeceğim. Bu yeterince ağır gelecektir bir de insanların yersiz suçlamalarına katlanamam. Beni anlayın, anlamalısınız.
..............................
"Abi ayarladılar mı kadınları?"
"Oğlum hem de gerçek Rus lan!"
İşte bilmem kaç yıllık aşkı bitiren mesaj bu idi. Gidince de "neden?"li sorular. Telefonda engelledim bu sefer ordan burdan; "tatlım neden cevap vermiyorsun, bir şey mi oldu?" mesajları. Her birini cevapsız bırakıp ondan olabildiğince uzağa kaçtım. Ben öyle kendine güveni tam, cesareti korkularından ağır biri değilim. Üstelik hayatımın hiçbir döneminde aptal olmadım. Olmamıştım. İşler ne kadar ciddileşirse ciddileşsin bir gün beni aldatma ihtimalinin yüzde yüz olduğuna inandığım bir adamla birliktelik düşünemezdim. Tabi ki o gün her şey yolun başındayken son buldu. Üzüldüm ancak aklım şiddetle başıma geldi. Öyle ki ağlayamadım bile. Ama o nasıl bir karar veriş ve huzurdur! Sonrası.. o tam bir muamma. İşte bununla evlenilir dediğim adamı buldum ve evlendik. Başlarda çok eğleniyorduk. Her şey öyle mükemmel görünüyordu ki bunun bir sonu olabileceğini; üstelik bu şekilde bitebileceğini hiç düşünemezdim. Son zamanlarda inişi bol günler yaşıyorduk. Kavgalarımızın ardı arkası gelmiyordu. Sudan sebepler asıl problemlere maske oluyor ve daha da şiddetli bir kavganın önüne geçiyordu. Ama geçecekti, her evlilikte olurdu böyle şeyler. Kahvelerimizi yan yana yudumlarken yarım bıraktığımız film serisini izlemeye başlayacaktık yeniden. Belki de bir çocuk.. Daha gezilecek çok yer, yapılacak çok şey var deyip de kaçındığımız ufaklık, belki de o onaracaktı ilişkimizin kırıklarını. Ama bu değildi olması gereken. Akşam iş çıkışı eve geldiğinde maskeler ortadan kalkmıştı ve celladımla yüz yüze gelmiştim. Ve bu birliktelik her akşam olduğu gibi, yemek sonrası kavgalarımızdan herhangi biri ardından evi terk etmesi ile son bulmayacaktı.
......
"Seni seviyorum, inan bana hep sevdim. Ama yetmiyor işte, olmuyor. Affet sevgilim."
Son kez duyduğum sözler bunlardı. Bir zamanlar sevdiğim, güvenip de ruhumu adadığım adamdan duyduğum son sözler. Ardından hiç bitmeyecekmiş gibi gelen uğultu ile karışık tiz bir çınlama sesi. Böyle hayal etmemiştim oysa ki. Nerede benim için ağlayan, ağıt yakan çocuklarım, sevdiklerim? Acı, dayanılır gibi değil. Ben ne yaptım, ne oldu? Sesler neden bu kadar çabuk kesildi. Ne uğruna, ne için, neden?
..............................
"Abi ayarladılar mı kadınları?"
"Oğlum hem de gerçek Rus lan!"
İşte bilmem kaç yıllık aşkı bitiren mesaj bu idi. Gidince de "neden?"li sorular. Telefonda engelledim bu sefer ordan burdan; "tatlım neden cevap vermiyorsun, bir şey mi oldu?" mesajları. Her birini cevapsız bırakıp ondan olabildiğince uzağa kaçtım. Ben öyle kendine güveni tam, cesareti korkularından ağır biri değilim. Üstelik hayatımın hiçbir döneminde aptal olmadım. Olmamıştım. İşler ne kadar ciddileşirse ciddileşsin bir gün beni aldatma ihtimalinin yüzde yüz olduğuna inandığım bir adamla birliktelik düşünemezdim. Tabi ki o gün her şey yolun başındayken son buldu. Üzüldüm ancak aklım şiddetle başıma geldi. Öyle ki ağlayamadım bile. Ama o nasıl bir karar veriş ve huzurdur! Sonrası.. o tam bir muamma. İşte bununla evlenilir dediğim adamı buldum ve evlendik. Başlarda çok eğleniyorduk. Her şey öyle mükemmel görünüyordu ki bunun bir sonu olabileceğini; üstelik bu şekilde bitebileceğini hiç düşünemezdim. Son zamanlarda inişi bol günler yaşıyorduk. Kavgalarımızın ardı arkası gelmiyordu. Sudan sebepler asıl problemlere maske oluyor ve daha da şiddetli bir kavganın önüne geçiyordu. Ama geçecekti, her evlilikte olurdu böyle şeyler. Kahvelerimizi yan yana yudumlarken yarım bıraktığımız film serisini izlemeye başlayacaktık yeniden. Belki de bir çocuk.. Daha gezilecek çok yer, yapılacak çok şey var deyip de kaçındığımız ufaklık, belki de o onaracaktı ilişkimizin kırıklarını. Ama bu değildi olması gereken. Akşam iş çıkışı eve geldiğinde maskeler ortadan kalkmıştı ve celladımla yüz yüze gelmiştim. Ve bu birliktelik her akşam olduğu gibi, yemek sonrası kavgalarımızdan herhangi biri ardından evi terk etmesi ile son bulmayacaktı.
......
"Seni seviyorum, inan bana hep sevdim. Ama yetmiyor işte, olmuyor. Affet sevgilim."
Son kez duyduğum sözler bunlardı. Bir zamanlar sevdiğim, güvenip de ruhumu adadığım adamdan duyduğum son sözler. Ardından hiç bitmeyecekmiş gibi gelen uğultu ile karışık tiz bir çınlama sesi. Böyle hayal etmemiştim oysa ki. Nerede benim için ağlayan, ağıt yakan çocuklarım, sevdiklerim? Acı, dayanılır gibi değil. Ben ne yaptım, ne oldu? Sesler neden bu kadar çabuk kesildi. Ne uğruna, ne için, neden?
...........................
İşten döndüğümde, ona vermiş olduğum anahtarı ilk kez kullanmış olduğunu fark ettim. Salonda, tekli berjere oturmuş, bacak bacak üzerine atmış, duvarda asılı resme bakıyordu. Koyu renk takım elbisesi ile, ne mor renkli tay tüyü kaplama berjere, ne de çeşit çeşit mumlar ve tütsülerle tıka basa dolu odaya uyum sağlıyordu. Resimdeki kız ise üzerinde rengarenk tüllerden ibaret elbisesi; uzayın karanlığında asılı duran devasa arslanın bacağına yaslanmış, sanki az sonra bu odada yaşanacaklardan haberdar, turkuaz rengi gözleri ile bizi izliyordu.
"Hayırdır aşkım, sen bu saatte gelmezdin."
Berjerin üzerinde ufak bir kıpırdanma oluyor ancak sessizlik devam ediyor. Tablodaki kız gülümsemeye başlıyor.
"Hayatım neden cevap vermiyorsun?"
Kollarımı boynuna dolamak için ona doğru eğildiğim sırada elindeki kanlı bıçağı görüyorum.
"Öldü artık. Seviyordum ama olmadı işte. Seni daha çok seviyorum lütfen beni affet!"
Aniden ayağa kalkıyor ve bıçağı tuttuğu kolunu geriye doğru açıyor. Çığlık atmak üzere ağzımı açtığım anda yerde kanlar içinde yatan bedenimi görüyorum. Hava buz gibi. Üzerimde uçuşan tüller, yanımda duran arslanın yumuşak tüylerine sokuluyorum.
O ise kanlar içindeki bedenimin yanına uzanmış tavana bakıyor. Gözleri bir açılıp bir kapanıyor. Ayağında rugan ayakkabı; bu adam bu eve hiç yakışmıyor.
İşten döndüğümde, ona vermiş olduğum anahtarı ilk kez kullanmış olduğunu fark ettim. Salonda, tekli berjere oturmuş, bacak bacak üzerine atmış, duvarda asılı resme bakıyordu. Koyu renk takım elbisesi ile, ne mor renkli tay tüyü kaplama berjere, ne de çeşit çeşit mumlar ve tütsülerle tıka basa dolu odaya uyum sağlıyordu. Resimdeki kız ise üzerinde rengarenk tüllerden ibaret elbisesi; uzayın karanlığında asılı duran devasa arslanın bacağına yaslanmış, sanki az sonra bu odada yaşanacaklardan haberdar, turkuaz rengi gözleri ile bizi izliyordu.
"Hayırdır aşkım, sen bu saatte gelmezdin."
Berjerin üzerinde ufak bir kıpırdanma oluyor ancak sessizlik devam ediyor. Tablodaki kız gülümsemeye başlıyor.
"Hayatım neden cevap vermiyorsun?"
Kollarımı boynuna dolamak için ona doğru eğildiğim sırada elindeki kanlı bıçağı görüyorum.
"Öldü artık. Seviyordum ama olmadı işte. Seni daha çok seviyorum lütfen beni affet!"
Aniden ayağa kalkıyor ve bıçağı tuttuğu kolunu geriye doğru açıyor. Çığlık atmak üzere ağzımı açtığım anda yerde kanlar içinde yatan bedenimi görüyorum. Hava buz gibi. Üzerimde uçuşan tüller, yanımda duran arslanın yumuşak tüylerine sokuluyorum.
O ise kanlar içindeki bedenimin yanına uzanmış tavana bakıyor. Gözleri bir açılıp bir kapanıyor. Ayağında rugan ayakkabı; bu adam bu eve hiç yakışmıyor.
14 Ocak 2016 Perşembe
BİTMEYEN ALARM ÇİLESİ
Hep aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde sonlanan, birbirinin benzeri günlerle tıka basa dolu yirmi koca yıl geçmişti. Başlarda büyük kavga meselesi olan ufak tefek sorunlar çoktan sorun olmaktan çıkmış; kimine alışılmış, kimine de kendince çözümler bulunmuştu. Aynı çatı altında yașayan iki farklı insan değillerdi artık. Önceleri huyları; uzunca bir süre sonra da mimikleri ve yüz hatları birbirine benzemeye başlamıştı.
Kadın kendisi de horlamaya başladığından beridir kulaklarına pamuk tıkama gereği duymuyor, adam ise uzun kollu bir şeyler giymeksizin uyuyamıyordu. Artık ikisi de sabahları çaydan ziyade kahve içiyor, akşam yatmadan önce çıkardığı çorabı yatak odasının bir köşesine fırlatıyor ve de tuvalette yarım saatten fazla vakit geçiriyordu. Evin her bir tarafına saçılan kıllarla birlikte saçlar da beyazdı artık. Bir de evlerine hırsız girdiği o günden beridir adam da yıllardır kadının yapmış olduğu gibi yastığının altında bir bıçak bulunduruyordu. Ve birbirinden manasız daha bir yığın şey.
Yine de bunca yılın ardından kadın, adamın her sabah defalarca kez erteleyip durduğu alarm sesine bir türlü alışamamıştı. Sırf bu nedenden ötürü ettikleri kavgaların sayısı ve şiddeti ölçülebilir boyutta değildi ancak adam bir türlü bu huyundan vazgeçmiyor, belki de geçemiyordu.
Ve malum sabah geldi çattı. Kadın o gece geç saatlere kadar uyuyamamış, başındaki ağrıyı geçirmek için aldığı ilaçlar ile evde sersem sersem dolanırken mutfak dolabında bulduğu ve uykusunu getirmesi ümidiyle koca bir yudum içtiği öksürük şurubunun da etkisiyle saat 4-5 civarı sızıp kalmıştı. Her sabah olduğu gibi o sabah da adamın kurduğu alarm saat 6’da çalmaya başladı. Kadının yarı uykulu halde dürtüklemeleri sonucu adamda hafif bir kıpırdanma oldu ancak alarmın susması ile birlikte ikisi de uykusuna kaldığı yerden devam etti. 10 dakika sonra tekrar çalan alarm sesi nedeniyle kadın bu kez yerinden sıçradı ve yine uyku sersemi, adamı sarsmaya başladı. Adam ise kolunu güç bela yana doğru kaldırıp telefonun üzerine bıraktı. Bir iki yokladıktan sonra telefonu havaya doğru kaldırdığını kadın o an, belki de aldığı ilaçların etkisiyle fark etmedi çünkü hemencecik uykuya yenik düşmüştü. Alarm bu kez 6:30’a kuruldu.
Kadın kendisi de horlamaya başladığından beridir kulaklarına pamuk tıkama gereği duymuyor, adam ise uzun kollu bir şeyler giymeksizin uyuyamıyordu. Artık ikisi de sabahları çaydan ziyade kahve içiyor, akşam yatmadan önce çıkardığı çorabı yatak odasının bir köşesine fırlatıyor ve de tuvalette yarım saatten fazla vakit geçiriyordu. Evin her bir tarafına saçılan kıllarla birlikte saçlar da beyazdı artık. Bir de evlerine hırsız girdiği o günden beridir adam da yıllardır kadının yapmış olduğu gibi yastığının altında bir bıçak bulunduruyordu. Ve birbirinden manasız daha bir yığın şey.
Yine de bunca yılın ardından kadın, adamın her sabah defalarca kez erteleyip durduğu alarm sesine bir türlü alışamamıştı. Sırf bu nedenden ötürü ettikleri kavgaların sayısı ve şiddeti ölçülebilir boyutta değildi ancak adam bir türlü bu huyundan vazgeçmiyor, belki de geçemiyordu.
Ve malum sabah geldi çattı. Kadın o gece geç saatlere kadar uyuyamamış, başındaki ağrıyı geçirmek için aldığı ilaçlar ile evde sersem sersem dolanırken mutfak dolabında bulduğu ve uykusunu getirmesi ümidiyle koca bir yudum içtiği öksürük şurubunun da etkisiyle saat 4-5 civarı sızıp kalmıştı. Her sabah olduğu gibi o sabah da adamın kurduğu alarm saat 6’da çalmaya başladı. Kadının yarı uykulu halde dürtüklemeleri sonucu adamda hafif bir kıpırdanma oldu ancak alarmın susması ile birlikte ikisi de uykusuna kaldığı yerden devam etti. 10 dakika sonra tekrar çalan alarm sesi nedeniyle kadın bu kez yerinden sıçradı ve yine uyku sersemi, adamı sarsmaya başladı. Adam ise kolunu güç bela yana doğru kaldırıp telefonun üzerine bıraktı. Bir iki yokladıktan sonra telefonu havaya doğru kaldırdığını kadın o an, belki de aldığı ilaçların etkisiyle fark etmedi çünkü hemencecik uykuya yenik düşmüştü. Alarm bu kez 6:30’a kuruldu.
Kadın rüya görmeye başlamıştı. Loş bir koridorda dizlerine kadar uzanan bir sis kümesinin içerisinde yürüyordu. Koridorun duvarları beyazdan griye, griden de laciverte dönmeye başladığında tavanın yerini alaca gökyüzü, koridorun ucunda göze çarpan lambanın yerini de bulutların arasından sızmaya çalışan ay ışığı aldı. Artık küllerle kaplı bir ormanın içerisinde ilerliyordu. Uzunca bir süre sonra ayağındaki postallar öyle ağırlaştı, öyle ağırlaştı ki yosun kaplı koca bir kayanın yanına vardığında olduğu yerde çakılıp kaldı. Ne kadar çabalarsa çabalasın bir türlü yerinden kıpırdamıyordu. Etraf daha bir karanlık olmuştu sanki. Her defasında olduğu gibi rüya görüyor olduğunun farkına vardı. Yine de karanlığın onu içine alıp da yok edeceği, bir daha asla nefes alamayacağı endişesinden kurtulamıyor, avazı çıktığı kadar bağırmaya çalışıyordu. Kendinin bile duymadığı sesini, kimseye duyuramayacağını anladığında bu çabasından vazgeçti. O anda tuhaf bir cisim havada süzülerek ona doğru yaklaşmaya başladı. Simsiyah, vıcık vıcık görünen bu şey kanat benzeri uzuvlarını açarak birden üzerine çullandı. Kollarını hareket ettirmeyi başaran kadın, sırt çantasının yanında bulunan bıçağı aldı ve yaratığın gövdesine sapladı. Tanıdık bir sesin feryadı ile gözlerini açtığında kocasının acılı yüz ifadesi ile karşılaştı. Adamcağızın kafası, göğsü üzerine düştüğünde geçmişten gelen bir kokunun, yıllar yıllar önce evlendikleri yıl kullanmakta olduğu parfümün kokusunun, kan kokusu ile karışmış halini duyumsamıştı. Adamın saçları çenesini gıdıklıyor, koku midesini bulandırıyor ancak bir türlü ağlayamıyordu. Gözlerini aşağı devirdiğinde adamın saçlarının ne kadar da koyu olduğunu gördü. Evlendikleri gün olduğu gibi simsiyah. O an; hala uyumaya devam ettiğini anladığı an; masanın üzerindeki kurmalı saatin var gücüyle çalmaya başladığı an yataktan sıçrayarak kalktı.
Hava henüz aydınlanmamıştı. Telefonun alarmı çalıyor; adam ise koca cüssesi, kırış buruş suratı, yarı dökük saçları ve beyazlamış kirli sakalı ile her zaman olduğu gibi uyumaya devam ediyordu.
Kadın yataktan doğruldu. Derin bir of ve ya sabır çekti, yastığının altında duran bıçağı aldı ve bir daha çıkarmamak üzere komodinin çekmecesinde duran kılıfına soktu.
Yine bir gün daha, öncekilerle benzer şekilde başlıyordu.
Hava henüz aydınlanmamıştı. Telefonun alarmı çalıyor; adam ise koca cüssesi, kırış buruş suratı, yarı dökük saçları ve beyazlamış kirli sakalı ile her zaman olduğu gibi uyumaya devam ediyordu.
Kadın yataktan doğruldu. Derin bir of ve ya sabır çekti, yastığının altında duran bıçağı aldı ve bir daha çıkarmamak üzere komodinin çekmecesinde duran kılıfına soktu.
Yine bir gün daha, öncekilerle benzer şekilde başlıyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)