Kaybettim. Üstelik ne olduğunu hatırlayamadığım bir şeyi kaybettim.
Öyle çok soru işareti var ki...
Her şeyi yutan, çokluktan vücut bulmuş, devasa bir soru işareti yığını ve arta kalan; özü çekilmiş, kupkuru bir beden.
Nefret, öfke, hüzün, neşe; hislerimi de kaybettim o ne idiği belirsiz şey ile birlikte. Bu beden kabuğunu nasıl taşır ve artık onunla ne yapabilirim bilmiyorum? Bir de kaynağını ayırt edemediğim bir acı var. Sanki her yerde ama tek bir noktadaymışçasına keskin. Ve karanlık; zihnim kapkara, bomboş... korkuyorum! Duyularım alışabilecek mi karanlığa? Kir, pas mı yeri göğü ve kalbimi karartan? Sahi kalbim var mı hala? Ağla gözlerim ağla! Ağla ama ne fayda? Bedenin ağlayışı yıkayabilir mi kaçak bir yüreği? Nefes alabilmek ne zormuş boşlukta. Her şey ve herkes yabancı. Karanlıkta bir ayna ve aynada beliren bir çift göz; öyle suçlayıcı bakıyor ki dayanamıyorum.
-“Ben bir şey yapmadım.” diye bağırıyorum ama duyduğum ses; bu ses kimin, ben kimim? Gözler yalvarıyor bu kez;
-“Anlat ” diyor “Anlat. Aradığın cevaplar iki dudağının arasında. O zindan bedenden kurtulmak istiyorsan anlatmalısın. Burada bizden başka kimse yok korkma.”
Susuyorum.
Gözler büyüyor, içinden çıkan bir çift kanlı pençe boğazıma dolanıyor.
-“Yapma!” diyor yabancı bir ses.“Yapma nefes alamıyor!”
-“Sen acı çekmeyi bile hak etmiyorsun. Kendinden korkan birinin yaşamaya hakkı yok, ölmeye de. Sonsuza kadar burada kıvranışını seyretmeye tutsak ediyorum seni.”
-“Korkağım ben, evet korkuyorum. Bırak! Senden, kendimden, sevdiğim sevmediğim herkesten, her şeyden korkuyorum. Karanlıktan, yalnızlıktan, ölümden, sonsuz yaşamdan, sevilmemekten; az ya da çok ama her şeyden. Uğraşma artık benimle, benim kimseye faydam dokunmaz ama zararım da yok, bırak.” Pençeler gözlerin derinliğine doğru çekiliyor ama nefes almak hala güç.
-“Hayatı hep idare ettim ben. İdareten güldüm, idareten uyudum; yedim, içtim, gezdim... Hep idareten. İnsanları hep idare ettim ve idareten sevdim. Her soruya en az iki cevap buldum. Az düşündüm, az konuştum. Kimseye karşı çıkamadım çünkü ağzını açan herkesi haklı gördüm. İdareten dinledim ama anladım, anlayış gösterdim bol keseden. Anlayışlı olmayı erdem sandım. Göz yummayı bırak, gözlerimi hiç açmamıştım zaten. Kör oldum haklının da haksızın da karşısında. Herkesin benim açımdan haklı olmak için geçerli mazeretleri vardı ve ben mazeret sunmalarına bile gerek olmadan anladım. Kızmayı unutalı yıllar olmuştu, kızmayı şımarıklık saydım. Tartışanları hele ki kavga edenleri hiç anlayamadım; neyi paylaşamıyorlardı?” Gözler ufacık bir nokta halini alıyor ve aynada bir silüet halinde kendimi seyre başlıyorum. Bu kez kendi yansımam benim sesimle;
-“Devam et” diyor.“Konuş benimle, o seni hiç anlamadı, anlamazdı da. O sadece bir insan. Seni ancak ben anlayabilirim. O da diğer insanlar gibi. Duygusuz, ruhsuz, merhametsiz diğer tüm insanlar gibi sadece bir insan."
-“Ben çok mu merhametliyim sanki. Hem merhametin acımaktan farkı ne? Ağızdan döküldüğünde birisi erdemli bir ifadeyken diğeri ne kadar da aşağılık duruyor. Diğer tüm sözcükler gibi soyut ve de uygulanmadığı sürece anlamsız.”
-“Susmayı da bilmeli insan ve nerede duracağını. Hissettiklerine yoğunlaşabilmeli bazen. Bizi nesne olmaktan uzaklaştıran duyguların akışına kapılmalı. Neşe kadar coşkun konuşuyorken hüznün durgunluğuna dalabilmeli yeri geldiğinde. Susarak sorgulayabilmeli.”
-“Konuşmadan nasıl sorabilir, nasıl sorgulayabilirsin. Bunlar sadece süslü cümleler.”
-“Muhatabını değil kendini sorgulamalı. Yine kendisi için kendini sorgulayabilmeli. Kabul etmeli kendinden başka kimseyi değiştiremeyeceğini. Ve anlaşabilmek için değişimin çok da şart olmadığını. Hatta anlaşmaya değip değmeyeceğini sorgulamalı. Yeri gelir insan şeytandan da günahkar olur, anlaşmaya çalışmamalı. Başkalarının hatasını ya da masumiyetini sorgulamayı bırak. Anlayış, empati, eleştiri; koy bunları bir kenara. Bırak herkes kendi hatasını görsün, ya da görmesin boş ver. Farz et ki ortada senden başka kimse yok ya da herkes uykuda ya da herkes delirmiş ne bileyim diller tutulmuş ya da sen sağır olmuşsun."
-“İnsan... Ne büyük karmaşa. Doğa gibi.”
-“Doğayı insanla aynı kefeye koyamazsın. Doğada müthiş bir düzen vardır. Her şey sırasıyla ve saygı çerçevesinde gerçekleşir. Doğal afet denilen olayların sıfatı bile, sonuçtan etkilenen insan olduğu için felaket. İnsan olmasaydı süreç tüm doğallığıyla devam ederdi. Üstelik insanın bu süreçten zarar görüyor olmasının sebebi yine insan kaynaklı aptallık, açgözlülük ve dünyaya dair hırslar. Ve sonuçta tüm teknolojik gelişmişliğe karşın zayıflayan yine insanlık. Canavar insanlara yenik düşmüş, masumiyetini yitirmiş insanlık. Kendi türüne bu kadar zarar veren başka canlı var mı yeryüzünde ya da altında? Faydası olacağını bilseniz toprağın altından çıkarır ölülerinizi yersiniz, nasılsa farkında değiller diyerek. Ya da farkında olsalar bile. Açgözlülük ne hain, ne korkunç bir özellik. Bir de bencillik. Açgözlülüğü önleyebilirsin ama bencillikten kurtulmak zordur, imkansıza yakın derecede zor. Bencillik her davranışta, her hedefte ve her düşüncede var; öyle hemen sıyırıp atamazsın. Yardım eder teşekkür beklersin, edilmezse sinirlenirsin; çocuk doğurur, vefa beklersin; elindekini paylaşırsın, en kötü ihtimalle vicdani olarak rahatlar yine benliğine yarar sağlarsın. Sen de herkes gibi bencilsin; az ya da çok. Ama boş ver o kadarının kimseye zararı yok. Hadi affettim seni, salıveriyorum, uyanabilirsin. İşe gitme vaktin de geldi artık, bak alarm çalıyor”
-“Ama henüz cevap vermedin. Ben neyi arıyorum, neyin peşindeyim. Yardım et, lütfen!”
DENEME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Haziran 2016 Cuma
28 Mayıs 2016 Cumartesi
VARSAYI (YORU)M
Gün gelecek beğenilmek için yaptığımız her şeyden nefret edeceğiz. Bu uğurda harcadığımız zamanın geri dönüşü olmayacak. Egolarımızın okşanması çok çok kısa vadeli doyumlar sağlayacak. Hatta her güne daha aç, daha beklenti dolu başlayacağız. Aynı doyumu sağlamak için daha fazla çaba harcamamız gerekecek. Ta ki yorulup da belki kısa bir ara verene kadar. O kısa süreli boşlukta eteğimizdekileri sayma fırsatımız olacak. Aslında ne kadar az şey biriktirdiğimizin farkına varırsak ve bu farkındalık kalıcı olursa ne ala. Ama sanmıyorum. Çünkü çoğumuz gerçekte neyin daha değerli olduğunun bilincinde değiliz. Başkalarının onayını almayı öyle çok umursuyoruz ki.
-Artık doğma vaktidir
Gösterişin kör rahminden
Doğrunun ala sonsuzluğuna
Zamanıdır kurtulmanın
İçindeki nankör duygulardan
Taktığın budala maskelerden
Efendi kimselerin
Kaderine fiyat biçmelerinden-
Özetle ne olur, ama ne olur boş ve gereksiz şeyler için en değerli şey olan vaktinizi harcamayın. Kimse harcamasın. Çalışın, çabalayın, üretin; okuyun, gelişin, geliştirin. Etraf tembel ve doyumsuz insanlarla doldu taşıyor.
-Çalışmak, çabalamak
Durmadan ve yılmadan
Emek katılanın tadını
Kolayda aramadan-
-Artık doğma vaktidir
Gösterişin kör rahminden
Doğrunun ala sonsuzluğuna
Zamanıdır kurtulmanın
İçindeki nankör duygulardan
Taktığın budala maskelerden
Efendi kimselerin
Kaderine fiyat biçmelerinden-
Özetle ne olur, ama ne olur boş ve gereksiz şeyler için en değerli şey olan vaktinizi harcamayın. Kimse harcamasın. Çalışın, çabalayın, üretin; okuyun, gelişin, geliştirin. Etraf tembel ve doyumsuz insanlarla doldu taşıyor.
-Çalışmak, çabalamak
Durmadan ve yılmadan
Emek katılanın tadını
Kolayda aramadan-
29 Mart 2016 Salı
NE DİYEBİLİRİM Kİ!
Hayatı nefes alır gibi
yaşayan insanlar var. Öylesine, sırf mecbur olduğundan. Hissetmeden, farkında olmadan hiçbir şeyin ya
da hiçbir şeyi umursamadan. Ne acısı derin, ne de mutluluğu içten.
Her gün yanından geçtiği kirli
üst başlı ve de suratlı, parlak gözlü çocukları görmezden gelip, içinde bir
yerleri acımadan yoluna devam edebilen.
Bugün memlekette, dünyada ne oldu acaba diye merak etmeden
koca bir gün geçirip; akşam olunca dizisini, yarışmasını, maçını izleyen sonra
da başını yastığa koyar koymaz horlamaya başlayabilen.
Uykuları kabuslar ile bölünmeksizin sabahlara kadar uyumaya
devam edebilen.
Yarın ne olacağının garantisi hiçbir zaman yoktu, evet.
Ama yine de yarına dair endişelerini bir kenara koyup da bu anı yaşayabilen.
Benim başlığını okumaya bile dayanamadığım bazı haberleri
soğukkanlılıkla, kılı kıpırdamadan ayrıntısıyla okuyabilen, boğazı
düğümlenmeden anlatabilen...
Ve daha nice nicesi...
Kimseyi yargılamıyorum.
Aksine onlardan biri olmayı hiç bu kadar çok istememiştim. Amacım moral
bozmak da değil, bu günlerde bana kalmaz zaten. Sadece paylaşmak istedim.
28 Mart 2016 Pazartesi
SÖZÜM TAKINTI DERECESİNDE PİŞMANLIK DUYANLARA
Olacak
olur.
Başımıza gelen üzücü bir olayda geçmişe takılıp, kendini paralamanın bir yararı yok. "Neden
ben, neden böyle oldu!" diye isyan etmenin de. Durumun ciddiyetine, şiddetine
göre alışmak, kabullenmek zaman alır belki ancak şunu bilmek gerek; olacak
olur.
Kaza
videolarını izleyince şunu fark edersiniz; çoğu bağıra bağıra
gelir. Anlık bir dikkatsizlik, yanlış tercih ve geri dönüşsüz hasarlar,
kayıplar. Önlemini alırsın, çok dikkatli
olursun ancak biz insanız, robot değil. Hataya açığız. Yanlış tercihler
yapabiliriz. İsyan etmek olanı geri çevirmez. Önce ruhen sonra da fiziksel olarak insanı yıpratır ve
direnci kırar. Çözüm üretmeyi zorlaştırır.
Ne kadar akıllı, mantıklı bir insan olduğuna
inanırsan inan; aklın tutukluk yaptığı anlar da olabiliyor. Diyorum ya,
insanız. Bazen iş işten geçtikten sonra yaptığımız tercihe hayret edip
kalabiliyoruz.
Hayat
öğrenme ve sınanma alanı. Nefes aldığımız gün öğrenmeye başlıyoruz ve aklımız
yeterli olduğu müddetçe yaptığımız her şeyden sorumluyuz.
Dünyaya karşı, kendimize karşı,
çevremizdeki herkese, her şeye karşı sorumluluklarımız var ancak bu demek değil ki hata yapmamak için dünyadan soyutlanıp bir köşeye sinelim. Yaşayacağız, yaşarken pek çok hata
yapacağız. Hatalarımızı telafi etmek için uğraşacağız yeri gelecek telafi
edeceğiz, yeri gelecek elimizden yapacak başka bir şey gelmediğini fark
edeceğiz. İşte o noktada hayatımıza devam edebilmemiz gerekiyor. Hata noktasına
takılıp kalmanın kimseye bir faydası yok.
Sözüm yanlış tercihleri, hataları dolayısıyla takıntı derecesinde pişmanlık ve üzüntü duyanlara. "Kural tanıma, salla gitsin, dünyanın anasını ağlat yine de sıkma canını!" gibi bir sonuç çıkmasın. Tabi ki de böyle bir şey kastetmiyorum ;)
11 Mart 2016 Cuma
DERT, ÇÖZÜM DEĞİL
-Dertsizler kervanında, eşeğin
sırtındaki çulu yük sanıp ağlaşan, ağzı gözü yamuk develer gibiyiz. Üstelik
kervan da, deve de, eşek de biziz; yol da bizim, çul da.
Aslında pratikte değişen bir şey yok. Hayattaki tüm gedik ve kıyısı köşesi tırtıklanmış parçalar yerli yerinde duruyor. Ben ise artık ne yaşadığım ve gördüğümle değil de ne hissettiğimle ilgilenmeye başladım. Üstelik karar bile almadan, durup dururken. İyi olacağım diye bir gayem yoktu. Yaşantımı değiştiremezdim. İstediğim bu değildi. Sadece herhangi bir sebeple ortaya çıkan ve içimi kemirmeye kalkışan kimyasalı hissettiğim anda, bir yerlerde saklanan serotonini salacaktım ortaya.
İşe yaradı. Hem de oldukça. Zaten dert dediğin nedir? Gördüm ki yeri geliyor, benim gözyaşı döktüğüm bir şeye dünyanın bir ucunda, başka bir insan evladı güle oynaya sarılabiliyor; ben de en azından bir iki göz kırpayım, tebessüm edeyim dedim. Yüzüne gülümsediğim ne varsa ışıldamaya başladı.
Yine de dert sadece sahip olduğundan ibaret olmuyor, acıya ortak olma olayı da var. Bazen sırf etrafındaki birilerinin acılarına ortak olma adına onlarla birlikte ağlıyorsun. Halbuki ağlayan bir suratın kime, ne faydası var? Herkes çözüm ister ya da en azından umutlanmak, gülmek, güldürülmek. Ya da ağlarken bir parça mendil, dinleyen bir çift kulak. (Aslında teki de yeter. Biz ki suya derdini anlatan bir milletiz.) Benim ise bırakın güldürmeyi, gülmekten utandığım zamanlar oluyor. Yaptığım yanlış belki bilemiyorum ama mutlu olabilmek, huzur bulmak adına tamamen duyarsızlaşmak hiç doğru olmasa gerek.
Bu kadar ölçülü yaşamak mümkün mü ya da insan yapısına uygun mu peki?
Aslında birer hamur parçası gibiyiz; yoğrulmaya, şekilden şekile girmeye müsait. Niyeti kötü olmayan, iyi kalpli ama bir o kadar da mutlu bir insanın dünyaya ya da insanlığa bir zararı olduğunu sanmam. Hatta karamsar, acıların evladı kalıbından sıyrılamamış ve bu şekilde faydası dokunacağını zanneden bir budala olmaktan çok çok daha iyidir diye düşünüyorum.
Çocuklar kadar saf ve temiz bir dünyaya uyanmak dileğiyle. (İmkansız olduğunu bile bile istemek...)
Birkaç hafta öncesine kadar
uykusuzluktan yakınıp durduğum yaklaşık bir ömür geçirmiştim. Uyuyamama
illetinden ise her şeyi dert edinmeye vazgeçmem ile kurtuldum. (Belki de bahar
etkisi, bilemiyorum.)
Aslında pratikte değişen bir şey yok. Hayattaki tüm gedik ve kıyısı köşesi tırtıklanmış parçalar yerli yerinde duruyor. Ben ise artık ne yaşadığım ve gördüğümle değil de ne hissettiğimle ilgilenmeye başladım. Üstelik karar bile almadan, durup dururken. İyi olacağım diye bir gayem yoktu. Yaşantımı değiştiremezdim. İstediğim bu değildi. Sadece herhangi bir sebeple ortaya çıkan ve içimi kemirmeye kalkışan kimyasalı hissettiğim anda, bir yerlerde saklanan serotonini salacaktım ortaya.
İşe yaradı. Hem de oldukça. Zaten dert dediğin nedir? Gördüm ki yeri geliyor, benim gözyaşı döktüğüm bir şeye dünyanın bir ucunda, başka bir insan evladı güle oynaya sarılabiliyor; ben de en azından bir iki göz kırpayım, tebessüm edeyim dedim. Yüzüne gülümsediğim ne varsa ışıldamaya başladı.
Yine de dert sadece sahip olduğundan ibaret olmuyor, acıya ortak olma olayı da var. Bazen sırf etrafındaki birilerinin acılarına ortak olma adına onlarla birlikte ağlıyorsun. Halbuki ağlayan bir suratın kime, ne faydası var? Herkes çözüm ister ya da en azından umutlanmak, gülmek, güldürülmek. Ya da ağlarken bir parça mendil, dinleyen bir çift kulak. (Aslında teki de yeter. Biz ki suya derdini anlatan bir milletiz.) Benim ise bırakın güldürmeyi, gülmekten utandığım zamanlar oluyor. Yaptığım yanlış belki bilemiyorum ama mutlu olabilmek, huzur bulmak adına tamamen duyarsızlaşmak hiç doğru olmasa gerek.
Uykularını kaçırmayacak kadar hüzün, insanlıktan çıkmayacak kadar mutluluk...
Bu kadar ölçülü yaşamak mümkün mü ya da insan yapısına uygun mu peki?
Aslında birer hamur parçası gibiyiz; yoğrulmaya, şekilden şekile girmeye müsait. Niyeti kötü olmayan, iyi kalpli ama bir o kadar da mutlu bir insanın dünyaya ya da insanlığa bir zararı olduğunu sanmam. Hatta karamsar, acıların evladı kalıbından sıyrılamamış ve bu şekilde faydası dokunacağını zanneden bir budala olmaktan çok çok daha iyidir diye düşünüyorum.
Çocuklar kadar saf ve temiz bir dünyaya uyanmak dileğiyle. (İmkansız olduğunu bile bile istemek...)
13 Ocak 2016 Çarşamba
ŞİİR
Üretmek zamanı geldiğinde, dur durak dinlemeyecek kadar yoğun ve sırnaşık mısralar zapt eder geceyi. Bir şairin en perişan hallerinden kurtuluşudur bu açlık durumu. Günlerdir süren bir kalem tutukluğunun ardından, ilaç gibidir. Can katar boş kağıtlara. Kanı çekilmeye yüz tutmuş duyguları kamçılar, yürekleri ısıtır.
Şiir aşktan da öte bir tutkudur. Haykırmaktır maddenin özünde saklı olanları. Manaya bir beden çizmektir ve sövmektir bazen; en süslü kelimelerle sövmek, rahatlamak ve gerisini duyan düşünsün artık bencilliğidir.
Duygulanımın çok eşliliği ve paylaşımıdır. Kendini kendinden başkalarıyla aldatmaktır defalarca ve sen sunarken duyduğun hazzı çoktan unutup gitmişken.
Şiir şiire dost olamaz. Şiirde tek dostluk, mısralar arasında olandır. Her yaşanan olay birbirinden ve her hissedilen duygu bir öncekinden farklı olduğu gibi, şiirler de bambaşka ve apayrıdır; bir topluluk içerisinde ve tek bir başlık altında düşünülemez. Şiire yakışan kendine özgülük ve de özgürlüktür.
Şiir aşktan da öte bir tutkudur. Haykırmaktır maddenin özünde saklı olanları. Manaya bir beden çizmektir ve sövmektir bazen; en süslü kelimelerle sövmek, rahatlamak ve gerisini duyan düşünsün artık bencilliğidir.
Duygulanımın çok eşliliği ve paylaşımıdır. Kendini kendinden başkalarıyla aldatmaktır defalarca ve sen sunarken duyduğun hazzı çoktan unutup gitmişken.
Şiir şiire dost olamaz. Şiirde tek dostluk, mısralar arasında olandır. Her yaşanan olay birbirinden ve her hissedilen duygu bir öncekinden farklı olduğu gibi, şiirler de bambaşka ve apayrıdır; bir topluluk içerisinde ve tek bir başlık altında düşünülemez. Şiire yakışan kendine özgülük ve de özgürlüktür.
9 Ocak 2016 Cumartesi
UMUT
Umut; beklemek, beklemeyi bilmek, beklerken sabredebilmektir. Umut, hayal değil yaşamın ta kendisidir. Geleceği bugüne saklayabilmektir. Umut; kimine göre bir lokma ekmek, kimine göre ise çoğunun tadına dahi bakamayacağını bildiği yiyeceklerle tıka basa dolu bir sofrada ziyafettir.
13 Ağustos 2015 Perşembe
ÖĞÜT
Yaptığın şey her ne ise;
Emeğine değer vermeyen insanların yıpratıcı eleştirilerine göğüs germek zorunda değilsin. Dinlemek istemiyorsan, sustur onları.
Hiç kimsenin, yoluna taş koymasına fırsat verme. Senin fikirlerini ve övgülerini önemsediğin insanların sözlerinin, özde hiç de önemi olmayabilir.
Ayrıca seni seven, sevdiğini sanan ya da senin sevdiğin herkes senin mutluluğunu canı gönülden istiyordur diye bir kesin hüküm yok. Onları hayatında barındırmaya devam etmek için yeterli ve geçerli sebeplerin varsa sustur onları.
Bir işte öncelik herhangi bir masuma zarar vermemek ise, ikinci sırada süreçten ya da sonuçtan keyif almak yer alıyor olmalı. Başarılı olarak nitelendirilecek, toplumun beğenisini kazanacak ya da birilerine faydası dokunacak bir sonuç ise bana göre yan ürün.
Zaten kendini memnun etmeyi bilen insan, mutlu insandır. Mutlu insan ise ihtiyaç duyulan şeyin kendisi değilse bile o anın lezzeti olur. Mutlu insan kendine güveni olan, kendisi olmaktan memnun olan, kendini seven insandır. Böyle bir insanın kime, nasıl zararı dokunabilir?
Herkes fedakar olacak diye de bir kural yok. Yapabiliyorsan ne hoş, ne güzel. Ancak hiçbir karşılık beklemeden yapamıyorsan iyilik yapma. Kötülük zaten yapma ama nötr ol daha iyi.
Vefayı ise iyilik olarak görme. Vefa borçtur.
Zaten kendini memnun etmeyi bilen insan, mutlu insandır. Mutlu insan ise ihtiyaç duyulan şeyin kendisi değilse bile o anın lezzeti olur. Mutlu insan kendine güveni olan, kendisi olmaktan memnun olan, kendini seven insandır. Böyle bir insanın kime, nasıl zararı dokunabilir?
Herkes fedakar olacak diye de bir kural yok. Yapabiliyorsan ne hoş, ne güzel. Ancak hiçbir karşılık beklemeden yapamıyorsan iyilik yapma. Kötülük zaten yapma ama nötr ol daha iyi.
Vefayı ise iyilik olarak görme. Vefa borçtur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)