31 Mayıs 2016 Salı

VEDA 24 (Berna)

“Evet” dedim “Siz kimsiniz?”  
“Ben Oktay’ın arkadaşıyım. Akşam iş çıkışı hep beraber dışarıda toplanmıştık. O bizden erken ayrıldı. Çıkarken de telefonunu masada unutmuş. Bende olduğunu söyler misin, aramasın boşuna.”  Oktay telefondan başka pek bir şey taşımazdı, nasıl unutabildiğine şaşırmıştım. Hemen sonra, ardı sıra gelen saçma düşünceleri kafamdan kovuşturup; Ankara dışında olduğumu, ev numaramızı kendisine yollayacağımı, şarjım bitmek üzere olduğundan telefonu kapatmam gerektiğini söyledim. Teşekkür etti. “Asıl ben teşekkür ederim” deyip telefonu kapattım.
 Bu arada gelmiştik. Arabayı sahildeki otoparka bıraktıktan sonra hep beraber inip yürümeye başladık. Parkın yakınlarına geldiğimizde Defne ile Onur el ele verip bizden ayrıldılar.
  Ortalıkta hiç martı görünmüyordu. “Martılar nerede?” dedim. Şebnem duraksadı ve bana baktı.  “Ya vapurların ya da köprü balıkçılarının çevresindedirler. Nereden çıktı şimdi bu?” Gözlerindeki tedirginliği fark etmemek mümkün değildi. Kafamı çoktan denizden tarafa çevirmiştim, ama beni süzmeye devam ettiğini hissedebiliyordum. “Kırmızı ışığı kollayan dilenciler gibi yani.” dedim. “Herkes ekmeğinin peşinde koşar hayatım, sonuçta can taşıyoruz” diye cevap verdi. Yanılıyordu. “Benim dileğim sadece mutlu olmak. Ruhum açken ekmeğin bana yararı yok.”
Hiç karnın aç kaldı mı ki? Hangisinin daha gerekli olduğunu nereden biliyorsun?” dedi. Sen ikisinin eksikliğini de yaşamadın, ahkam kesmesini biliyorsun ama diyecektim, sustum. “Kaldı ki ruhunun aç olması için de hiç bir sebep yok. Sevdiğin işi yapıyorsun, aşık olduğun adamla evlendin, çocukluğumuzun geçtiği evde oturuyorsun ki orayı hep çok severdin. Hem biz de varız işte, canın ne zaman isterse atla gel. Hesap vermek zorunda bile değilsin.” Yarama tuz basıyor, bile isteye mi yapıyor böyle anlamıyorum. “Hesap soracak kadar bile değer vermiyor bana değil mi?” Sesini yükseltmeye başlamıştı. “Bu mu değer ölçütün. Sen iyi olduğuna emin misin?” Sabahki konuşmamızı ne çabuk unutmuştu böyle. “Sen beni anlamıyorsun, anlayamazsın da.”
 “E anlat o zaman güzelim, ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlat. Aramıza kalın bir duvar ördün,  ardına geçmeme asla izin vermiyorsun.”
  “Hayat, dengesiz akan bir nehir gibi.” dedim. “Bazen bir yere yetişmesi gerekiyormuşçasına coşuyor, bazen de hiç acelesi yokmuş gibi duruluyor. Hayatımdaki insanların hepsi o nehrin üzerinde, akışına uymuş yüzüyorlar. Ben ise hep kıyısında kalıyorum. Ya acele edip sonrasında beklemek zorunda kalıyorum ya da ben varlıklarını fark edene kadar gözümün önünden geçip gidiyorlar.
   Donup kaldı. Şu an muhtemelen uygun kelimeleri bulmaya çalışıyor diye düşündüm. Oysaki o anlat demişti,  ben de anlattım. Hissettiklerim bunlar işte Şebnem Hanım! Ben yıllardır çıkamıyorum içinden, şimdi sen bul yolunu.
  “Bu kadar derin düşünmek için çok mu uğraşıyorsun?” dedi. “Bu şekilde mutlu olman mümkün değil bitanem. Hayatı irdeleme. Sadece yaşa! Kim yanındaymış, kim değilmiş boş versene. Seni mutlu edecek şeyler yap, spor yap, gez, resim falan yap. Sen severdin böyle uğraşıları. Özellikle de resim yapmayı. Neden bıraktın hiç anlamıyorum.” Ailede güzel resim yapan biri vardı zaten. Sen varken ben ne olacaktım, gölgen falan mı? Kalsındı.  “Belki Oktay’la aranızdaki problemin en büyük sebebi de senin bu fazla irdelemelerin.” Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. “Beni nasıl suçlarsın? Daha sabah Oktay’a saydırıyordun, şimdi ne değişti? Bendeki anormalliği görünce Oktay mı aklandı birden?” 
“Olur mu öyle şey! Sen beni yanlış anladın. Benim kast ettiğim, Oktay’ı fazla kafaya takıyor olduğun. Aranızda geçenler basit şeyler aslında. Sen bu kadar takılmasan dert edilecek şeyler değil.” “Aldatmak mı basit olan, bu denli ilgisizlik mi?”
“ Bak öyle bir şey var mı yok mu emin değiliz. Ama gerçek olan bir şey var; o da senin Oktay olayına aşırı takılmış olduğun.”  İşte yine başladı. Çok bilmiş Şebnem. Neden uzunca süredir buraya gelmediğimi şimdi anımsıyorum. Son gelişimizde de aramızda benzer bir tartışma geçmişti ve ben kaçarcasına geri dönmüştüm.
 “Aslını sorarsan senin için o kadar çok endişeleniyorum ki. Hissettiklerinle, yaşadıklarınla başa çıkamayacağından korkuyorum.” Beceriksizliğime, güçsüzlüğüme dair bir öncekilerinin benzeri imalar. Başladık işte. “Başa çıkamayacak olsam, şuan burada olmazdım herhalde. Bu bir mücadele değil mi?”
“Peki nerede olurdun?”  diye sordu ama ben cevabını ağzıma bile almak istemiyordum. “Buraya biraz olsun destek almaya, güç toplamaya gelmiştim. Aslında bir daha o eve dönmek istemiyordum ama belki de dediğin gibi Oktay hakkında yanılıyorumdur. Neden olmasın?”
“Bunlar gerçek düşüncelerin mi yoksa tartıştığımız için benden kaçıyor musun?” Onun böylesine kendinden emin ve de kontrollü oluşu beni daha çok eziyor, farkında değil. Belki de bundan keyif alıyordur. Yıllardır bitmek bilmeyen bir müsabaka, olamaz mı?  “Seni kırmak, üzmek istemiyorum. Amacım yardımcı olmak.”
 Kafasını önüne eğdi ve çenesindeki o hayali kabarcığı kaşımaya başladı. Sonra birden durup, bana döndü. Ben de durmuştum. Sağ eli ile elimi yakaladı, iki elinin arasına aldı. Kötü haber almış birini avutmak istercesine; “Yanlış anlama, ne olur! Ama hastalığının tekrarlamasından korkuyorum.” Dedi.  
   Kıpkırmızı kesilmiştim. Yanaklarım büsbütün yanıyordu. Sinirden nefesim kesildi, sesim çıkmayacaktı biliyordum. Yardımcı olmak istiyormuş. Buraya gelmemeliydim, başka yer mi yoktu sanki gidecek? Rezil olmuştum, rezil. O anın zihnimden silinmesini ne çok isterdim.
 Güçlükle; “İzin verirsen biraz yalnız kalmak istiyorum.” Dedim.  “Berna'cım yapma nolur! Sana ulaşmama izin ver.”
  Beni yalnız bırakmasını istediğimi, ısrarla tekrar ettim. Kendisinin Onurların yanına gitmesini, sonra benim de geleceğimi söyledim. Emin misin diye sorunca, yan taraftaki bankı gösterip orada oturacağımı ve konuştuklarımızı düşüneceğimi söyledim. Buna ihtiyacım vardı. Kendime gelmeliydim ve bunu ancak yalnızken yapabilirdim. Yanımda birileri saçmalayıp dururken değil.
  Şebnem uzaklaştı, ben de denize bakmakta olan o sahipsiz banka oturdum. Yosun ve iyot kokusunun boğazımda bıraktığı tat hoşuma gidiyordu. Kollarımı iki yana açıp bankın arkalığın üzerine doğru uzattım. Gözlerimi kapattım, nefesimi yavaşlattım. Daha ağırdan ve oldukça derin. Az önce köşe bucak yanmakta olan yüzümün nemden yapış yapış olduğunu hissettim. Güneşin her bir huzmesi açıkta kalan yerlerimi iğneleyen davetsiz misafirlerdi ancak ben bu misafirlerden de hoşnuttum. O an beni rahatsız eden tek şeyin, aslında Şebnem'in varlığı olduğunu fark ettim. O yanımdan uzaklaştığı anda yeniden huzur bulmuştum.
 Bir süre öylece oturduktan sonra pek de yabancı gelmeyen bir ses, neredeyse bağırarak, “Merhaba” dedi, “Bak işte, dünya küçük.”
 Heyecanla toparlandım. “Lütfen, rahatsız olma.” Biraz yana kaydım ve boş olan yeri göstererek “Oturmaz mısın?” diye sordum. Sanki geçmişin tozlu yaprakları arasında kalmış, unutulmaya yüz tutan bir anı tazelenmişti ve neden böyle hissettiğimi anlamam uzun sürmedi. Karşımdaki bir çift yeşil göz içine, güneş, tüm cömertliği ile doluyor ve onları birer zümrüt parçasına dönüştürüyordu. O an, Oktay'ın gözlerine baktığımı fark ettim. On yıl önce, yeşil kokan o parkta hissettiğim savunmasızlık, şimdi burada beni ablukaya almıştı.  “Gitmedin mi?” diyebilmiştim sadece ve de titreyen bir ses ile.
 “Hayır, gitmedim. Seni bekliyorum.” dedi. Anlamamıştım. “Mesajlarımı almadın mı yoksa benden geldiğini mi anlamadın?” Afallamıştım. Heyecanımın yanına tuhaf bir duygu sızmaya çalışıyordu. Hayır, hayır kuşku değil. Belirsiz olamayacak kadar güçlü bir duyguydu bu. Yüreğim titriyordu. Yıllardır asıl işlevi olan; bu bedeni yaşıyormuş gibi hissettirme görevini nihayet hatırlamış gibiydi.
 “O mesajları sen mi yolladın?  Ama nasıl olur?” Güldü ve göz kırptı. “Hiçbir şeyin tesadüf olmadığı gibi hayatta mümkün olan birçok da şey var. Sadece hayal et ve iste!” Dirseğini bankın arkalığına yaslamış, tüm vücudu bana dönük oturuyordu artık.  “Aslında ben yıllardır senin yanındaydım, sadece gözlerinin açılmasını bekledim.” “Anlamıyorum.” Dedim, anlamıyordum. Kafam karmakarışık olmuştu. Ama öyle mutlu idim ki fazla sorgulayıp o anın büyüsünü bozmak istemiyordum. Hayatımda bir kez olsun suyun akışına kapılmaya karar vermiştim. Elimden başka bir şey de gelmiyordu zaten.
 “Neyse ben şimdi gideyim, güç durumda kalmanı istemem. Bugün eğlen, güzel vakit geçir ve benden haber bekle olur mu?”  Tamam dedim ve yeniden gözlerimi kapattım.
  Kısa bir süre sonra Onur geldi yanıma oturdu. “Toplansana bacılık, bu nasıl oturuş?” Sesini duyar duymaz irkilmiştim. Derin bir uykudan uyanmışçasına mahmur ama fazlasıyla dingin, doğruldum ve kafamı kaldırıp yüzüne baktım.
  “Noldu? Benim hatunla kavga mı ettiniz yoksa?”  dedi. “Yok canım ne kavgası, biraz yalnız kalmak istedim sadece.”

   “Şebnem seni çok seviyor biliyor musun?” dedi. Aldırmaz bir ifadeyle yüzüne baktım. “Ne oldu, annemle babamın ölümü için beni suçlamaktan vaz mı geçmiş?”   “Saçmalama, ne ölümü! Ne suçlaması! Delirdin kızım sen?”  “Sen de başlama lütfen Onurcum kalbini kırmak istemiyorum.” “İstesen de kıramazsın ki bacılık” deyip gülerek yanağımdan makas aldı. 

28 Mayıs 2016 Cumartesi

VARSAYI (YORU)M

  Gün gelecek beğenilmek için yaptığımız her şeyden nefret edeceğiz. Bu uğurda harcadığımız zamanın geri dönüşü olmayacak. Egolarımızın okşanması çok çok kısa vadeli doyumlar sağlayacak. Hatta her güne daha aç, daha beklenti dolu başlayacağız. Aynı doyumu sağlamak için daha fazla çaba harcamamız gerekecek. Ta ki yorulup da belki kısa bir ara verene kadar. O kısa süreli boşlukta eteğimizdekileri sayma fırsatımız olacak. Aslında ne kadar az şey biriktirdiğimizin farkına varırsak ve bu farkındalık kalıcı olursa ne ala. Ama sanmıyorum. Çünkü çoğumuz gerçekte neyin daha değerli olduğunun bilincinde değiliz. Başkalarının onayını almayı öyle çok umursuyoruz ki. 

-Artık doğma vaktidir
Gösterişin kör rahminden
Doğrunun ala sonsuzluğuna
Zamanıdır kurtulmanın
İçindeki nankör duygulardan
Taktığın budala maskelerden
Efendi kimselerin
Kaderine fiyat biçmelerinden-


 Özetle ne olur, ama ne olur boş ve gereksiz şeyler için en değerli şey olan vaktinizi harcamayın. Kimse harcamasın. Çalışın, çabalayın, üretin; okuyun, gelişin, geliştirin. Etraf tembel ve doyumsuz insanlarla doldu taşıyor.

-Çalışmak, çabalamak
Durmadan ve yılmadan
Emek katılanın tadını
Kolayda aramadan-

ŞİMDİKİ ZAMAN HAYALPERESTİ

Yarı ahşap kır evinin verandasında, gıcırdayan eski püskü bir sandalyenin üzerinde, dizleri göğsüne çekilmiş, ince çıplak kolları bacaklarının etrafına sarmalanmış bir zamane hayalperesti oturuyor. 

 Gözleri, ufku kaplayan tepenin başında üç beş asırdır durmakta olan zeytin ağacının kıvrımları üzerinde. 


  Batmakta olan güneşin kızıllığı, ağacın kurumsal dallarından fırsat buldukça yüzünü ve kıvırcık saçlarını boyuyor. Bundan oldukça hoşnut. O, öyle umarsızca oturuyorken hiçbir şey onu rahatsız edemezmiş gibi görünse de gerçek aslında çok farklı. Onu kendine getirecek her türlü dış etken, ki bu ne olursa olsun, inanılmaz rahatsızlık veriyor. 

  Kaç saattir neyi beklediğinden bihaber oturmaya devam ediyor. Dahası saatlerce ve belki günlerce beklese dahi gelmeyeceği hissinden kurtulamayacağını bile bile... 


  O, her sabah ve akşam hayattan fırsat buldukça böyle bekler. Beklemekten değil ama hayat denilen bütünü oluşturan parçalar içerisinde doğanın bu denli planlı oluşundan sıkılır. Ve sinirlenir. Yağmur yağsa sinirlenir, bir sivrisinek koluna konsa sinirlenir, rüzgardan sağa sola salınan kavağın gövdesinin çıkardığı sesten bile rahatsız olur. Varsa yoksa hayal dünyası. Orada gözleri boşlukta takılı dururken bu tuhaf dünyada takılmaya bayılır. 


 Kimi zaman yapayalnız kaldığını hayal eder. Yer yüzünde ondan başka nefes alan hiç bir canlının olmadığını... İçinde eşyadan ve yiyecek içecekten başka herhangi bir şey bulunmayan yabancı binalara  girip çıkarken nasıl da huzurlu, karanlık ormanlarda ağaçların arasında yürüyorken nasıl da korkusuz oluşunu. 


  Bazen şeytanla dövüşürken bulur kendini; kıran kırana... Galip her zaman tabi ki de kendisi olacaktır. Ama şeytanı yok etmekle bitmez iş. İnsan, yaşayan her şey ile olan mücadelesine kısa bir süre sonra kaldığı yerden devam eder.  


 Bir keresinde dünyadaki tüm erkekleri yok eden bir hastalığı yaymıştı. Şu pek ses getirmeyen buluştan hemen sonra. Kadınlar sperm hücresine ihtiyaç duymadan üreme yeteneği kazanmıştı artık, insan türünün devamı için erkeğe ihtiyaç yoktu. Madem erkekler büyük problem kaynağıydı; savaşan, ezen, döven vs. O da kafasında yok etti hepsini. Bir süre sonra baktı ki bazı kadınlar erkekleşiyor. Hem de eski günleri aratır bir gaddarlıkla. Zihninde ne kadar durdurmaya çalışsa da yapamıyordu. Sonunda kıyamet gibi bir savaş çıktı. Dünya paramparça oldu; o da buharlaştı, yok olup gitti.


   Ölümsüzlüğü hayal eder bazen. Uçabildiğini. Yaşamak için nefes almaya ihtiyaç duymadığını. En kısır hayalleridir bunlar. İsteyen zaten istediği yolla uçsun, imkansız değil. Ölümsüzlük ise bu dünyada kalmaya devam edeceksen en gereksiz şey. Zamandan tasarrufum var, kimseden korkum olmaz artık, aklıma geleni söyler, yaparım desen; betonla kaplar bir çukura gömerler, sonsuza dek yaşarsın tıkıldığın yerde. O da her seferinde sıkılır, vazgeçer ölümsüzlük hayalinden. 


   Sosyal hayaller kurmayı pek sevmez zaten. Takılır kalır bir noktada. Hayalperestin kallavisi, şeytanı bile alt eder ama kendi türüyle başa çıkamaz. Belki de doğanın düzeni böyle. Sıkılsan da, yorulsan da, anlayamasan da yapacak bir şey yok.


   Gün doğum ve batımları; yani ikinci dünyasının kapılarının aralanış vakitleri. O, aslında sadece bu anlarda yaşar. Diğerleri farz edin ki boş bir rüya. Gerçekten uzak, tabiri imkansız, faydasız binlerce ve milyonlarca kopyası olan gereksiz bir rüya. 


  İşte, yine güneş batıyor. Hayata dönme vakti. Elveda iç dünyam, elveda huzur, elveda beklenip de bulunmayanlarla dolu gün. 


  Kim bilir, belki yarın...

27 Mayıs 2016 Cuma

VEDA 23

(Berna)

  Şebnem aradığı sırada, Onur’un sporu çoktan bitmiş ve sitenin içinde bulunan markette alışveriş yapıyormuş. Arar aramaz geldi, duş alıp hızlıca hazırlandı, on dakika kadar sonra da araçla apartmanın önündeydi.  “Nereye gidiyoruz” diye sordu Onur. Eli yanındaki koltuğun başlığında, arkaya dönüp,  özellikle bana sormuştu.  Hava çok güzeldi, bahardan ziyade yaz gibi. “Açık hava bir yere gidelim, ağaçlık olsun ama deniz de görsün. Tabi mümkünse sakin olsun, öyle kalabalık falan olmasın.”  dedim.  Onur gülerek, “Demek kendine geldin kız, aferin! Ama hafta sonu İstanbul’da öyle bir yer bulamazsın. Hem biraz erken uyanmış olsaydın istediğin tarzda, en azından gece de kalabileceğimiz bir yere giderdik. Artık geç oldu.” deyip bir iki dakika düşündükten sonra gaza bastı. “Sen sakinliği, ağacı falan boş ver de Bebek tarafına gidelim. Ben Defne’yi parka götürürüm, siz sahilde yürür muhabbet edersiniz. Akşam da balık yer, döneriz. Olur mu?”
 “Valla bana uyar, olur mu Şebnem’ciğim?” Defne sevinç çığlıkları atıyordu. Ben de şımarık çocuklar gibi şen, gövdemi koltukların arasından öne doğru uzatmıştım. Şebnem biraz ciddi, biraz da tedirgin çenesindeki görünmez bir kabarcıkla oynuyordu. Benim sesimle irkildi, “Tabi bitanem, sen nasıl istersen?”
  “Ama olmuyor böyle, sıkma canını nolur. Bak anlattığıma pişman olmak üzereyim. Ben o kadar mutluyum ki şu anda, hiçbir şeyin önemi yok. Sen de gül biraz hadi.”
 “Yok hayatım, yanlış anladın. Bir sorun yok, sadece birazcık başım ağrıyor, ondan. Hem ağrı kesici aldım çıkmadan önce, geçer az sonra.” Nasıl olduysa rolleri, duyguları değişmiş gibiydik. Ama onun bu hali canımı sıkmaya başlamıştı. Neden böyle yapıyordu? Benim mutlu olmamı istemiyor muydu, anlamıyordum. İyiyim dememe rağmen hala karalar bağlamış, oturuyor. Aslında benim için üzüldüğünü de hiç sanmıyorum. Sadece, hayatındaki mükemmelliğin, uzak bir noktadan da olsa kırılacak olması, onu üzen. Bizim Oktay’la mutlu olmadığımız başından beridir bilinen bir şey zaten. Sanki Onur şu ana kadar hiç mi bir şey söylemedi, Şebnem’e? Bu güne kadar kaç defa konuştuk. Gerçi belli olmaz ona. Nasılsa karısı, hayatındaki en kıymetli şey onun. Öyle gereksiz şeylerle kafasını yordurtmaz.
  Defne, şen şakrak, dışarıda gördüğü kuşların isimlerini saydı. Hem de yol boyunca hiç susmadan. Onun bu geveze halleri daha çok babasına benziyordu. Onur, konuşmasının başında, sporun kendisini ne kadar da iyi hissettirdiğine dair bir takım örnekler vermiş; sonra da yeşil çayın faydalarından bahsetmişti. Normalde kocasının ağzından çıkan her bir kelimeyi dikkatle dinleyen Şebnem ise oldukça kayıtsız görünüyordu. Bir ara telefonumun titreşimi hissettim. Dünkü numaradan yeni bir mesaj daha gelmişti. “Gerçek hayatta tesadüf diye bir şey yoktur.” Bu kadar da olmaz diye düşündüm. Biri benimle dalga mı geçiyordu? Tam mesajın geldiği numarayı çevirecektim, telefonum çaldı. Güzel bir kadın sesi “İyi günler Berna.” dedi. 

(Oktay)

   Kapıcıdan gazete ve iki paket mentollü istedim. Dönerciyi aradım, bir buçuk, soslu kaşarlı dürüm ile iki tane içli köfte söyledim. Kapının zili çaldığında salondaki koltuğun üzerine uzanmış, dünkü izleyemediğim maçın tekrar yorumlarını seyrediyordum.
“ ….hem yeşil beyazlılar, hem de sarı kırmızılar sahadan istediği sonuçla ayrılamadı. Bir birlik beraberliğin ardından….”

     Zilin tekrar çalması üzerine yerimden doğrulmuş, bu sırada kolçağın üzerinde duran kumandayı yere düşürmüştüm. Pil kapağı kalorifer peteğinin altına fırlarken piller, ikili koltuğun altına doğru yuvarlanmıştı. Söverek gittim ve kapıyı açtım. Döner paketini aldım yandaki vestiyere koydum. Rafta duran cüzdanımdan kredi kartını alıp teslimatçı oğlana uzattım. O, post cihazının düğmelerini tuşlarken ben de cüzdanda bahşiş için bozukluk arıyordum. Dört buçuk lira vardı, oğlanın uzattığı cihaza şifreyi tuşladım. Fişleri alırken dört buçuk lirayı oğlana verdim. Tam kapıyı kapatıyordum ki asansörün sesi geldi. Oğlan merdivenlerden iniyordu.  Gazete ve sigaralarımın geliyor olabileceğini düşündüğümden kapıyı kapatmadan önce bir süre bekledim. Asansör, bulunduğum katta durdu. Kapıyı araladım; asansörün kapısı açıldı. Üzerinde kot ve bluz, yüzünde gülümseme ile karşımda Ömür belirdi.

Devam edecek ;) 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

VEDA 22 (Berna)

  Şebnem'in beni yatıştırmak üzere söylediği hiç bir şey işe yaramıyordu. Oktay'ın aslında sandığım gibi kötü ya da düşüncesiz olmadığı, çok yorucu bir işi olduğundan eviyle ilgilenemediği ya da personel odasında duyduklarımın sıradan hastane dedikodularından ibaret olduğu…
 Sinirim boşalmıştı bir kere, bu noktadan sonra kendime hakim olmam mümkün değildi. Defneyi beyaz, uzun kollu geceliği ile balkon kapısında görünceye dek ağladım.  Göz göze geldiğimiz anda ise sadece dört yaşında bir çocuktan duyulabilecek kadar masum bir tonlama ile neden ağladığımı sordu. “Bilmiyorum.” dedim, gerçekten de neden ağladığımı hiç bilmiyordum, ama onu gördüğüm anda ağlama dürtümün tamamen kaybolduğunu hissettim. Vücudumu ondan tarafa çevirdim ve sandalyemden kalkmaksızın ellerimi öne doğru uzattım. Günah bataklığına saplanmış, oradan çıkmak için ise küçücük bir çocuğun tertemiz ruhuna tutunmaya ihtiyacım varmış gibi hissediyordum. Ve onun minicik ellerine dokunduğum anda tüm hüznüm kayboldu. Üstelik yerini coşkun bir neşe tufanına bırakarak. Hızla sandalyeden kalktım, Defne’yi kucağıma aldım ve “hadi” dedim, “çıkıyoruz.” Şebnem’in yorgun bakışları bizi takip ediyordu, içeri girdik. Odamın kapsına gelince Defne’yi kucağımdan indirdim; “hadi koş, annen üzerini giydirsin” dedim. 
  Odanın duvarına yaslanmış bir vaziyette duran küçük bavulumu açtım. Elime geçirdiğim iki üç kıyafeti dudak bükerek yatağın üzerine attım. Bu kadar az şey getirmiş olduğum için çok pişmandım. Keşke o, en sevdiğim elbiseyi bari getirseydim. Pembe şifon eteği, rüzgar estiğinde uçuş uçuş olanı. “Nasıl ya nasıl unutabildim, kahretsin!” Bavulu kapatıp bizimkilerin giysi odasına girdim. Hiç huyum olmamasına rağmen Şebnem’in dolabını karıştırmaya başladım. Zaten ne vardı ki bunda? Eskiden birbirimizin kıyafetini giymiyor muyduk? Bir taraftan kıyafetleri askıdan alıyor, yan tarafta duran ferforje ayaklı aynanın önüne geçip yakışıp yakışmadığına bakıyor, diğer taraftan da krem rengi pantolon için yaptığımız kavgayı düşünüyordum.
  Lisedeydik. Dershaneye gidecektik. Kıyafetlerimiz her zaman ortak olmuştu, o güne kadar.  Daha önce herhangi bir şeyi paylaşamama nedeniyle hiç kavga etmemiştik ancak o gün, bir önceki akşam aramızda geçen konuşmanın da etkisiyle, krem rengi saçma sapan bir pantolon yüzünden birbirimize girdik.
  Dershanede kumral, uzun boylu, çilli suratlı ama yakışıklı mı yakışıklı bir oğlan vardı. Ona, ikimizin de aşık olduğunu öğrendiğimiz o akşamdan sonra aramıza tuhaf bir soğukluk girdi. Her işte rakip gibi hareket ediyorduk ve bu rekabet ortamı fazlasıyla benden kaynaklanıyordu. Ta ki fakültede en yakın arkadaşım olan Onurla Şebnem çıkmaya başlayana kadar. Sonrasında nedense aramızdaki buzlar tamamen çözüldü.
   Dolabı karıştırmaya devam ediyordum ki köşede katlı duran mor, saten bluzu görür görmez bir çığlık attım. İstediğim tam da böyle bir şeydi evet, onu giyecektim. Şebnem’in şaşkın bakışlarla beni süzdüğünün farkında değildim, elimde bluz ile odadan çıkmaya çalışana kadar da olmayacaktım. “Defne hazır mı? E hadi ne duruyorsun, giyinsene üzerini.” dedim.  İçten içe öfkelenmeye başlamıştım. İyi olmam için saatlerce dil dökmüştü ve şimdi harika hissediyordum ama o öyle gudubet gudubet başımda dikiliyordu. “Tamam hayatım, senin işinin bitmesini bekliyordum.” Dedi. Bana laf mı çarpıyordu? Aman hiç de umurumda değil diye düşündüm. Bundan sonra böyle; kim ne düşünürse düşünsün, canım nasıl istiyorsa öyle yapacaktım. 
  Giyinmek için odama girdim, üzerimi değiştirdim. Telefonumu, dünden beridir takılı olduğu prizden aldım, çantama koymadan önce arayan var mı diye göz attım; yoktu. Ama onlarca mesaj gelmişti. Çoğu, mağazaların gönderdiği gereksiz kampanya mesajlarıydı. Tek tek silmeye çalışırken, tanımadığım bir numaradan gelen tuhaf bir mesajı fark ettim.  “Gerçek hayatta, tesadüf diye bir şey yoktur.” Yazıyordu. Gönderen numarayı aradım fakat açan olmadı. Sonra bir kez daha, bir kez daha derken hat kesildi. Numaranın kime ait olduğunu sorgulasa mıydım acaba diye düşünürken vazgeçtim. Tesadüftü işte. Biri mesajı yanlışlıkla bana atmış olmalıydı. Sonra da utandı ve yüzleşmek istemedi. Telefonu çantaya attım ve çıkmak üzere kızların yanına gittim. 

Devamı gelecek... ;)  

23 Mayıs 2016 Pazartesi

VEDA 21 (Oktay)

 Gün ışığı, açılmamakta direnen göz kapaklarımda eriyerek göz bebeklerimi yakıyordu. Kafamı nispeten karanlık olan diğer tarafa çevirip gözlerimi aralamaya çalıştım. Anlık bir izleniyor hissine karşın, yalnızca kapalı bir çift göz ile karşılaşmıştım. Önceki günden kalma makyajın, yanaklardan aşağı doğru uzanan bir hat üzerinden akıp, ağız köşesinde biriktiği bir surata aitti bu gözler. Yataktan doğruldum, odanın içerisinde dağılmış olan kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Tuvalete gittim. Çişimi yaptıktan sonra, köşesi çatlamış küçük bir tekneye sahip lavaboda yüzümü yıkadım. Yer yer sırrı incelmiş ya da dökülmüş aynaya bakıp, ellerimin ıslaklığıyla saçlarımı düzelttim. Küf ve kedi idrarı kokusunun birbirine karıştığı evin beton merdivenlerinden indim, kedilerle dolu ön bahçeden geçip, arabama bindim. Bahçesinin önüne park ettiğim komşu evin kapı önünde, siyah dolaşık saçlı ve sivilcelerle dolu ince, uzun suratlı bir kız çekirdek çitliyordu. Onun dik bakışlarına nazaran ilgisiz bir bakış fırlattıktan sonra sigaramı yaktım, arabayı çalıştırdım, radyoda Ankara havası çalmaya başlamıştı, gazlayıp oradan ayrıldım.
   Eve varır varmaz duşa girmiştim. Ne kadar yıkanırsam yıkanayım, üzerime sinen o rahatsız edici kokulardan kurtulamıyordum.  Kokunun burnuma işlemiş olduğunu, zamanla geçeceğini fark ettiğim zaman bir kez daha liflenmekten vazgeçtim. Güzelce durulandıktan sonra duş kabinin üzerinden sarkan havluyu çekip, belime geçirdim. Mutfağa gittim. Çaydanlığa su koyup, kaynamaya bıraktım. 
  Dolaptan üç tane yumurta ile iki iri domates alıp tezgahın üzerine koydum. Tereyağı kasesinden tavaya sıyırdığım bolca tereyağı çoktan erimeye başlamıştı. Bu sırada üstünkörü doğradığım biberleri tavaya döktüm. Domatesleri de soyup kesme tahtasında doğradıktan sonra bıçağın kenarıyla biberlerin yanına ittirdim. Çaydanlıktaki su fokurduyordu. Çekmeceden aldığım dökme çaydan üç kaşık koyduktan sonra kaynayan suyun bir kısmını demliğe aktardım. İçeri gidip üzerime temiz bir şeyler geçirdim ve bir sigara yakıp mutfağa girdim. Sigara kokusu sinmesin diye pencere ile balkon kapısını açtım. Telefon çalıyordu, bakmadım. Yumurtaları tavaya, domateslerin üzerine kırıp, tuz da serptikten sonra kabaca karıştırdım, kapağı kapattım. Sevmiyordum yumurta akının vıcık vıcıklığını.
   Menemen tavası ile bir bardak çayı alıp balkondaki tozlu masanın üzerine koydum. Tekrar mutfağa girip, eve gelirken fırından aldığım taze ekmek somunlarının olduğu poşet ile balkona geri döndüm. Sandalyeye oturduğum sırada çatal getirmediğimi fark ettiğimden söylenerek belki hiç kullanmayacağım o çatalı almak için kalktım. Kullanmadım. Menemeni, ekmek bana bana, tavanın dibi tertemiz olana dek sıyırarak yemiştim.

    İkinci bardak çayımı koydum, bir de sigara yakıp, internete girmek üzere telefonu elime aldım. Beş cevapsız arama ile bir de mesaj vardı. Aramaların dördü Ömür’den, biri de bilmediğim bir numaradandı. Mesaja baktım. “İyi misin?” yazıyordu. Neden kötü olmam gerektiğini anlamamıştım. Geceye dair hatırlamadığım hiçbir şey yoktu. Müzik sesinin rahatsız edici yüksekliği ve kalabalık barın insan gürültüsü kulaklarımdaydı hala. Heyecandan oldukça uzak öpüşmelerimizin tatsızlığı, çıkışta Ömür’ü bırakmak üzere evine gidişte, kapıdan dönmeyişim ve gece. Hayır. Kötü olacak bir şey yoktu. 

Devam edecek ;)

22 Mayıs 2016 Pazar

BU HAFTA NELER Mİ OKUDUM

                        Stefan ZWEIG - SATRANÇ 
Bu uzun öyküde  ön planda göze çarpan, son derece güzel yapılmış karakter analizi. Psikolojik baskıya maruz kalan bir insanın duygu ve tepkileri en ince ayrıntısına kadar yansıtılmış. Bu, tabi ki yazarın psikolojiye olan ilgisinden ziyade, ikinci dünya savaşı sırasında Gestapo baskısından kaçışı ile başlayan sürgün hayatı ve bu süreçte yaşadığı sıkıntılar sonucu mümkün olmuş gibi görünüyor. Zaten 1942 yılında kitap yayınlandıktan kısa bir süre sonra eşi ile birlikte Brezilya'da intihar ediyor.   Satranç kelimesini hiç kullanmadım çünkü bu oyun öykünün çatısını oluşturmasına rağmen simgesel bir özellik taşıyor. Ayrıntıya girmeyeceğim. Tavsiye ederim, okunmaya değer.

Sait Faik ABASIYANIK- Seçme Hikayeler
  Sadeliği, dolaysız anlatımı ve günlük hayatın içinden oluşu ile ilköğretim müfredatı içinde yer alan hikayelerin yazarı Sait Faik. Tekrar okumamdaki amacım yazım tekniğini incelemekti ama oldukça keyif aldım. Öykülerinin ve anlatımının insana huzur veren bir aydınlığı var. İlkbahar gibi.  

      Sadık HİDAYET - KÖR BAYKUŞ
  Yine intihar etmiş olan bir yazara ait bir kitap, bir roman ve Behçet Necatigil çevirisi ile karşımızda. Bu kez Adres İran. Modern İran edebiyatı örneği olan Kör Baykuşun konusunu anlatmak zor. Daha doğrusu bu amaçla yazılacak her şey kitabın yanında basit kalacaktır. Sadece şunu söyleyebilirim; hikaye, şimdi ve geçmiş zaman, yer yer de rüyalar ile iç içe geçmiş bir durumda anlatılmıştır.  Ve sıradan ancak zayıf karakterli bir insanı, çaresizliğin nasıl da canavara çevirebildiğini göstermektedir. Gece gibi karanlık bir kitap ancak okumaya değer


20 Mayıs 2016 Cuma

VEDA 20 (Berna)

  Kitap bittikten sonra tekrar okumamı istemişti. Başım çok ağrıyordu ama hayır diyemedim. O sırada Şermin de odaya, yanımıza gelmişti, ondan bir ağrı kesici rica ettim. Defne’ye “Tatlım, teyzen çok yorgun, bak başı da ağrıyormuş. Hadi o gitsin, hikayeyi ben okuyayım.” dedi ama ben devam etmek istediğimi söyleyince gidip mutfaktan ilaç ile bir bardak su getirdi. Sonra da çay demleyeceğini söyleyip yanımızdan ayrıldı.
  Hikayeyi okurken görüntünün tekrar bulanıklaşmaya başladığını fark ettim. Gözlerimi ovuştursam da ilerliyordu. Yazıları seçemez hale geldiğimde hikaye de bitmişti zaten. Yastığa başımı koydum, sol kolumu defnenin boynunun altından geçirip, onu göğsüme doğru çektim. Çok güzel kokuyordu, çiçek bahçesi gibi. Abajuru kapattım. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Zihnimde, görüntülerin dalgalanmaya devam ettiğini hissediyordum. Hafiften midem de bulanıyordu. Uyursam geçecekti. Bu sefer korkmuyordum. Gözlerimi bir daha açamasam da önemi yoktu. Olmak istediğim yerdeydim.
   Uyandığımda yatak boştu. Pencereyi örten kalın, kadife, mürdüm perdenin kenarındaki aralıktan incecik bir ışık huzmesi odaya giriyor, küçük bir çocuğun duvara çizdiği rengarenk çöp adamları aydınlatıyordu. Yataktan doğruldum, banyoya girip yüzümü yıkadım. Şermin’in seslendiğini duydum. Sonra da yanıma geldi “ Ooo! Günaydın tatlım, ne çok uyudun öyle.”
“Çok mu! Saat kaç ki?”
“Üçe geliyor.”  Çok şaşırmıştım. Ben öyle uyumayı seven, saatlerce uyuyabilen bir insan değilimdir. Taş çatlasa altı saat uyabilirim. Hele ki böyle deliksiz uyuyacağım, görülmüş şey değil.
“Gel sana kahvaltı hazırlayayım. Bu arada biz yedik, biraz da bekledikten sonra baktım kalkmıyorsun topladım her şeyi.” “Uyandırsaydınız keşke.” “Defne o kadar çok uğraştı ki seni uyandırmaya, kaç kere yanına gitti, geldi. Bir ara baktım, ayaklarını gıdıklıyor.”“Hadi canım! Vallahi de hiçbir şey hatırlamıyorum.”“Dur dur, ben ifadeni alıcam zaten senin. Şu sofrayı bir kurayım.” Sepetten patatesleri çıkartıyordu,“Ekmek peynir yeter hayatım, kızartma falan kaldıramam zaten şimdi.”  Buzdolabının kapağını açtım. Özenle yerleştirilmiş raflardan üsttekinde duran, pembe-yeşil çiçekli kahvaltı setini alıp, mutfak masasının üzerine koydum. “Oraya koyma, hava çok güzel, balkona çıkalım.” dedi. “Bizimkiler nerde?” diye sordum. Defne, misafir odasında, benim için hazırladıkları yatakta öğle uykusu uyuyormuş, Onur da spora gitmiş. “Boş ver onları ya, nihayet baş başa kalabildik işte” dedi.
  Kahvaltılığı alıp mutfağın geniş balkonuna çıktım. Üç katlı apartmanlardan oluşan sitenin bahçesi çeşit çeşit ağaçlarla bezeliydi. Derin bir nefes aldığımda, boğazın nemine karşın Ankara’ya özgü bir iğde kokusu burnuma doldu. Oktay ne yapıyordur diye düşündüm. Hiç aramamıştı. Aramasını da beklemiyordum gerçi, şaşırmamıştım. Uzun zamandan beridir hiç beraber tatile çıkmamıştık. Ya farklı zamanlarda izin alırdık ya da iznimiz aynı zamana denk gelse bile o genelde memleketine giderdi, ben de Şebnemlerle takılırdım. Ayrı kaldığımız bu sürelerde başlarda onu aramıştım ama sonra baktım ben aramasam o hiç aramıyor, bir süre sonra ben de aramayı bıraktım. Şimdi bir ay bile görüşmesek birbirimizi aramıyoruz. Belki de aklından bile geçmiyorumdur, kim bilir? Düşünüyorum da aslında aramızda olan hiçbir şeyin anlaşılır, kabul görür bir yanı yok. Ama ben en çok, neden hala evli olduğumuza şaşırıyorum.
  Bu arada gözüm balkonun tavanına asılı saksılara takıldı. Üç saksıda da farklı renklerde petunyalar vardı. Özellikle koyu pembe renkli olanlar harika görünüyordu. Şebnem’in hayatına dokunan her şey gibi onlar da capcanlı ve de çoşkundu. Geçen sene balkonda yetiştirmeye çalıştığım sardunyaları düşündüm. “Kolay çiçektir, suyunu eksik bırakma yeter.” demişti çiçekçi. Ben de her aklıma gelişinde suluyordum. Önce aldığım andaki çiçeklerini döktü, sonra da bir gün yaprakları sararıp kurudu. Sordum, fazla sulamışsın dediler. Benim en büyük sorunum da bu zaten. Birini işin erbabı olarak gördüysem, söylediğine harfi harfine inanıyorum, yeterli geliyor bana. Başka kimseye sorma, araştırma ihtiyacı hissetmiyorum.
  Oktay’la tanıştığımızda ben pediyatri asistanıydım. O da kendi bölümünde Öğretim görevlisi idi. Tümör konseyi vardı. Hocamla yan yana oturuyorduk. Oktay’ı yakından tanırmış, daha doğrusu babasını. Babası ile fakülte yıllarında arkadaşlarmış. Oktay’ın benimle ilgilendiğini fark etmiş, konsey çıkışı tanıştırdı bizi. Gözleri ilk o gün dikkatimi çekmişti. En sevdiğim hocamla böyle bir bağlantılarının oluşu da, ne alakaysa sanki, güven duymamı sağlamıştı.
  Şebnem’in balkona girmesiyle birlikte balkon korkuluğuna konmuş olan iki tane güvercin havalandı. O an varlığımın ne kadar da belirtisiz olduğunu fark ettim. Yoktan farkım neydi, nefes alışım mı? Öyleyse eğer kalsındı. Şebnem’in elinde rengarenk çizgilerle bezenmiş, porselen bir çaydanlık duruyordu. Bardakları doldururken, “hadi anlat, seni dinliyorum” dedi. Derin bir nefes aldım ve ta en başından beri, beni rahatsız eden her şeyi anlattım. Çıldırmıştı. “Seni aldatan biriyle, nasıl? Olmaz!  Olamaz böyle bir şey. Hemen ayrılıyorsunuz. Seni bir daha asla onun yanına göndermem” dedi. Ve benzeri bir sürü de şey ekledi. Dünkü bayılmamamdan ve akşam banyoda olanlardan söz etmemiştim. Onun için Ankara’ya dönmeyi bekliyordum. Ne gerekiyorsa kendi hastanemde yaptıracaktım. Şebnem konuşmaya devam ediyordu. Onu hiç böyle öfkeli görmemiştim. Ben ise artık susmuştum. On yıldır olanları bir saate sığdırıp da anlattıktan sonra tüm kelimelerim tükenmişti.
   Çaylarımız bardakta, konduğu gibi duruyordu. Sadece soğumuş ve biraz da koyulaşmıştı. Şebnem de sinirlenmekten yorulmuş olacak sonraki yarım saat hiçbir şey söylemeden, dirseği masaya elinin sırtı çenesine dayalı, gözleri ufka takılı öylece bekledi. Sonra da olmayacak bir düşünceyi kovalamış gibi kafasını iki yana sallayarak doğruldu.

  “Nasıl fark etmedik, neden daha önce hiçbir şey söylemedin?” diye sordu. 
“Emin değildim. Hala da değilim aslında, gözümle herhangi bir şey görmedim, ne bir konuşma ne de mesaj. Sadece hastanede personel odasında konuşulurken, kulak misafiri oldum. Belki de yanlış anlamışlardır. Böyle bir şeyden nasıl emin olunur bilmiyorum ki. Hem üzerinden yıllar geçti zaten.” 
“Olur mu canım öyle şey, bir kere yapan tekrar yapabilir.” 
“Diyorum ya, emin değilim.” 
“Hem sadece aldatmak değil ki canım? Adam seni hiç mutlu etmemiş baksana. Onur biliyor muydu yoksa?” 
“Hayır, hayır! Ona bir şey söyleme sakın! Arada, çok sıkıldığımda, üzüldüğümde dertleşiyordum da aldatma olayını o da bilmiyor. Kimse bilmiyor zaten, senle ben sadece. Emin olsam belki…” 
“Böyle bir durumda tereddütün yeri yok bitanem, sakın taviz verme. Bak biz senin hep yanındayız, öyle yalnız kalırım gibisinden bir saçmalık düşünme.” 
 Yerinden kalktı, yanıma geldi ve eğilip kucakladı. Hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başlamıştım.  Geri çekilip peçete getirdi. Avutmak için söylediği şeyleri seçemiyordum. Sadece ağladım, ağladım, ağladım... 

devamı gelecek ;)
  

PAPAZIN BAĞI



-Bir masada yalnız oturuyorsan ve bir semaver de yoksa gözler ve zihin özgürdür.- Bağın Papazı


 Karşı masada bir çift oturuyor. Adam kırklı yaşlarda, yüzünü görebiliyorum. Kadının ise bana arkası dönük. Kadın nereye bakıyor, nasıl bakıyor bilmiyorum ama adam gözlerini kadının üzerinden bir an çekse önünde duran kül tablasından başka bir yere bakmıyor. Aferin ona! Ben mi? Dedim ya, ben özgürüm.
 

 Bir alt rampada kurulu komşu masanın çevresine ise bir grup genç yaklaşıyor. Güle oynaya bir uğraş başlıyor sonra. Ellerinde kırmızı renkli balonlar. Şiştiğinde kalp şeklini alan, tek görevi masanın çevresindeki ağaçların dallarını süslemek olan balonlar. Yerlere gelişigüzel yerleştirdikleri kırmızı mumları yakıyor içlerinden biri. Çakmağı çaktığı anda hafif bir rüzgar esiyor; evrensel kümemizi yalayıp geçen, her birimizi istemsizce kıpırdatan, o ilk alevi söndüren, oyunbozan rüzgar.

Dertli, dertsiz bir arada
Oturmuşuz ulu çınarın yapraktan kanatları altında.
Kaderlerimizin kesişim kümesinde
Üç plastik masa, üç küllük, üç kase küp şeker
Dumanı tüten bilmem kaç bardak demli çay
İzdüşümüyle oynaşıp duran bilmem kaç adet bacak
  
 Ortamın yeni tablosu ile uyumlu kızıllıkta saçları olan, uzun boylu güzelce bir kız; bir elinde muazzam gül buketi, diğer eli sevgilisinin beline dolanmış ve başı deri ceketin geniş omzuna yaslanmış şekilde yapılan hazırlığı izliyor. O sırada bir kolu kızıl saçlı sevgilisinin omzuna bir nevi abanmış deri ceketli oğlan, belli ki diğer eliyle kulağına dayadığı telefondan gelen talimat üzerine; “geliyorlarmış” diyor. Ayrıntıya girmeyeceğim. Genç mi genç çiftimiz (artık biz olmamız için yeterli sebep var bence) gelir. Mumların arasından geçer. Gül buketi çiftimize uzatılır. Cep telefonundan romantik bir müzik açılır. Kalabalık dağılır. Plastik masanın etrafındaki plastik sandalyelere oturulur. Oğlan cebinden çıkardığı klişeyi masanın diğer ucundan kıza sunar. Kız mutluymuş gibi yapar ama pek de uçuyormuş gibi görünmez. Çünkü büyük olasılıkla o sırada, yan üst rampadaki masada oturan, hayatın şiir mi yoksa matematik mi olduğuna karar vermeye çalışan kadının görünürde dik, aslında boş bakışlarından acayip rahatsız olmuştur. Ya da tüm komşu masaların efendilerinin görgüsüz sırıtışlarından, kim bilir?
  
  Bu arada unutmadan; karşı masadaki adam ilk kez gözünü kendi küme-sinin dışına odaklamış, olanları izlemektedir.

  Hayatı bilmem ama patlıcanlı gözleme olsa olsa çok değerli bir denklem olabilir. Beyaz yemenili tombul teyze de papazın matematikçisi.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

VEDA 19 (Berna)

 Şermin her zamanki gibi, sofrayı donatmıştı. İşten gelip de bu kadar şeyi nasıl hazırlayabildiğini sormadım. O, bizim ailenin atom karıncasıydı. Eli de öyle lezzetliydi ki, masasına iştahsız oturan bile tıka basa doymuş olarak kalkardı.
  Yemek boyunca Defne anlatmış, biz dinlemiştik. Şermin sofra ile mutfak arasında dört dönüyor, Onur da arada konuşmaktan ötürü yemeyi unutan Defne’nin ağzına bir şeyler tıkıştırıyordu. “Kocaman kız oldu, bırak da rahat rahat yesin” dediysem de, “ Evet, aslında haklısın.” deyip sadece üç dakika kendine hakim olabiliyor, sonra da yedirme gayretine devam ediyordu.
   Evde ben de yemek hazırlar, sofra kurardım ama bizim soframız hiç böyle canlı olmazdı. İkimiz sessiz sedasız, neredeyse hiç konuşmadan oturur ve yemek boyunca sürekli açık olan televizyona bakardık. Bazen bir konu açacak olurdum; bahsettiğim, benim bir sorunum ise konuyu değiştirir, ilgisini çekmeyen bir şey ise duymazdan gelirdi. Sadece sofrada değil, aramızdaki seyrek muhabbetlerde de Oktay’ın genel olarak izlediği yol zaten bu idi. Ancak para ile ilgili bir şeyden bahsediyorsam eğer, yüzünde bir aydınlanma olur ve pür dikkat beni dinlerdi. Tabi bir de çocuk mevzusu var. Çocuk isteğini belirttiği zamanlarda resmen bambaşka bir insan olur, sanki yeniden can bulurdu. Heyecanla anlatmaya başlar, benim sıkıldığımı belirttiğim zaman ise öfkeli bir şekilde yerinden kalkar ve sigara içmek üzere balkona koşardı. Sonrasında yine uzun süren bir sessizlik dönemi…  İşte bizim ilişki döngümüz bu idi. Arası önemsiz ayrıntılarla dolu, ilişki demeye şahitlerin bile yetmeyeceği bir birliktelik. Tek çatı altında, birbiri ile alakasız iki varlık.
   Yemek bitmişti. Şermin masanın üzerinde duran şık baharatlığı ve yağdanlığı alıp mutfağa geçti. Defne ile Onur, sofrada ne varsa tek tek toplayıp, mutfağa taşıdılar. Hiçbir şeye elimi sürdürmemişlerdi.
   Lavaboya gitmem gerekti. Ellerimi yıkayacaktım. Şermin’in yaptığı küçük yağlıboya tabloların bulunduğu antreden, koridora geçtim. Dört adet oda ile banyonun kapısı bu L şeklindeki koridora açılıyordu ve koridorun karşı duvarında büyükçe bir ayna vardı.  Aynadaki aksimin bana doğru yaklaşıyor olması rahatsız etmişti. Yan duvarda dizili üç adet apliğin yanından her geçişimde yansımam aydınlanıp, sönüyordu. Yavaş yavaş Görüntü bulanıklaşmaya başladı. Durmak zorunda kaldım, ne olduğunu anlamaya çalışan boş gözlerle etrafa bakındım. Artık sadece karşımda duran aynayı görebiliyordum. Etrafında kalan her şey bir bulanıklık dalgası tarafından yutulmuştu. Başımda rahatsız edici bir ağırlık ve boşluk hissi belirdi. Sağ taraftaki duvara tutunarak banyoya kadar ilerledim. Lavaboya eğildim ve yüzümü yıkamaya başladım. Eğildiğim anda başımın sol tarafında bıçak saplanır gibi bir ağrı hissettim. Bir iki saniye sonra ağrı kaybolmuştu. Yüzümü yıkamaya başladım. Bulanıklık rahatsız edici düzeydeydi ve yoğun bir korku hissettim. Panik atak geçirdiğimi düşünüyordum. Banyo kapısını kapattım ve lavabonun önünde duran, defnenin basamak olarak kullandığı taburenin üzerine oturdum. Ölmekten korkuyordum ve böyle bir korkum olduğunu o ana dek hiç fark etmemiştim. Ağrı arada girip çıkıyordu. 15-20 dk kadar sonra önce ağırlık hissi sonra da bulanıklık tamamen geçti. Eğer Oktay yüzünden hastalanırsam kendimi de onu da hiç affetmeyecektim. Uyusam fena olmayacak diye düşündüm ama yatmadan önce biraz da Şermin’le takılmak istiyordum Geldiğimden beri doğru düzgün konuşamamıştık. Kırık beyaz, eskitme banyo konsolunun üzerinde duran havluluktan bir havlu aldım. Yüzümü kurularken burnuma gelen lavanta kokusunu, derin bir nefes alarak içime doldurdum. Havluyu konsolun yanında duran askıya astım ve içeri geçtim.

   Defne beni görür görmez babasının kucağından fırladığı gibi “teyze” nidaları eşliğinde yanıma geldi ve kollarını bacağıma doladı. “Sen gelmeden yatsın, sen de dinlen biraz diye düşündüm ama uyumadı Berna’cığım. Gelmeni bekledi.” Dedi Onur. Ben de yanağına kocaman bir öpücük kondurup “İyi ki uyumamışsın bıdık, seni ben yatırayım mı?” dedim ve hatta isterse masal bile okuyabileceğimi söyledim. Koşarak kitaplıktan bir hikaye kitabı aldı, getirip elime tutuşturdu. Sonra diğer elimden tuttu ve yine o aydınlık koridordan, bu kez beraber geçip, banyonun karşısında duran odasına girdik. Yatağının sağ yanındaki komodinin üzerinde duran, pembe-beyaz kelebek ve çiçek desenleriyle bezeli abajurun düğmesine bastım. Tavan lambasını da kapattıktan sonra yatağa, Defne’nin yanına girdim.  

17 Mayıs 2016 Salı

HAYALLER

 Tek bir ömür kime yetmiş. Ölümden korkmayan, kaçınmayan ya da ertelemek için elinden geleni yapmayacak olan kaç kişi var. Zaman azıcık olsun yavaşlasa ne olur sanki. Öyle çok hayal var ki oysa.. Şükürsüzlük böyle bir şey mi?  Tek ben mi varım dünyayı köşe bucak dolaşmak isteyen?  Aynı zamanda resimler, heykeller yapmak, müzikler bestelemek.. Ömründe bir kerecik olsun bir kitap yazmak bir anıt niteliğinde. Bir değil üç-beş çocuk sahibi olmak ve her birini bizzat kendi büyütmek. Onları sadece toplumun değil, doğanın da bir parçası yapmak. Aynı zamanda akademisyen olmak, araştırmalara imza atmak, çok ama çok çalışmak, gece gündüz demeden.
  Bir de bahçesindeki çiçeklerin arasında oğlumun hoplayıp zıpladığı, minik havuzunda ördeklerin yüzdüğü, kapı önü paspası mavi gökyüzüne gülümseyen, duvarları tüf taşından, mutfak kapısını açtığında içeriye mis gibi deniz kokusu dolan bir eve sahip olmak. Saçlarımın her bir teli bembeyaz olup da, torunlarımın bahçesindeki ağaçlara tırmanışını verandasında sevgiliyle birlikte kahve yudumlarken seyredeceğim bir eve..
  Daha kaç kişinin hayatına teğet geçecek hayatım dokunmadan? Zaman yok diye ertelediğim "bir faydası dokunmak" hayallerim daha kaç miskin gündüzün kurbanı olacak.
  Daha kaç gecem, kaç gündüzüm kaldı ki? 
  Kime yetmiş tek bir hayat.. Bırak elliyi altmışı, doksan dokuzuncu yaş gününde dahi keşke şunu da yapsaydım demeden tükenen kaç ömür oldu bu dünyada?
  Bir de şu korku yok mu? Sanki bir şeyler yapmaya başlarsam zamanın hızlanacağı korkusu.. Onu yenmekle mi başlamalı yoksa?

16 Mayıs 2016 Pazartesi

VEDA 18 (oktay)

  Neyse ki tıraş uzun sürmemişti. Kasada parayı ödedim, çırağın eline de beş lira tutuşturup çıktım. İstanbul yolunda fazla trafik yoktu. Batıkent istikametine dönüşte Ömür’ü aradım. Yol bilgisayarının tarifi üzerine, birbirinin aynı en az iki kavşaktan geçtim. Üç katlı ve de bahçeli ancak oldukça eski görünümlü müstakil evin yan sokağına arabayı park ettim, radyonun kanalını değiştirdim. Sonra da kontağı kapatıp beklemeye başladım.
   Üniversite dönemim bu semtte geçmişti ve bir daha gelmemek üzere taşınmıştım. Bu da son gelişim olacak zaten diye geçirdim aklımdan.
  Hava çoktan kararmıştı. Arabanın içinde daha fazla beklemek istemediğimden dışarı çıktım ve bir sigara yaktım. Evin bahçesi kedi barınağını andırıyordu. Duvar dipleri yalanıp duran ya da uyuyan kedilerle doluydu. Havada çiçek kokusu ile karışık çöp kokusu vardı. Sokağın başında duran konteynırın çevresi, kısmen yırtılmış çöp poşetleriyle doluydu. Az sonra yüzü gözü kirden kapkara olmuş, on üç- on dört yaşlarında bir oğlan sokağa döndü ve poşetleri karıştırmaya başladı. Bulduğu plastik kutuyu, bidonu alıp ayağıyla düzledikten sonra, çuvaldan yapma, boyundan büyük taşıyıcıya atıyordu. Paçaları kıvrılı, gri bir kumaş pantolon giyinmişti. Ayağında terlik, sırtında ise nike logolu, kısa kollu bir forma vardı. Hava ılık ılık esiyordu. Oğlan arabasını ardında sürükleyerek yanımdan geçti ve Ömür’ün bahçe kapısının önüne geldiğinde durup beklemeye başladı. Bir iki dakika daha bekledikten sora onu uzaklaştırmak üzere yanına doğru yürüyordum ki evin aralanan kapısında Ömür belirdi. Elinde peçeteye sarılı ancak yarısı dışarıda kalmış ekmek somunu duruyordu. Onu oğlana verdikten sonra yanıma geldi. Çok bekletip bekletmediğini sordu. Evde elektrikler kesilmiş, o nedenle de hazırlanması biraz uzun sürmüş. Altında açık mavi renk, dar bir kot pantolon; üzerinde ise v yaka beyaz renkli spor tişört vardı. Ayağındaki topukluların da etkisiyle oldukça gösterişli duruyordu. Omzunda uzun, metal askılı küçük bir çanta takılıydı. Kumral saçlarını bu sefer toplanmamış; düz ve de gür bir şekilde omuzlarından, sırtına dökülüyordu. Tüm sadeliği ile öyle genç ve de öyle güzel görünüyordu ki yüzüne bakakalmıştım, gözlerimi ayıramadığım tedirgin edici birkaç saniye sonrasında dudaklarından öpmek üzere ona doğru eğildim. O ise parmaklarının ucunda biraz daha yükselerek yüzünü benden tarafa çevirdi ve yanağıma dudaklarını kondurdu. O an tereddüt ettiğim ve heyecanımı saklayamamış olduğum için utanmıştım. Ondan değil, kendimden. Çok toy hissetmiş ve bunu kendime yakıştıramamıştım. Ancak bu his kısa sürdü. Arabanın yanına kadar elim belinde yürüdük. Kapıyı açtım ve oturmasını bekledim.
  Yolun başında fazla konuşmadık. Hal hatır sormalar ve annesinin nasıl olduğu üzerine kısa bir muhabbet, o kadar. Zaten genellikle az konuşurdu.  Sessizlik uzayınca radyoyu açtım, klasik müzik çalmaya başladı. Şaşırmış bir şekilde “Bunu gerçekten dinliyor musun?” diye sordu.  Arabada böylesi sakin müzikler dinlemenin iyi geldiğini, trafikte sinirlerimi yatıştırdığını, hatta ameliyat yaparken de klasik müzik dinlediğimi söyledim. Yalandı. Ameliyathanede Orhan Gencebay dinlerdim.
  Neden gözünü boyamaya çalıştığımı sordu. Anlamadığımı söyledim. Rol yapmama gerek olmadığını, gerçek beni tanımak istediğini söyledi. Böylesi bir yakınlaşmayı istemiyordum, rahatsız olmuştum. Cevap vermedim. O da susmuştu. Aklından ne geçiyordu bilmiyordum. Benim aklımdan ne geçtiğini ya da ne düşünmem gerektiğini de bilmiyordum. Daha önce birkaç kez buluşmuş, muhabbet etmiştik ancak hep havadan sudan şeyler üzerine konuşurduk. Rahat görünürdü. Böylesi bir beklentide olduğunu fark etmemiştim. O an B&Q’ ya gitmenin iyi bir fikir olmadığına karar verdim. Cuma gecesiydi ve canlı müzik olan, yaş ortalamasının yirmilerde olması nedeniyle kendimi yaşlı hissettiğim şu yerlerden birine gidecektik.  
  Artık ne iş yaptığını da önemsemiyordum ve daha önce sormadığım için sevindim.  


Devam edecek... Sevgiler ;)

15 Mayıs 2016 Pazar

BU HAFTA NELER Mİ OKUDUM


Ben bir kitap eleştirmeni ya da edebiyatçı değilim. Yine de okuduğum kitaplarla ilgili en azından bir iki cümle yazmak isterdim. Bugünlük sadece isimlerini belirttim. Ancak zaman zaman, içlerinden gerçekten okunmaya değer gördüklerim için aldığım notları (belki de ayrıntılı olarak;) ) sizlerle paylaşacağım. 
Sevgiler...










14 Mayıs 2016 Cumartesi

VEDA 17

(Oktay)  
Eve girip hızlıca duş aldım. Tam kapıdan çıkmak üzereydim ki, aklıma Hikmet Amca geldi. İçeri girip ilaç kutusunun bulunduğu odaya yöneldim. Kutudan bir ampül kas gevşetici, bir ampül ağrı kesici, bir de beşlik enjektör çıkarıp, vestiyerin üst gözünde bulduğum küçük bir alışveriş poşetine koydum. İhtiyarda pamukla kolonya vardır nasılsa diye düşünerek aşağıya indim. Kapıyı bakıcı kız açmıştı. İlaç poşetini ona uzattım ama ablak ablak yüzüme bakınca içinde neler olduğunu açıklama ihtiyacı hissettim. O ise “İğne yapmayı bilmiyorum.” dedi. Doksan küsür yaşındaki bir adamın bakıcısıydı ama enjeksiyon yapmayı bilmiyordu. Önceki iğnelerini kimin yaptığını sordum. Berna'nın yapmış olduğunu söyleyince, içimde tanıdık bir öfke belirdi. Ben çocuk istiyorum dediğimde yoğunluktan yakınan ama her akşam en az bir saatini şu toprak kokan adama ayırmaktan geri kalmayan, iyilik meleği Berna Hanım. 
  Poşeti verip gidecek oldum, yapamadım. Ayakkabılarımı dışarıda bırakıp, rutubetli eve girdim. Doğrusu kolonya kokmak istemiyordum. Enjeksiyonu yapacağım yeri, bakıcı kıza sildirdim. İki ampulü de kırıp, içindeki sıvıları enjektöre çektim. Tavuk derisi gibi kalın, kırışık ancak süt beyazı deriyi olabildiğince gerdirdim. Kalça kemikleri parmaklarımın ucuna batıyordu. Deri ile kemik arasındaki kas kütlesine, kütle demek doğru olmazdı aslında, sıvıyı enjekte ettim.  Adamın, oflayıp puflamalar arasında dua ettiğini duydum. Bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordum, koku dayanılmazdı. Kıza, evi sık sık havalandırması gerektiğini, bu şekilde kendisinin de sağlığının bozulacağını söyledim. Yüzünde herhangi bir ifade belirtisi olmaksızın “tamam” dedi. Bir an, yaşlanmak istemediğimi fark ettim. Eğer bu kadar yaşamayı becerebilirsem, en iyi ihtimalle sonum şu adamınki gibi olacaktı. Evde ne idüğü belirsiz, beceriksiz ve de suratsız bir kız; çoluk yok, çocuk yok. Of Berna of! Neyin inadıydı ki bu? 
   Telefona baktım, saat sekize geliyordu. Koşarak yarım kat merdivenden indim, arabaya bindim ve sokaktan hızla ayrıldım.

(Berna)
  Hava kararmak üzereydi. Yabancı olduğum caddelerden, sokaklardan geçiyorduk. Onur, yol boyunca nefes almaksızın konuşmuştu. İşlerin ne kadar yoğun olduğundan, eve vakit ayıramadığından şikayet ederek başlamıştı konuşmasına. Sonra beraber çalıştığı insanların hiç de merak etmediğim ayırıntılarla dolu hayat hikayelerini dinledim. Bir an, Oktay’ın az konuşuyor olmasının daha iyi olduğunu bile düşündüm. Arada bazı şeyleri kaçırmış olacağım, sorduğu sorulara anlam veremeyip tekrar ettirmek durumunda kaldım. Aslında Onur’u da muhabbetini de çok severdim ama ne olduğunu anlamıyordum. Galiba artık dünya gibi sevdiğimi düşündüğüm insanlar da çekilmez bir hal almıştı. Sıkıldığımı fark ettiğinde çoktan eve gelmiştik. “Neyse canım, ben çok konuştum galiba kusura bakma ne olur, özlemişim.” dedi. “Yukarı çıkınca dinlenirsin. Gerçi bizim ufaklık rahat da bırakmaz seni ya.”
   Öyle ya. Ben onu hepten unutmuştum. Keşke hava alanından  olsun, bir şey alsaydım. Kendimi bir an gereğinden fazla kötü hissettim. Yakınlarda oyuncakçı, kitapçı falan olup olmadığını sordum. Saçmalamamı, benim gelmiş olmama fazlasıyla sevineceğini, başka da herhangi bir şey beklemeyeceğini söyledi. Doğrusu çok özlemiştim cadıyı. Görmeyeli aylar olmuştu.
  Yukarı çıktığımızda alev saçlı prensesim kapının eşiğinde oturmuş bizi bekliyordu. Görür görmez yerinden kalktı, yalın ayak merdivene koşup, ona doğru eğilmemi beklemeksizin boynuma atladı. Sımsıkı sarılmış, bırakmıyordu. Benim de ayrılmaya hiç niyetim yoktu zaten. Onu kucakladığım gibi aldım, içeriye götürdüm. Defne kucağımda, Şermin’le öpüşüp koklaştık.
  O an evim o kadar uzak ve yabancı gelmişti ki, bir daha dönmek istemediğimi fark ettim. 

Merhametin Yalın Hali

 Paketteki tavuk göğsü parçasının üzerinde bir parça kan görüp de "Tavuk yaralanmış anne, çok mu acımış?" deyip paketi öpen ve zaman zaman elinde çekiç var gücüyle anneye vurup duran psikoloji insanın en çekirdek halinin psikolojisi.  İyi de, kötü de bireyin hamurunda saklı.  Hangisinin baskın geleceği yoğrulduğu ortama bağlı. 


 Çocuklarımızı sevgi ile besleyelim. 

13 Mayıs 2016 Cuma

VEDA 16- "BERNA"

  Bir an, evimde olmayı istedim. Mutlu günlerime ait solgun ama bir o kadar da sıcak resimlere bakmayı, yitik anılarımı tekrar bulup gün yüzüne çıkarmayı. Bu gece, anılarıma sarılıp da uyumayı. Yapıma aykırı bir istekti bu ve sanırım çocukluğumu özlemeye başlamıştım. Geçmişe dönemeyecek olmanın çaresizliğini hatırlayınca gözlerim doldu. Nasıl ki şu an evimde olabilmem imkansız ise, bundan sonraki herhangi bir anda da o mutlu çocuk bedenimde olamayacaktım. Artık kendi anımda mutlu olabilmenin yollarını bulmam gerekiyordu.
  Bir elimde bavulla yolcu çıkışa doğru ilerlerken diğer elimde, sıcacık ve de yumuşacık bir dokunuş hissettim. Kasketli küçük bir çocuk, beni annesi sanmış ve elimi yakalamıştı. Kafasını kaldırmaksızın yanımda yürümeye devam ediyordu. Her ne kadar bu büyülü anı bozmak istemesem de gayri ihtiyari “Merhaba!” deyiverdim. Çocuğun elini çekmesi ile kafasını kaldırıp önce bana sonra da şaşkın ve korkulu bakışlarla çevresine bakınması bir oldu. İkimiz de durmuştuk artık, yürümüyorduk. Arkaya baktığımda, bir kadının koşarak bize doğru geldiğini gördüm. “Bak!” dedim “Annen geliyor.”  Çocuğun yüzündeki ifade yumuşamıştı. Arkasına bile bakmadan annesine doğru koştu. Kadın yere eğilmişti. Küçük çocuğun incecik kolları ile kadının boynuna sarılması bende kıskançlıkla, imrenme arası bir duygu doğurmuştu. Geç kaldığımı düşünüyordum. Böylesi hissetmeye de hakkım yoktu zaten. Kırk yaşıma kadar geliştirmemiş olduğum bu duyguların bende yeri olamazdı.
  Geri döndüm. Çıkışa geldiğimde büyük camekanın arkasında Onur’un bana doğru el salladığını gördüm. Üç beş ay öncesinde, şu garip akıma uyup da Şermin’e rağmen inatla uzattığı sakalları yoktu artık. Ancak bıyıkları hala duruyordu. Bu şekilde, tüm minyonluğuna rağmen, yaşının gerektirdiği olgun adam görümüne kavuşmuştu nihayet. Bizim ailede herkes kilolu olmasa bile, kaba hatlı ve de cüsseliydi. Pek tabi Şermin de. O nedenle onurla yan yana durduklarında, ondan küçük olmasına rağmen, karı kocadan ziyade abla kardeş gibi görünüyorlardı. Şermin de bunun farkındaydı. Tüm o doygun kişiliğinin tek zayıf noktası ise bu tezatlık idi. Yeni görünümü en çok Şermin’imi memnun etmiş olsa gerek diye düşündüm.
   Samimi bir hoş geldin kucaklaması sonrası kolunu omzuma attı. “Hayırdır kız? Sonunda boşuyor musun herifi?”
 “Üff, yapma Allah aşkına!” dedim. Çok yorgun olduğumu, şaka maka çekemeyeceğimi, beni bir an önce eve götürmesini, yatıp dinleneceğimi söyledim. Bu sırada alnımdaki yarayı sordu. Anlattım. Eve falan gitmeyeceğimizi, beni bir an önce hastaneye  götüreceğini söyledi. “Saçmalama ya, ufacık bir şey. Ciddi bir şey olsa, manyak mıyım? Kendim gitmek isterdim herhalde.” dedim.
 “Bilmiyorum artık. Şu sıralar senden her şeyi beklerim. Bu arada Şermin acayip tedirgin, haberin olsun. Sabahtan beridir beni arayıp sorguya çekiyor; bir şey biliyor muyum diye. Ben de dedim ki; senin kardeşin, önce sana söylerdi herhalde.”
 “Yok, Onur’cuğum; vallahi de bir şey yok. Canım sıkkındı, eve barka sığamıyordum. Geldim işte. Tatil gibi düşün.”  
 “Kafandakini Oktay mı yaptı yoksa?” 
Onur hep böyle idi zaten, fazlasıyla ilgili, yani Oktay’ın tam tersi. 
 Bıkkın bir ifade ile gözlerimi devirdim. “Boş ver ne olup bittiğini sorma. Yarın hafta sonu. Beni şöyle boğazı görür bir yere götürün. İyi gelecektir bana bilirim."

11 Mayıs 2016 Çarşamba

An

 Ne kadar zamanımız kaldığını hiç bilemeyeceğiz. Belki onlarca yıl, belki de bir an.
 Ama insan, kaç yıl yaşamış olursa olsun, ya güzel ya da kötü anılarını hatırlayacak, arada kalanları değil.  Ve her seferinde de "daha dün gibi" hatırlayacak. Bu noktada, an ile yıl arasında süre bakımından bir fark var mı?
 Madem geçen süreyi anlamlı kılan şey, onu nasıl yaşadığımız; şu anınızı ve sonraki her anınızı kayda değer yaşamanız dileğiyle.
 Yüzünüzde gülücük (ama delilikten değil), sofranızda bereket (en helalinden) eksik olmasın. Sevgiler... ;)

10 Mayıs 2016 Salı

PARKTAKİ KÜÇÜK EMRAH


  Ankara mayısında güneşli bir ikindi vakti, iş çıkışı. Otobüs, büyükçe bir parkın yanından geçiyordu.  Zaten, gün boyu dört duvar arasında kaldığımdan olacak, canım eve gitmek istememişti. İlerideki durakta inmek üzere, otobüsün düğmesine bastım.  İndikten sonra da geldiğim yöne, parka doğru yürümeye başladım. 
  Parkın yeşil boyalı, büyük demir kapısının yanı başında bembeyaz sakallı, yeşil takkeli, kavruk tenli yaşlı bir amca, küçük plastik bardaklara doldurduğu kuş yemlerini satıyordu. “Bardağı kaç lira” dedim. “Bir lira oğlum.” dedi. Beş lirayı uzattım; “Buyur amca!” deyip, üzerini beklemeden içeri girdim.  Amca arkamdan sesleniyordu, ne dedi bilmiyorum, duymazdan gelerek çam ağaçlarının olduğu tarafa ilerledim.  Bir ara geriye doğru göz attığımda amcanın bir bardak yemi, parkı çevreleyen tel örgüden içeriye, çalılıkların önüne doğru döktüğünü gördüm.
  Kafamı çevirdim ve ayakaltı olmadığına karar verdiğim bir yöne, bir bardak dolusu kuş yemini serptim.  Bir müddet dikilip bekledim. Önce bir tane güvercin geldi. Hemen arkasından bir tane daha. Derken, yem sergisinin üzerini birkaç düzine güvercin, iki de kumru örtmüştü.  Bu, nispeten büyük olan kuşların gagasından uzağa fırlayan taneleri ise serçeler hırsız edasıyla kapıp kaçıyordu.  Ziyafet uzun sürmedi. Ayrı yönlerden, ama birbirine benzer haykırış ve gülüşler eşliğinde koşarak gelen biri 3, diğeri 5 yaşlarına iki çocuk kuşları kaçırdı. Yerdeki tozu da beraberinde havaya kaldıran sürü, geride bolca tüy tefeği bırakıp, fazla uzaklaşmayarak, üstümüzde duran dallara tünedi.
  Çam ağaçlarının arasına döşenmiş masalı banklardan biri, beş-altı güvercinin sıralandığı bir dalın altında duruyordu. Bu bankta, kadınlardan ve çocuklardan oluşmuş, kalabalık sayılabilecek bir grup vardı.  Kadınlardan birisi hızla yerinden kalktı, Arapça bir şeyler söyleyerek geldi, çocuklardan küçük olanının dirseğinden tuttu ve çekiştirerek masalarına götürdü.  Sonra da eline küçük bir poşet cips vererek çocuğu tekrar salıverdi. Diğer ufaklığın da gitmesiyle birlikte kuşlar, birerli ikişerli geri geldi.
  Onları orada bıraktım ve oyun parkının yanında duran, güneş alan banklardan birine oturdum.  Gün boyu bilgisayarın başında oturmaktan ağrımış olan sırtım, arkamda kalan güneşin sıcaklığı ile yumuşamaya başladı.  Bu duyguyu seviyordum.
  Bir ara, ufak bir çocuğun, değme serserilere taş çıkarır bir edayla sövdüğünü işittim.  Kafamı sağ arkaya, sesin geldiği yöne çevirdim. Üç-dört yaşlarındaki oğlan çocuğu, kaydırak merdiveninin aşağısında duran, kendisinden büyük iki kız çocuğuna sövmüştü.  Karşıda, oyun parkına dönük olarak oturan ve daha önce kendisini fark etmemiş olduğum genç kadın, yerinden kalkmayarak “Biiiir!” diye bağırdı. Diğer taraftan da elinde telefon, biriyle konuşmaya devam ediyordu.  Artık vücudumu da çevirmiş, olan biteni seyrediyordum. Çocuk, kızlardan birine tükürük fırlattı, kız da ona fırlattı. Kadın, “İkiiii!” diye bağırdı.  Yine de, elindeki telefon hariç her haliyle, tahtına kurulmuş bir sultanı andırır duruşunu bozmamıştı. Balıketli vücuduyla, bankın üzerinde bağdaş kurmuş vaziyette oturmaya devam ediyordu.  Teni bembeyazdı ve yuvarlak hatlara sahip, güzel denilebilecek bir yüzü vardı. Kapkara, delici bakışlarla çocuğundan ziyade etrafı seyrediyor gibiydi. Bir ara göz göze geldik. Bana oldukça uzun gelen, rahatsız edici bu süre, onun değil de benim gözlerimi kaçırmamla son bulmuştu.  Çocuk yine bir şey yapmış olacak, görememiştim, kadın “üüüüç!” nidasıyla yerinden kalktı. Bir elinde telefon, diğer eliyle uzun kloş eteğini hafiften kaldırarak parkın çakıllı kesimine indi. Çocuğu kucakladığı gibi getirdi ve bisikletine bindirdi. Sonra da tahtına kuruldu ve telefon konuşmasına devam etti.
  Karşılıklı ve de sıra sıra duran bankların arasında, beton bir yol uzanıyordu. Yolun yarısı yokuş, diğer yarısı ise ortasında bozuk fıskiyelerin bulunduğu bir düzlüktü.  Çocuk, kendi yaşlarında başka bir oğlanla oynamaya başlamıştı. İkisinde de bisiklet vardı ve yokuştan inme yarışı yapıyorlardı. Bir süre sonra kadının yanına, kendisinden on-on beş yaş büyük bir adam geldi. Beraber oturmaya başladılar. Oturdukları bank, yolun düzlük kısmındaydı ve bisikletler, onların önüne geldiği sırada, duracak kadar yavaşlıyordu. Babası olduğunu düşündüğüm adam, çocuk her galip gelişinde “aferin aslanım” diyor ve gülümseyerek onun sırtını sıvazlıyordu. Diğer çocuğun annesi ise yarış süresince hiç oturmamış ve yanlarından ayrılmamıştı. Onları hep yakından takip ediyor ama oyunlarına karışmıyordu.   Bir ara çocuk, yokuşun başında bisikletten indi, pantolonunu indirdi ve olduğu yere işedi. Yanlarından geçmekte olan yaşlı adam bir şeyler söyledi, kızmış olacak diye düşündüm.  
  Kadınla adam biraz sonra kalktılar ve parkın içindeki otoparkta duran arabaya girdiler. Çocuk, bir süre oynadıktan sonra annesini aramaya başladı. Yanıma çağırdım ve; “Bak! Oradalar. Babanla birlikte arabadalar.” dedim.  Arabanın karartma camlı arka koltuğunda oturuyorlardı. Çocuk, “Babam mı?" dedi ve gösterdiğim yöne doğru gitti. Yanından ayrılmak bilmeyen diğer çocuk, arkasından koşunca, annesi seslendi; “Yusuf Alp! Otoparka gitme oğlum, gel burada oyna.”  Oğlunun kendisini dinlemediğini gören anne de arkasından otoparka girdi. Adam, arabanın arka kapısını açıp, iki çocuğa da birer kutu meyve suyu uzatmıştı. Diğer çocuğun annesi öfkeli bir şekilde çocuğunu tuttu ve getirip karşımdaki banka oturttu. Sonra da karşısında diz çöküp ona; yabancılardan bir şey almasının yanlış olduğunu, bir daha yapmamasını, çok istiyor ise babasına sipariş edebileceklerini söyledi. Ağlaması kesilmişti.
  Meyve suyunu içen çocuk geldi ve uzunca bir süre daha beraber oynadılar.  Bir ara adam arabadan indi, pantolonundan dışarıya sarkmış olan gömleğini düzelterek yan tarafa park etmiş olduğu arabasına bindi ve parktan uzaklaştı. Kadın, oğlunu çağırdı. Yanımdan geçiyorken, oğlanın, “bekçi amca gitti mi?” diye sorduğunu duydum.  Arabanın arka koltuğuna çocuğu bindirdikten sonra kendisi de direksiyona geçti ve adamın arabasının ardı sıra parktan çıktılar.
   Diğer çocuk, arkadaşının gitmesi üzerine ağlamaya başlamıştı ki babasının geldiğini görünce sustu ve koşarak onun kucağına atladı. Hep birlikte arabaya bindiler ve parktan ayrıldılar.
   Güneş batmak üzereydi. Hava oldukça serinlemişti. Dinlenmekten öte, eskisinden de yorgun hissederek  kalktım. Yem satan amca yoktu. Yerinde, kucağında bir bebek, yüzü gözü paçavralarla kaplı, başı öne eğik bir dilenci kadın oturuyordu. Önünden geçtim, gittim.      

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Arzuhal

 Bu hayatta, en çok sevdiğim kişi sen değilsin. Ama sen, beni çok sev istiyorum. Çünkü senin en çok, beni sevmelerini seviyorum. Hayır, hayır! Bencillik değil bu. Bu, sadece zamanlama hatası. Aynı noktalardan, farklı zamanlarda geçiyor olmanın yanılgısı. Bir an gelecek, duygularımız aynı yoğunluğa erişecek. Ama sadece bir an ve sonrasında, sevmiyor hallerini bile seviyor olacağım. Yorgunluklarını, kaprislerini, hatta en çekilmez ve hasta hallerini. Ama bugün; bugün çok sev beni.

8 Mayıs 2016 Pazar

VEDA-15 (oktay)

  Evimin bulunduğu sokağa girdiğimde saat yediye geliyordu. Arabayı apartmanın önüne, bahçe kapısı ile otoparka inen yolun arasına park ettim. Kontağı kapattım, dışarıya çıktım. Bahçe kapısından girmek üzereydim ki birinci katta oturan, doksanlık Hikmet Amca pencerede belirdi. Görmezden gelip hızlandım. O ise yaşının çizdiği sınırı aşan bir çeviklikle pencereyi açıp, kafasını çoktan dışarıya uzatmıştı.
 İncecik boynunu saran sarkık deri katlantıları, birbirine paralel hatlar üzerinde göğsünden, sivri sakallarla kaplı çenesine doğru uzanıyordu. Bu haliyle başını kabuğundan çıkarmış olan bir kaplumbağaya benzediğini düşündüm. Sarf ettiği ani ve de yoğun çabanın da etkisiyle soluk soluğa kalmıştı. Yıllar içerisinde büyümeye devam etmiş, deliklerinden siyahlı beyazlı kılların fışkırdığı kaba burnu, nefes aldıkça kabarıyor, burun kanatları dudaklarının üzerinde şemsiye misali açılıyordu. Ufacık gözlerini çevreleyen pörsümüş göz kapakları kan çanağına dönmüştü.
  Titrek ve de hırıltılar arasından zor seçilen cılız bir sesle beni yakınına çağırdı. “Buyur Amca!” dedim. Romatizma ilaçlarının bittiğini, her yerinin ağrıdığını, ağrılarından dolayı da gece gündüz ağladığını ve gözüne hiç uyku girmediğini söyledi. “Yarın yazar, getiririm.” Dedim. Buruşuk dudaklarının arasından çıkan, memnuniyetsizliğini belirtir bir puflama sonrası, evimde ilaç olup olmadığını sordu.  Ben de yukarı çıkınca bakacağımı, eğer bulursam getireceğimi söyleyip yoluma devam ettim.

   Asansörün bozuk olduğunu gördüğümde, bu evde oturmaktaki ısrarından vazgeçmeyen Berna’ya içten içe saydırdım. Üçüncü kattaki daireye çıkıp kapıyı açtım, ayakkabılarımı çıkarmak üzere içeri girdim. Kapıyı tekrar kapattıktan sonra, nöbetten kalma kirli kıyafetlerle dolu poşeti koridorun köşesine fırlattım. Nikah fotoğraflarımız, yıllardır koridorun duvarında asılı durmaktaydı. Onu indirmem gerekip gerekmediğini kısacık bir süre düşündükten sonra, uğraşmaya gerekmeyeceğini fark ettim. Nihat’ı arayıp yarım saat sonra orada olacağımı, o saate müşteri almamasını söyledim.  B&Q barı aradım ve “9 gibi.” Dedim. Her zamanki yeri ayarlayacaklardı. Daha önce Ömür’ü oraya hiç götürmemiştim ama bu gece farklıydı, farklı olmalıydı. 

VEDA- 14

  Bütün bunlar büyük bir saçmalıktı. Aptaldım ben. Hem aptal hem de çaresiz. İnsanın en zavallı hali. 
  Derin bir nefes al ve yavaş yavaş ver. İşte böyle. Ne derdi güzel annem; “Önüne geçilemeyecek tek şey ölümdür. Seni yıkabilecek tek şey ölüm. Hayatta başka hiçbir şeyin seni yenmesine izin verme.”
  Küçücüktüm. Annesinin kanatlarının altından çıkmak istemeyen minik bir serçe. Ölüm, ilk kez o gece gözümde canlanmıştı. O, ağzından salyalar akan, yüzü tarumar ve de çirkin bir canavardı. Karşı koymaya kimsenin gücünün yetmeyeceği, dehşet verici büyüklükte bir canavar.
  Annemin kast ettiği aslında bu değildi. O, hayat karşısında cesaretimi asla kaybetmemem gerektiğini söylemeye çalışmıştı. Ama bunu anlayamayacak yaştaydım. Zaten kısa bir süre sonra canavar geldi ve onu alıp götürdü. Hiçbirimiz, onu, ölümün pençelerinden kurtaramamıştık.

   Ertesi sabah, babamı yatağında yalnız yatarken gördüğümde yanına sokulmuştum. Ona, büyüdüğümde canavarı öldüreceğimi ve ondan sonra kimsenin annesini alamayacağını söyledim. Yüzündeki yorgun ifade aydınlanır gibi olmuştu. Nemli gözlerle bana bakmış ve “Büyüyünce doktor olmak ister misin kızım?”  diye sormuştu. Sonra da; doktor olup insanların acılarını hafifletebileceğimi, onları sağlıklarına kavuşturabileceğimi, ama yine de ölümün önüne geçemeyeceğimi eklemişti. Zamanı gelince herkes ölecekti. Ölümden sonra ise sonsuz bir hayat vardı ve sevdiklerimizle orada yaşamaya devam edecektik. Korkum hafiflemiş hatta yerini umuda bırakmıştı. Uzunca bir süre, canavarın gelip beni de götürmesini beklemiştim. Çok sonraları ise sevdiğini kaybettikten sonra ölmeyi istemenin yersiz bir beklenti olduğunu anladım. Babam ölmüştü ve artık geride kalanlar olarak üç kardeş birbirimize sımsıkı sarılmamız gerekiyordu.