25 Ekim 2016 Salı

VEDA 43 (Oktay)

    Ameliyatın üzerinden daha bir gün bile geçmemiş olmasına rağmen, sanki günlerdir o yataktan çıkmıyormuş gibiydim. Kaç kez uyudum, bilmiyordum. Ancak her uykuya dalışımda sanki yeni bir geceyi sabaha kavuşturmuşum hissiyle uyanıyordum.  Sırtım ağrıyordu. Ağrıyı hafifletmek üzere gövdemi sağa doğru çevirmeye çalıştığım anda göğsümde keskin bir sızı hissettim. Yastığımın yanı başında duran PCA butonunu aldım, birkaç kez bastım. Artık daha az acı hissediyordum ancak dilim damağım halen kupkuruydu. Keşke birkaç yudum su içebilseydim. İlk defa sigaradan başka bir şeyi bu kadar çok istiyordum.
  Berna, buralarda olmalıydı. Sabah bir ara Onur uğramıştı. Konuşmak istemiyordum o zevzekle, uyuyormuş gibi yaptım. Bir süre başımda dikildi, deskteki hemşirelere bir şeyler sordu, sonra da gitti. Karımı görebilmeyi çok istiyordum. Her tarafından hortumlar sarkan birisi için basit bir istek olsa gerekti. Üstelik büyük bir ameliyat geçirmiştim. Anlattıkları kadarıyla birkaç kez arrest olmuşum. İlkinde Berna döndürmüş beni. Havaalanında. İlk müdahaleyi o yapmış. Şu an yaşıyor olmamı büyük oranda ona borçluymuşum.
  Kendime geldiğim andan beri sürekli dua ediyordum. Hatırladığım bütün sureleri defalarca kez okudum. Şükürler ettim. Daha önce yaşamayı bu kadar istediğim bir anı hatırlamıyordum. Yaşamak, yaşarken değil de ölümün kıyısındayken önem kazanmıştı. Zaten hep öyle olmaz mı? Ne kadar da saçma.
  Yaşamamı isteyen tek kişi ben değildim üstelik. Sabahtan beridir yarım saatte bir gelip ilacımı ayarlayan, drenleri ve idrar çıkışımı takip eden hemşire de bunu fazlasıyla istiyormuş gibi görünüyordu. Ya da sadece işini iyi yapıyordu kim bilir.
  Ünitede yaklaşık bir düzine hasta vardı ancak görebildiğim kadarıyla benim dışımdakilerin çoğu entübeydi. Yakında buradan çıkarım diye düşündüm. Doktoruma sormak istiyordum ancak henüz kendisini görememiştim. Uyuduğum sırada gelmiş olmalıydı. Hemşire ateşimi ölçmek üzere yanıma yaklaştığında ona sordum. 
 “Öğleden sonra özel oda boşalacak, sizi oraya alacağız doktor bey.” dedi. Ona biraz da mahcup bir şekilde karımı görüp görmediğini sordum. Görmemişti.
  Yaklaşık bir saat kadar sonra aynı kızcağız tekrar geldi ve servise geçeceğimi haber verdi. Hemen arkasından açık mavi önlüklü zayıfça bir oğlan sedyeyi önü sıra iterek yatağımın yanına yaklaştırdı. Vücudumun dört bir yanından sarkmakta olan kabloları, hortumları ve uçlarında sallanan zımbırtıları düzenledikten sonra getirmiş olduğu sedyeye kaymam gerektiğini söyledi. Hemen öncesinde ise hemşire hanım beni, yanı başımda duran monitörden ayırıp, sedyenin ayak kısmında duran seyyar monitöre bağlamıştı. Sedyeye geçtiğimde üzerimde sadece çarşaf vardı. Ne bir önlük, ne de bana ait başka bir şey.  
  Yoğun bakımdan çıkar çıkmaz önce asansöre bindik. KVC servisi bir üst kattaydı. Daha önce hiç sedye ile hareket etmemiştim. Tuhaf geliyordu. Evimde bile olmadığım kadar çıplak bir şekilde, yabancı bir sürü insanın arasında uzanmış yatıyordum. Odam, uzun servis koridorunun en sonundaydı. Oraya ulaşana kadar her hasta odasının kapısında en az bir kişi vardı ve geçişimi izliyordu. Ya insanların işi gücü yoktu ya da gerçekten ilginç görünüyordum.
  Odanın kapısı açılır açılmaz sedyenin ayakucunda abim belirdi. Geldiğini bilmiyordum, çok şaşırmıştım. Beni görünce yüzüne zoraki olduğu çok belli bir gülümseme yerleştirdi. Onu hiç bu kadar çökkün görmemiştim.
   “O kadar mı kötü görünüyorum?”
   “Yok aslanım, ne kötüsü. Maşallahın var. Yırttın artık kefeni, sana bişi olmaz evelallah.” dedi.
  Sedye yatağımın yanına yaklaştığında, abim de yatağı hazırlamaya uğraşıyordu. “Berna nerede?” diye sordum. Cevap vermedi ama yüzünün asılmasına bakılırsa duymamış olamazdı. Belli ki duymazdan geliyordu. Sorumu biraz daha sesli bir tonda yeniledim. “Bırak şimdi onu. Akşama annemler burada olacak.” dedi.
 “Kaç yaşındaki kadın, getirmeyin buraya. İyiyim ben.”
 “Durmaz şimdi oralarda. Seni görmek istiyor. Serapla beraber gelecekler zaten.”
“Abi, Berna nerede, söylesene.”
“Önce bi yerleş şuraya da konuşuruz.”  Dedi. Yatağa geçerken canım çok yanmıştı. İstesem de konuşmaya devam edemezdim zaten.
  Personel oğlan, pijamam olup olmadığını sordu. Bilmiyordum. Abim refakatçi koltuğunun üzerinde duran poşetleri kurcalamaya başladı. Oradan bir don ile önü düğmeli pijama takımını çıkardı. Bu arada orta yaşlı bir hemşire içeri girmişti. Çamaşıra gerek yok dedi, boşuna giydirmeyin. “Sonda çıkmayacak mı?” diye sordum. “Doktor görsün de önce, sonra çıkaracağız.” diye cevap verdi. Bu arada pijamalarımı giymeme yardımcı oldu, ilaç şişelerini yerleştirdi, beni seyyar monitörden ayırıp yatağın yanındaki monitöre bağladı. Oksijen kanülünü de burnuma yerleştirdikten sonra odadan dışarı çıktı. Abimle baş başa kalmıştık.
  “Berna nerede?” diye sordum yeniden. “Bilmiyorum” dedi. Koltuğun üzerindeki poşetleri işaret ederek “Şunları bıraktı, sonra da hışımla çıktı, gitti.”  dedi. Bir de bu var deyip pantolonunun arka ceplerini kurcalamaya başladı. İki parmağının arasında ufak bir sim kart tutuyordu. “Seninmiş.”

23 Ekim 2016 Pazar

VEDA 42 (Berna)

   Oktay’ın valizinden fazla bir şey çıkmamıştı. Belli ki beni alıp hemen geri dönmeyi planlıyordu.  Hastanede yattığı sürece pijama ve çamaşıra ihtiyaç duyacaktı. Yolumuzun üzerinde bir alışveriş merkezi olduğunu biliyordum. Onur’a oraya gitmek istediğimi söyledim. “Hay hay.” dedi ve sustu. İfadesinde bir anormallik yoktu belki ama onun bunca süre konuşmaksızın durabilmesi hiç olağan değildi. Belki de ne haltlar yediğini anladığımın farkındaydı. Hiçbir şey söylemeyecektim. İçini o ne idiği belirsiz kuşku yesin, dursundu.
  Son zamanlarda ne çok şeye şaşırmamaya başlamıştım; bu, normal miydi? Yaşamanın, tecrübe edinmenin, insana kattığı özelliklerden biri de çabuk kanıksayabilme yeteneği olsa gerekti. Eşik değere ulaşma süreci çok sancılı geçiyordu belki ama sonunda öyle bir hale geliyordunuz ki, artık neredeyse hiçbir olay sizi etkileyebilecek kadar anlamlı ya da değerli olmuyordu. Kulağa hoş geliyor değil mi? Değil işte. Bu; içindeki çocuğun ölmesi, neşe pınarının kuruması anlamına geliyordu.  Bunun fazlasıyla farkındaydım ancak bu farkındalık yeniden hissedebilmem için yeterli değildi. Mutsuzluk, üzüntü ya da öfke duyumsamıyordum belki ama artık hiçbir şey beni mutlu da etmeyecekti. Hiçbir insanı sevemeyecektim, kadın ya da erkek fark etmeksizin. Bir robot kadar duygusuz bir şekilde anların sorunsuz geçmesi için ne yapmam gerekiyorsa onu yapacaktım. 
   İşte şimdi de bir zamanlar sahip olduğum tüm olumlu duyguları yok eden adama pijama almaya gidiyordum. Çünkü kadınlık vazifem bunu gerektiriyordu. Çünkü kadın, her ne olursa olsun; ne yaşarsa yaşasın unutmalı, affetmeli ve de eşinin ilelebet ihtiyaç duyacağı bakımı üstlenmeliydi. Erkek için böyle bir toplumsal zorunluluk yoktu. Bir miktar para kazansın ve kazandığı o parayı eve getirsin, görevi tamamlanıyordu. Bunu en belirgin hasta servislerinde anlıyordunuz. Orada erkek hastaların yanlarında, hastalığının şiddeti ne olursa olsun, mutlaka eşinin refakat ettiğini görüyordunuz. Gece gündüz, o kadın, hiç kimseden yardım almaksızın ve tek gün bile aksatmaksızın erkeğinin yanında kalırdı. Kadın hastalar ise eğer kız evlatları yoksa çoğunlukla yalnız kalıyorlardı. Belki eş akşamüzeri geliyor, beş on dakika görüyor sonra da ayrılıyordu. Hele ki kadın onkoloji hastasıysa ve tedavisinin ikinci ya da üçüncü yılındaysa, çoğunlukla eşi tarafından terk edilmiş oluyordu. Buna dayanarak belki de yapmam gereken şey hemen oracıktan uzaklaşmak, kaçmak olmalıydı ama yapamıyordum işte. Üstelik gitsem ne olacaktı. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Hayatta sevdiğim, değer verdiğim insanlar artık eskisi gibi değillerdi. Değişmişlerdi. Tanıyamıyordum hiçbirini. Ve hayatıma yeni insanlar almak için çok geç kalmıştım. Eski olanı düzeltmek gibi bir gayem de yoktu aslında, bunun mümkün olmayacağını biliyordum ama belki de mantığımı susturup her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabullenmeyi başarabilirdim. Bildiklerimi unutabilirdim. Denemeye değmeyeceğinin farkındaydım ancak her şeyiyle yeni olan bir hayatı denemek çok daha fazla ürkütücü görünüyordu. Cesaretim yoktu buna.
   Alışveriş merkezine ulaşmıştık. Arabayı park edip Onurla birlikte iç çamaşırı, pijama ve eşofman satılan bir mağazaya geldik. Ben birkaç şey beğenip kasaya yönelmiştim. Onur’un telefonu çaldı. Hastaneden arıyorlarmış. Oktay’ı servise alacaklarmış. Artık yoğun bakımda kalmasına gerek yokmuş. Kıyafetlerle dolu poşetleri alıp arabanın yanına inmiştik ki, kendime bir şey almamış olduğumu fark ettim. Kim bilir ne kadar yatacaktı orada. Benim de rahat bir şeyler almam gerekiyordu. Sürekli Şebnem’den giyinmem doğru değildi. Onur’a işimin kısa süreceğini, onun gelmesine gerek olmadığını söyledim ve tekrar mağazaların olduğu kata çıktım.  Tam asansörden uzaklaşmıştım ki telefonum çaldı. Oktay’ın sim kartı hala benim telefonumda duruyordu, değiştirmeyi unutmuştum. Arayan yine şu fazla ilgili görünen sekreteriydi. Üzüntüsünü çokça yansıtan o ağlamaklı ses tonuyla Oktay’ın nasıl olduğunu, iyileşip iyileşmediğini, ne zaman kendine geleceğini ve onu ilgilendirmediğini düşündüğüm daha birçok ayrıntıyla dolu soruyu ardı ardına sıralamıştı. Ben de iyi olduğunu, servise aldıklarını söyledim. Sevindi. Hatta çok fazla sevindi. Ankara’ya ne zaman döneceğimizi soruyordu ki fazla ileri gittiğini düşündüğümden telefonu yüzüne kapattım. Yine aynı mağazaya girdim, yazlık bir eşofman takımı, birbirinin aynı iki adet tişört, birkaç tane çamaşır, bir iki tane de pijama alıp hızlıca oradan ayrıldım. 

Sanırım devam edecek ;)

21 Ekim 2016 Cuma

SAKSI DEYİP DE GEÇMEYİN (Bir Fizik Mühendisinin Dramı)

  Ben bir saksıyım. Evet evet, yanlış duymadınız; bir saksı. Başlarda yalnızca öyle hissettiğimi sanırdım ancak zamanla gerçekten de bir saksı olduğumu anladım.
  İnsanlar yanımdan öylece geçer dururlar. Aslında kıyafetlerim oldukça ilgi çekicidir. Bazen  bu sayede çocukların dikkatini çekerim. Yanıma gelirler, gülümserler, dokunmaya çalışırlar ancak annelerinin bana göz ucuyla bile bakmaksızın bileklerinden tutup çekmeleri üzerine mızmızlanarak uzaklaşırlar. Bu arada işim; içeri girene "hoş geldiniz efendim", dışarı çıkana da "iyi günler" demek. "Bir daha bekleriz" diyemiyorum. Fazla laubali olduğundan, yasak. Gülümsememin bile bir çerçevesi var. Eşi, dostu görmüş gibi değil de bir devlet büyüğünü karşılıyormuş gibi gülümsemem gerekiyor. Buraya gelen insanlar kendilerini özel hissetmeliler. Diğer türlü iki, üç gece kalacakları bir otele bir kaç aylık maaşlarını yatırmazlardı sanıyorum. 
   Evet ne diyordum? Arada böyle olur. Söyleyeceğim şeyi unuturum. Düzenli konuşmamaktan oluyor dedi doktorum. Kaslar zayıflıyormuş. Ve ne, biliyor musunuz? Konuşmaya konuşmaya, düşünmekte de körelirmiş insan. Konuşacak kimseyi bulamıyorsan bile yazmalıymışsın bu yüzden. Ne için? Düşünebilmek için. Artık düşünmeye ihtiyacım olmadığını, konuşmam da gerekmediğini söyledim doktora. Biraz da ayrıntıya girince bana hak verdi. 
   Burada çalışmaya başlamadan önce böyle değildi aslında. Zamanla oldu. Bir adım vardı, önce adımı yok saydılar, sonra da varlığımı. Aslında varlığım önemli, daha ziyade yokluğum. Orada gece yarısına kadar dikilirim, kimse fark etmez ancak yok olduğum anda, sanki her gün evlerinin kapısında onları karşılayan biri varmış da şimdi bu hayati öneme sahip kişi kaybolmuş gibi boşluğumu hissedebilirler. İşte bu yüzden döner kapının hemen iç tarafında duran o büyük saksıdan tek farkım, onun içeride benimse dışarıda durmam. 
   Aslında mutlu bir çocukluk yaşadım. Yediği önünde, yemediği ardında olan tiplerdendim. Ta ki üniversiteyi kazanana kadar. Ne olduysa o lanet olasıca bölümü bitirdikten sonra oldu. Neden şaşırıyorsunuz canım. Benden başka böyle ayak işleri yapan üniversite mezunu yok mu sanıyorsunuz. Ne kadar da iyi niyetlisiniz. Ya da tuzu kuru mu demeliyim? Hayır hayır, lütfen alınmayın. Eminim her biriniz bulunduğunuz konumlara alnınızın teri ile, hakkınız ile gelmişsinizdir. Ve de kalıbımı basarım her biriniz namusuyla çalışan, vatanperver insanlarsınızdır. Ve burada kalmak üzere tuttuğunuz odanın tek gecelik fiyatı, benim maaşımdan fazla olduğu için de beni insan yerine koymama hakkına sahipsinizdir. 
   Neyse, ne diyordum?  Aslında bu ilk işim. Öyle yeni mezun falan sanmayın beni. Otuzumu çoktan geçtim. Neden mi işimi yapmıyorum? Güldürmeyin beni. Siz hiç bölümü ile alakalı bir işte çalışan Fizik Mühendisi duydunuz mu, onu söyleyin. Hani ben bir tane biliyorum gerçi. Koca bir dönemden tek kişi. Okul birincisiydi hergele, zehir gibiydi. Yazları da Amerika'da falan takılırdı, ablası mı yaşarmış orada ne? Su gibi İngilizce konuşurdu. Aselsan'a girdi. Başka da yok. Bir, iki arkadaşım polis oldu. Ben yaşa takıldım. Kendime çok güveniyorum ya KPSS' ye girdim bir kaç kez. Polisliğe burun kıvırdım. Sonra da yaş geçti, iş bitti. İş güvenliği sınavına girdim, yine olmadı. Kazanamadım bir türlü. Otuzuma girene kadarmış evdeki destek. Ne kadar çabaladıysam olmadı. Evdekileri iş başvurusu yaptığıma ancak hiç birine kabul edilmediğime inandıramıyordum. Aylaklık etmekten, ana baba parası yemekten zevk aldığımı sanıyorlardı. Oysa ne iş olsa yapacak hale gelmiştim. 
   Sonunda  çözümü buldum. CV' mi değiştirdim. Orada üniversite değil de lise mezunu yazıyordu artık. "Mühendis" ibaresi kaybolur kaybolmaz eskiden başvurup da alınmadığım bir kaç iş yerinden görüşmeye çağrıldım. İçlerinde şartları en iyi olan bu idi. O yüzden şimdi buradayım. Ve inanın şikayetçi değilim. Gerçi olsam da bir şey değişmez, çünkü ben artık bir saksıyım. 

17 Ekim 2016 Pazartesi

VEDA 41 (Berna)

    Şu aldatma, ihanet vs. tantanası bitecek miydi acaba? Şebnem’e anlattığım için çoktan pişman olmuştum. Tek başıma daha iyi başa çıkabiliyordum. Şimdi bir de o, bu ne der kaygısı başlamıştı. Artık çevremde, alacağım kararları sorgulayan bir dolu insan olacaktı ve bundan daha can sıkıcı bir hal düşünemiyordum.
   Şebnem, Oktay’ın durumunu bilmiyor olsa gerekti, yoksa şu ana kadar kim bilir kaç kez arardı. Hoş, Oktay’la ilgili anlattıklarımdan sonra bir daha onun yüzüne bakacağını sanmıyordum. Çoktandır görüşmüyorlardı da zaten. Yine de beni yalnız bırakmayacağını tahmin edebiliyordum.
   Onur’un mutfağı toplamasına yardım ettim. “Biraz yatıp, dinlenmek ister misin?” Diye sordu. Hastaneye dönmem gerekiyordu, burada kalıp dediğini yapacak kadar umursamaz olamamıştım hala. Boynuma dolanmış görünmez bir kement vardı ve her ne kadar istemiyor olduğumu düşünsem de beni Oktaylı yollara sürüklüyordu.  
“İhtiyacım yok Onur’cuğum. İyi hissediyorum. Benim artık Oktay’ın yanına dönmem lazım. Sen de gelecek misin?”
“Geleceğim tabi ki de. Bunun için izin aldım. Seni yalnız bırakacak değilim.” Dedi.
  Böylesi anlarda, bana, Şebnem’in verdiğinden daha fazla değer verdiğini düşünüyordum. Gerçi Onur genel olarak düşünceli bir insandı ve bu konuda onun bir benzerinin daha olmadığına kalıbımı basabilirdim. Hatta her açıdan dört dörtlük olduğunu düşünüyordum. Gerçeğin ne kadar da başka olduğunu öğrenmeme ise çok az kalmıştı.
  Mutfaktaki işler bitince portmantoda asılı duran küçük çantamı sırtıma geçirdim. Ayakkabılarımı giyip dışarıda asansörü beklemeye koyuldum. Asansör geldiği sırada Onur da çoktan kapıyı kilitleyip yanıma gelmişti.  Ben asansöre girdim. Onur tam bineceği sırada, telefonu çaldı. Ekrana baktıktan sonra içeride telefonun çekmeyeceğini ve önemli bir görüşme yapması gerektiğini söyleyip orada kaldı. Ben onu aşağıda bekleyecektim. Telefonun zil sesi uzaklaşmakla birlikte duyulmaya devam ediyordu. Onur’un neden hala cevap vermediğini anlayamamıştım. Madem açmayacak, neden benimle gelmedi ki diye düşünüyordum. Bu arada üst katlarda bir kadının öfke dolu sesi gelmeye başladı. Tam olarak ne söylediğini anlayamıyordum. Bir süre sonra ses kesildi. Beklemeye başladım. Aşağıda yaklaşık beş, on dakika kadar beklemiş olmama rağmen Onur hala gelmemişti. Onu aramak üzere çantamdan telefonumu çıkarmak istedim. Çantanın tüm gözlerini kontrol ettiysem de telefonu bulamamıştım.  Mutfakta unutmuş olmalıyım diye düşündüm. Tekrar asansöre bindim ve ikinci katın düğmesine bastım.  Onur’u bıraktığım yerde bulmayı bekliyordum ancak orada değildi. Belki tekrar eve girmiştir diyerek kapısında Şebnem’in yaptığı eprimiş süsün asılı olduğu dairenin zilini çaldım. Kimse yanıt vermiyordu. Belki de tuvalete gitmişti ve kim bilir ne zaman çıkacaktı. Binanın çıkışındaki banklara oturup bekleyeyim, nasılsa gelir diye düşündüm. Asansörün düğmesine bastım, kapısı açılınca bindim. Zemin kat tuşuna bastım. Asansörün yukarı çıkmakta olduğunu fark etmemiştim. Kapı açılır açılmaz öne doğru bir adım attım ve Onur ile burun buruna geldik. Asansörün tam karşısındaki dairenin kapısında bir kadının dikildiğini de hemen sonra, gözlerimi Onur’un kafasının sağ arka tarafına doğru kaydırdığım anda gördüm. Eğer ki kadın ani bir hareketle kapıyı kapatmasa ve aynı anda Onur telaşla kafasını arkaya çevirmese; sonrasında bana neden orada olduğuna dair anlattığı o saçma sapan hikayeye inanabilirdim. Yine de inanmış gibi yaptım. Hayal kırıklığına uğramamış gibi, eğer bir gün gelir de Şebnem olanları öğrenirse neler olabileceğine dair hiç endişe duymamış gibi ve en önemlisi bu dünyada halen saf ve temiz insanların yaşıyor olabileceğine inanıyormuş gibi. Gerçek ise bambaşkaydı. Yine de aynı gerçek, her ne kadar kulağa saçma gelse de, Oktay’a karşı merhamet duymaya itmişti beni. İlk kez yapmış olduğu her hatayı anlamaya ve kabullenmeye hazır olduğumu hissettim. Oktay’a karşı olan öfkemin fazlasıyla azaldığını hissettiğim o anda ise tüm endişelerimi bir kenara bıraktım ve Onur’u affettim. Hatta içten içe ona karşı minnet bile duyuyor olabilirdim. Eğer ki evli olduğu ve aldattığı kadın, özbeöz kardeşim, Şebnem olmasaydı.  

  Takip edenler bilir ki burada genelde bir "devamı gelecek" yazardı ancak devam ettirip ettirmeme konusunda çok kararsızım . Bence hikaye burada biter. Siz ne düşünüyorsunuz?

15 Ekim 2016 Cumartesi

EN ÇOK BEĞENDİĞİM 15 KİTAP_ MİMmmmm (Bir de sevgili DEEPTONE ;) )

  O biiiiiir yazıları ile blog dünyasını renkten renge sokan klavye (öyle simli, cafcaflı falan değil; tastamam kişiliği oturmuş yine de canlı kalabilen renklerden bahsediyorum), o biiiiiiir yeni taşındığınız rezidansta kapınızı çalan misafirperverliğini yitirmemiş kişilik, o biiiiiiir sokakta karşılaştığınızda sizi yanındakilerle tanıştırıp kaynaştırmaya son derece özen gösteren arkadaş, o biiiiiiiir kültür, sanat ve İstanbul insanı, o biiiiiiir Sade ve Derin , Derin MaviFrambuazlı Hayat ve son olarak Yani kitaplarının yazarı Deeptone.
   
   Günlerden bir gün bu pek sevgili Deeptone arkadaşımız bir mimde sobelenmiş, sonra da gelmiş beni sobelemiş. Cevaplarına tam olarak buradan ulaşabilirsiniz. 
  
   Benim cevaplarım da şöyle olacak; 

   Cemile_ Cengiz Aytmatov 
   Simyacı_ Paulo Coelho
   Tutunamayanlar_ Oğuz Atay
   Angela'nın Külleri_ Frank Mccourt
   Puslu Kıtalar Atlası_ İhsan Oktay Anar
   Değirmen (Hikayelerin hepsi birbirinden güzel ama özellikle Değirmen adlı hikaye)_Sabahattin Ali
   Diriliş_ Tolstoy
   1984_ George Orwell
   Parfümün Dansı_ Tom Robbins
   Aylak Adam_ Yusuf Atılgan
   Genç Werther'in Acıları_ Goethe
   Kör Baykuş_ Sadık Hidayet
   Böyle Buyurdu Zerdüşt_ Nietzche
   Gölgesizler_ Hasan Ali Toptaş
   Ümit Yaşar Oğuzcan şiirleri

   Veeee sıra sizde;
    Kadriye Zihni Erdem
    Osman Kadri Tokeri
    Makbule Abalı
    Çay Molası
    Mehmet Osman Çağlar
    Mimikli Böcek
    Persephone
    Biliyorum anneciği hasta ama yine de kendisini buraya eklemek istiyorum; sevgili Merih Hanım
    Saadet Uslu
    
    Bir de bu mimi duyan, okuyan herkes ;)

 


 
   

4 Ekim 2016 Salı

VEDA 40 (Berna)

 Banyoda, misafir havlularının olduğu dolaptan bir vücut, bir de saç havlusu aldım ve duşakabinin yanında bulunan askıya astım. Giysi konusunda cimri davrandığım için çok pişmandım. Yine de çantamda son bir tane temiz iç çamaşırı kalmıştı. Onu da alıp, Şebnem’in dolabında bulduğum giysilerle birlikte havluların yanına astım. Ben girmeden önce ısınması için suyu açtım. Üzerimdeki kirli kıyafetleri çıkarıp, sütyeni tekrar takmak üzere ayırdıktan sonra banyo dolabının önüne bıraktım. Ilıyan su, duşun geniş tepebaşlığından ilkbahar yağmuru gibi usul usul akıyordu. Yavaşça altına girdim. Su saçlarımın diplerine sızmaya çalışırken gözlerimi ve kulaklarımı kapattım. Kafamın içi bomboştu. Ne bir heyecan, ne bir öfke, ne de herhangi bir görüntü… Hiç ama hiç bir şey yoktu. Sadece suyun, mağara içinde çağlıyormuşçasına gelen sesi ve karanlık.
   Güzelce yıkandıktan sonra, duş kabininden çıktım. Askıdan aldığım küçük havlu ile saçlarımı sardım sonra da büyük havluyu vücuduma doladım. Lavabonun önüne yaklaştım. Elimin tersi ile aynadaki buharı silmeye çalıştım, olmadı. Her defasında yeniden puslanıyordu.  Lavaboyu açtım. Avuçlarımı bir kase gibi birleştirip soğuk suyla doldurdum. Sonra da tezgahın ıslanmasını umursamaksızın puslu aynaya fırlattım. Görüntü biraz olsun netleşmiş, gözlerimin altındaki kararmış olan çukurlar ortaya çıkmıştı. Uykusuzluğa hiç dayanamıyordum.  Aynanın her iki yanında ikişer katlı açık raflar vardı. Kimine mum ve tütsüler, kimine ise çeşitli kozmetikler özenle yerleştirilmişti.  Yüzüme sürmek için bir krem aradım ancak bulamadım. Saçlarımı kurutup kurutmama konusunda kararsız kalmıştım. Hava çok sıcaktı, kurutmayacaktım. Islanan havluları askıya geri astım. Temiz giysileri giyindim ve banyodan çıktım.  
   Soğuk bir şeyler içmek üzere mutfağa girdiğimde Onur’un telefonla konuşmakta olduğunu fark ettim. Elindeki benim telefonumdu. Beni görür görmez “Bir dakika lütfen. Eşi geldi şimdi, ona veriyorum.”  deyip yanıma yaklaşarak telefonu uzattı. Oktay’ın bölümünden arıyorlarmış. Sekreteri, onunla görüşmek istediğini söylediğinde bunun mümkün olmadığını. Benim de zaten kendilerini aramak niyetinde olduğumu söyledim. Sonra da Oktay’ın kalp krizi geçirdiğini, ardından acil ameliyata alındığını, şu anda ise yoğun bakımda yatıyor olduğunu ayrıntıdan uzak bir şekilde ve büyük bir soğukkanlılıkla anlattım. Telefonun diğer ucundan ise önce abartılı bulduğum bir şaşkınlık ünlemesi ve ardından sadece hıçkırıklarını seçebildiğim bir takım sesler gelmeye başladı. Neredeyse avutmaya çalışıyordum ki hat kesildi, ya da telefon kapandı, anlayamamıştım. Sekreteri ne de çok seviyormuş diye düşündüm. Düşüncemi Onur’dan saklamama gerek yoktu.
   “Oktay’ı bu kadar sevdiklerini bilmiyordum.” Dedim. “Neden sevmesinler ki. Sen sevmiyorsun diye, hiç kimse sevmeyecek mi?.
   Neden böyle düşündüğün anlayabiliyordum aslında ama sormadan edemedim. “Neden onu sevmediğimi düşünüyorsun Onur’cuğum, anlamadım.” Dedim. “Benim ne düşündüğümün bir önemi yok canım, önemli olan sen ne hissediyorsun, onu söyle. Bilmediğim bir şey yok değil mi?.”
“Aslında söylemediğim bir şey vardı ama belli ki onu da Şebnem anlatmış sana.”
“ Derya mıydı, neydi? Anlattı işte bir şeyler. Aslında ben bekliyordum böyle bir şeyi, şaşırmadım.”
 “ Niye ki?”
  “Niye olacak, yapmayan var mı sanıyorsun? Hem sadece bir kişi ise ki ta kaç sene öncesinde olmuş, şükret haline.” Dedi. Onur’dan hiç böyle bir açıklama beklemiyordum. Çok şaşırmıştım ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Kırgınlığım öyle derindi ki, zihnimde hiç silinmeyecek bir iz vardı artık. Şayet duygularımda bir yumuşama olabilecektiyse eğer, onu, ambulansta şuuru gitmiş bir şekilde yatıyorken gördüğümde olmaz mıydı? Böyle basite indirgenmiş, anlamsız bir açıklama neyi değiştirebilirdi? 

“Sen yapmıyorsun işte, demek böylesi de olabiliyormuş Onur’cuğum.” Dedim. Tedirgin edici bir şekilde sessiz kalmayı tercih etmişti. 

Devamı Gelecek... ;)

2 Ekim 2016 Pazar

VEDA 39 (Berna)

    Onur’la bahçedeki banklardan boş olanına geçtik. Aslında üçümüz birlikte gelmiştik ancak abi, banka oturmak yerine hemen yanı başımızdaki kaldırımın kenarına çökmeyi tercih etmişti. Onur birkaç kez kalkıp da onu yanımıza oturtmaya çalışsa da başaramadı ve sonunda görmezden gelmeye karar vermiş olacak yanıma oturup konuşmaya başladı. Kısa bir süre sonra yoğun bakım odasında can çekişen kocamı unutmuştuk. Hastane bahçesinde ders aralarında vakit geçirdiğimiz günlere döndük. Eskilerden konuşuyorduk. Benim ne kadar inek olduğumu, gözümün dersten başka hiçbir şey görmediğini, hayatımı o zamanlar da şu anda olduğu gibi boş düşüncelerle, gereksiz şeylerle heba ettiğimi söylüyordu. Hatta hemen yakınımızda sigara üstüne sigara yakmakta olan abiyi unutmuş olacak, “Volkan’a fırsat verecektin Berna, çok hata ettin.” Dedi. Ben daha bir şey söylemeden yaptığı gafın farkında olarak hızla abiye döndü. Bizi dinlemiyor olduğunu fark edince rahatlamıştı. Sonra sesini biraz daha alçaltarak konuşmaya devam etti.
  “Bak…” dedi “ne karısını aldatıyor ne de başka kötü bir huyu var. Benden iyi olmasın tam bir kılıbık oldu.”  Volkan’la Onur çok iyi anlaşırdı. Aynı arkadaş grubundaydık ancak ben Volkan’dan pek hoşlanmazdım. Gereğinden fazla sessiz ve tahammül edemeyeceğim kadar bön gelirdi. Ortada dönen muhabbeti anlayıp da eşlik etmesi zaman alırdı.  Ne zaman espiri yapsam herhangi bir tepki göstermeksizin alık alık yüzüme bakardı. Tıp fakültesini nasıl dereceyle bitirdi, TUS’ta nasıl Türkiye beşincisi oldu hiçbir zaman anlayamadım. Onur aramızı yapmaya çalıştığı dönemlerde hep; “Bak o senin yanında böyle oluyor. Normalde çok eğlencelidir. Bir şans ver, adam sana çok aşık.” Deyip durmuştu ama olmadı işte. Facebook’ta birkaç fotoğrafını gördüm sonra. “Ya evet, saçları iyice dökülmüş. Emekliliğine az kalmış memur amcalar gibi görünüyor şimdi.” Dedim.
   Sessizce güldü. “Sen kendinin farkında değilsin her halde.” dedi. Bozulmamıştım. Ben de ne zamandır yaşlanıyor olduğumun farkındaydım. Yine de aynaya her bakışımda görüntüme şaşırıyordum. İnsanın ruhu yaşlanmıyor diyorlar ya, işte onun ne demek olduğunu artık anlıyordum.
   “Benim nerem yaşlı be!” dedim. “Sen kendine bak.”
    “Ben dökülen saçlarımla da, belirmeye başlayan göbeğimle de, beyazlarımla da barışığım kızım. Onlar benim anılarımın sosyal güvencesi. Bir de Defne var tabi. Sen daha çocuk yapmicam diye tuttur, dur. Bak, adamı da harcadın zaten. Bundan sonra ne yapacaksın bakalım.”
    Onur’un bu cümlesi ile birlikte ikimiz de neden orada olduğumuzu anımsamış olacağız, başlarımız öne eğildi. Göz ucu ile abiye baktım, “Oktay da sizin gibi çok fazla sigara içerdi” dedim. Aslında insanların, hele ki samimiyetimiz yoksa, özel hayatlarına burnumu sokmazdım. Ama sanırım öfkem Oktay’aydı. İçinde bulunduğumuz durumdan dolayı onu suçlu görüyordum.
    Abi elindeki yarım izmariti yere attı. Ayağa kalktı. “Ben kantine gidiyorum. Bir şey ister misiniz?” diye sordu. İkimiz de hayır manasında kafamızı salladık. Az sonra elinde üç bardak çay ile geri geldi. Yanımıza oturdu. Onur’a işi olup olmadığını sordum, izin aldığını söyledi. Bugünlük müsaitmiş. Sessizce çayları içtik.
   Yorgunluk, uykusuzluk kendini göstermeye başlamıştı. Uzanmak ya da hareket etmek ihtiyacı hissediyordum. Duş almam ve kıyafetlerimi değiştirmem gerektiğini söyledim, evin anahtarlarını bana uzattı. Sonra da orada kalmasına gerek olmadığını düşünmüş olacak beni eve götürmeyi teklif etti. Bizimle gelmesi yönünde abiye ne kadar ısrar ettiyse de oradan ayrılmaya ikna edemedi.
   Arabada giderken ekranı kırık olan telefon yeniden çalmaya başladı. Çantamdan çıkardım. “Telefonun mu kırıldı” dedi Onur. Oktay’ın telefonu olduğunu söyledim. Kendi telefonumdaki sim kartı çıkarıp yerine Oktay’ınkini taktım. Yol boyunca pek konuşmadık.
    Eve geldiğimizde Şebnem çoktan çıkmıştı. “Galeriye gitmiş olacak” dedi.  “Sergisi var.”  
   “Defne yok mu?” diye sordum. “Defne de yanındadır. Onu da kendine benzetiyor.” dedi. “Benzetsin” dedim, “Şebnem kadar iyi bir örnek mi olur?”. Kinaye yapmıyordum, gerçek düşüncem buydu. Koridora doğru giderken salondan sesi gelmeye devam ediyordu ancak ne dediğini pek anlayamıyordum. Giysi odasına girdikten sonra kafamı kapıdan koridora doğru uzatıp “Şebnemin giysilerinden alıyorum Onur’cuğum, hiç temiz kıyafetim kalmadı” diye bağırdım. Sonra kendime dolaptan bir kot ile tişört aldım. Banyoya geçmeden hemen önce telefonu çantamdan çıkarıp Onur’a verdim ve çalarsa bakmasını söyledim. Hastanesinden arıyor olabilirlerdi. Durumunu henüz kimseye söylememiştim.