29 Haziran 2016 Çarşamba

ACI...


VEDA 31 (Oktay)

   Sait, yaklaşık iki saatin sonunda, karısının arayıp da eve çağırması üzerine apar topar çıktı. Gitmeden hemen önce ise küçük çaplı bir nutuk çekmişti. “Bak oğlum, akıllı ol. Basit hesaplara girme. Sen böyle bir adam değilsin? Rahata biraz fazla alışmışsın ama böyle gitmez. Maden çocuk istiyorsun, sen de elini taşın altına koyacaksın. O kadınların ise sözünü dahi etmeye gerek duymuyorum. Hadi sağlıcakla!” deyip kapıdan uzaklaştı.
  Bir müddet düşündüm. Bernasız bir hayatı, yalnızlığı, hatta yerine “o kadın” lardan birini koyduğumda nasıl olacağını… Oysa ilişki dediğin,  iki kişi arasında kendiliğinden gerçekleşen bir şey değil miydi? Bak işte düşünebiliyordum, planlayabiliyordum. Eğer istersem şu an Ömür ile yeni bir hayat kurabilirdim ama istemiyordum. Her şeye rağmen, nedenini anlayamasam da Berna’dan başka bir kadınla olmayı kendime kabullendiremiyordum.
  Yatak odasına geçip ufak bir çanta hazırladım. Niyetim sabaha karşı İstanbul’da olmaktı. Gitmeden önce biraz uyku çekmek istiyordum. Saati bire kurdum. Yatağa uzandım, gözlerimi kapadım. Oluşan karanlık ile birlikte, geçmiş gözümün önüne serildi. Aralardan topladığım güzel anıları rüya yapma gayreti ile uykuya daldım. Telefonun alarmı çaldığında beş dakikadan daha uzun süre uyumamış olduğuma yemin edebilirdim. Rüya görmemiştim ve fazlasıyla yorgun hissediyordum. Gün boyunca içimi kemirip duran huzursuzluk yeniden belirdi. Kalktım ve duş aldım. On- on beş dakika sonra arabamdaydım.
  Yollar bomboştu ve şehir uykudaydı. Cadde lambalarından arabanın içine dolup kaybolan ışıklar gözlerimi yakıyordu. Yola çıkmak için uygun bir durumda olmadığımın farkındaydım ama bu zorunlu bir yolculuktu ve ölmeden tamamlamak istiyordum. Ölümün varlığını, şu ana dek bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Bu düşünceden uzaklaşabilmek için radyoyu açtım. Bir müddet frekanslar arasında dolaştıktan sonra, Neşet Ertaş’ın sesini duyduğum noktada kaldım. Bağlamadan yayılan mest edici ses bir nebze rahatlatmıştı. Kafamı arkaya yasladım.
    Lise yıllarımdan kalma bir yüz belirdi karşıdan gelen kamyonun ışık şeritlerinin arasında. Yüreğimin telini o derece titretebilecek başka bir varlığın bu dünyada yeri olmadığına inandığım, yaklaşık üç yıllık bir zaman aralığıydı hatırladığım.  Lise sonda üniversite tercihlerimizi yaparken karar vermiştik; aynı şehri yazacaktık. Ben Ankara’yı yazmıştım aldığımız karar üzerine, o ise İzmir’i. “Her koyun kendi bacağından asılır.” demişti, neden böyle yaptığını sorduğumda. O gün son görüşmemiz oldu. Her şey bu sözün üzerine bitti. Devamında tek kelime etmedim. Birkaç kez aradı, görüşmek istediğini söyledi, kabul etmedim. Ve sonrasında, ömrümün tamamının o zaman aralığında geçtiğine inandığım uzun bir süreç oldu.  Ama adı üstündeydi; geçmiş. Geçmişti. Varlığıyla, duygulanımlarıyla, her şeyiyle geçmişte kalmıştı.
   Berna’yla tanışana kadarki zaman diliminde, hatırlamaya değer başka bir şey yaşamamıştım. Okul hayatım, hırslarım, şu an geldiğim noktaya ulaşmamı sağlayan her şey anlamsızdı ve fazlasıyla unutulmaya değerdi. Şimdi ise varlığımın, eş değerde anlamsız olduğunu düşünüyordum. Benim varlığımdan ibaret olmayan dünya, yokluğumda da dönmeye devam edecekti. Bu dünyanın merkezinde olduğumu düşünmeme sebep olan kadın ise dünyamdan çıkmaya çabalıyordu, biliyordum. Onun bu hallerini görmezden gelmeyi tercih etmiştim çünkü yapabileceğim bir şey yoktu. Bu, ona özel bir şey değildi. Uzunca bir süre şuna inanmıştım; gitmek isteyen gidiyordu.  Er ya da geç. 

24 Haziran 2016 Cuma

CÜCE İPEK MAYMUNU İLE TARLA FARESİ

  Mor boyalı küçük evin geniş bir arka bahçesi varmış.  Ve o öyle bir bahçeymiş ki dört mevsim meyvesi eksik olmazmış. Bu bahçede bir de kıvrım kıvrım dalları oraya buraya dolaşık, büyük bir üzüm ağacı varmış. Üzüm ağacının tepesinde cüce ipek maymunu, dibinde ise bizim meşhur fındık faresinin kuzeni, tarla faresi yaşarmış. 
  Bu ikisi hiç ama hiç geçinemiyorlarmış. Cüce maymun, cüssesine bakmadan maymunluk taslar, ben senden daha güçlüyüm der, tarla faresi de ahmaklığına doymasın, kuyruğunun uzun oluşuyla övünürmüş. 
  Yandaki konağın bahçesinde ve duvarın hemen arkasında yaşayan yaşlı kirpi ise çıkan kavgaları azaltmak için bir çözüm önerisi sunmuş. Artık ağaçtaki üzümler maymuna, yerdeki çilekler de fareye ait olacakmış. Fare ile maymun ise aldıkları bu akıl karşılığında kirpiye ürünlerinin çeyreğini vereceklermiş.
  Başlangıçta çok mantıklı görünen ve iki bücürün hemencecik kabul ettiği bu uygulama, zamanla canlarını sıkmaya başlamış. Maymun çileğin, fare de üzümün tadını çokça özler olmuş. 
  Günler geceleri, geceler günleri kovalamış. Bir gece çileklerin kokusuna daha fazla dayanamayan minik maymun, yere yakın bir dala oturmuş ve kuyruğunu aşağıya uzatmış. Tam çileklerden birini koparacakmış ki kirpi onu fark etmiş ve fareyi uyandırıp haber vermiş. Bunlar başlamışlar kavgaya. Kavga uzamış da uzamış. 
  Bizim ikili tükenmeye yakın, Kirpi, bu böyle olmayacak diyerek araya girmiş. Demiş; siz bütün hasılatı toplayıp bana verin, ben size paylaştıracağım. Bizim yarım akıllılar, hem çilek hem üzüm yiyecek olmanın mutluluğundan dolayı sarhoş; düşünmeden kabul etmişler tabi. Bir de tekrar kavga etmesinler diye ikisine de sırtından kopardığı dikenlerden birer tane vermiş. 
  Kirpi, bundan böyle her hasat sonunda elde ettiği ürünlerin çeyreğini fare ile maymuna pay eder, bir miktar kendine ayırır, kalan kısmını da konağın sahibesine götürürmüş. Kadın da aldığı bu ürünler karşılığında kirpiye çok sevdiği sulu mu sulu, olgun ve de lezzetli elmalardan verirmiş. 
 Masalımız da burada bitermiş.
 İyi uykular ;)

KABUS

  Kaybettim. Üstelik ne olduğunu hatırlayamadığım bir şeyi kaybettim. 
  Öyle çok soru işareti var ki... 
  Her şeyi yutan, çokluktan vücut bulmuş, devasa bir soru işareti yığını ve arta kalan; özü çekilmiş, kupkuru bir beden. 
  Nefret, öfke, hüzün, neşe; hislerimi de kaybettim o ne idiği belirsiz şey ile birlikte. Bu beden kabuğunu nasıl taşır ve artık onunla ne yapabilirim bilmiyorum? Bir de kaynağını ayırt edemediğim bir acı var. Sanki her yerde ama tek bir noktadaymışçasına keskin. Ve karanlık; zihnim kapkara, bomboş... korkuyorum! Duyularım alışabilecek mi karanlığa? Kir, pas mı yeri göğü ve kalbimi karartan? Sahi kalbim var mı hala? Ağla gözlerim ağla! Ağla ama ne fayda? Bedenin ağlayışı yıkayabilir mi kaçak bir yüreği? Nefes alabilmek ne zormuş boşlukta. Her şey ve herkes yabancı. Karanlıkta bir ayna ve aynada beliren bir çift göz; öyle suçlayıcı bakıyor ki dayanamıyorum.
-“Ben bir şey yapmadım.” diye bağırıyorum ama duyduğum ses; bu ses kimin, ben kimim? Gözler yalvarıyor bu kez;
-“Anlat ” diyor “Anlat. Aradığın cevaplar iki dudağının arasında. O zindan bedenden kurtulmak istiyorsan anlatmalısın. Burada bizden başka kimse yok korkma.”
 Susuyorum.

 Gözler büyüyor, içinden çıkan bir çift kanlı pençe boğazıma dolanıyor.
-“Yapma!” diyor yabancı bir ses.“Yapma nefes alamıyor!”
-“Sen acı çekmeyi bile hak etmiyorsun. Kendinden korkan birinin yaşamaya hakkı yok, ölmeye de. Sonsuza kadar burada kıvranışını seyretmeye tutsak ediyorum seni.”
-“Korkağım ben, evet korkuyorum. Bırak! Senden, kendimden, sevdiğim sevmediğim herkesten, her şeyden korkuyorum. Karanlıktan, yalnızlıktan, ölümden, sonsuz yaşamdan, sevilmemekten; az ya da çok ama her şeyden. Uğraşma artık benimle, benim kimseye faydam dokunmaz ama zararım da yok, bırak.” Pençeler gözlerin derinliğine doğru çekiliyor ama nefes almak hala güç.
-“Hayatı hep idare ettim ben. İdareten güldüm, idareten uyudum; yedim, içtim, gezdim... Hep idareten. İnsanları hep idare ettim ve idareten sevdim. Her soruya en az iki cevap buldum. Az düşündüm, az konuştum. Kimseye karşı çıkamadım çünkü ağzını açan herkesi haklı gördüm. İdareten dinledim ama anladım, anlayış gösterdim bol keseden. Anlayışlı olmayı erdem sandım. Göz yummayı bırak, gözlerimi hiç açmamıştım zaten. Kör oldum haklının da haksızın da karşısında. Herkesin benim açımdan haklı olmak için geçerli mazeretleri vardı ve ben mazeret sunmalarına bile gerek olmadan anladım. Kızmayı unutalı yıllar olmuştu, kızmayı şımarıklık saydım. Tartışanları hele ki kavga edenleri hiç anlayamadım; neyi paylaşamıyorlardı?” Gözler ufacık bir nokta halini alıyor ve aynada bir silüet halinde kendimi seyre başlıyorum. Bu kez kendi yansımam benim sesimle;
-“Devam et” diyor.“Konuş benimle, o seni hiç anlamadı, anlamazdı da. O sadece bir insan. Seni ancak ben anlayabilirim. O da diğer insanlar gibi. Duygusuz, ruhsuz, merhametsiz diğer tüm insanlar gibi sadece bir insan."
-“Ben çok mu merhametliyim sanki. Hem merhametin acımaktan farkı ne? Ağızdan döküldüğünde birisi erdemli bir ifadeyken diğeri ne kadar da aşağılık duruyor. Diğer tüm sözcükler gibi soyut ve de uygulanmadığı sürece anlamsız.”
-“Susmayı da bilmeli insan ve nerede duracağını. Hissettiklerine yoğunlaşabilmeli bazen. Bizi nesne olmaktan uzaklaştıran duyguların akışına kapılmalı. Neşe kadar coşkun konuşuyorken hüznün durgunluğuna dalabilmeli yeri geldiğinde. Susarak sorgulayabilmeli.
-“Konuşmadan nasıl sorabilir, nasıl sorgulayabilirsin. Bunlar sadece süslü cümleler.
-“Muhatabını değil kendini sorgulamalı. Yine kendisi için kendini sorgulayabilmeli. Kabul etmeli kendinden başka kimseyi değiştiremeyeceğini. Ve anlaşabilmek için değişimin çok da şart olmadığını. Hatta anlaşmaya değip değmeyeceğini sorgulamalı. Yeri gelir insan şeytandan da günahkar olur, anlaşmaya çalışmamalı. Başkalarının hatasını ya da masumiyetini sorgulamayı bırak. Anlayış, empati, eleştiri; koy bunları bir kenara. Bırak herkes kendi hatasını görsün, ya da görmesin boş ver. Farz et ki ortada senden başka kimse yok ya da herkes uykuda ya da herkes delirmiş ne bileyim diller tutulmuş ya da sen sağır olmuşsun."
-“İnsan... Ne büyük karmaşa. Doğa gibi.
-“Doğayı insanla aynı kefeye koyamazsın. Doğada müthiş bir düzen vardır. Her şey sırasıyla ve saygı çerçevesinde gerçekleşir. Doğal afet denilen olayların sıfatı bile, sonuçtan etkilenen insan olduğu için felaket. İnsan olmasaydı süreç tüm doğallığıyla devam ederdi. Üstelik insanın bu süreçten zarar görüyor olmasının sebebi yine insan kaynaklı aptallık, açgözlülük ve dünyaya dair hırslar. Ve sonuçta tüm teknolojik gelişmişliğe karşın zayıflayan yine insanlık. Canavar insanlara yenik düşmüş, masumiyetini yitirmiş insanlık. Kendi türüne bu kadar zarar veren başka canlı var mı yeryüzünde ya da altında? Faydası olacağını bilseniz toprağın altından çıkarır ölülerinizi yersiniz, nasılsa farkında değiller diyerek. Ya da farkında olsalar bile. Açgözlülük ne hain, ne korkunç bir özellik. Bir de bencillik. Açgözlülüğü önleyebilirsin ama bencillikten kurtulmak zordur, imkansıza yakın derecede zor. Bencillik her davranışta, her hedefte ve her düşüncede var; öyle hemen sıyırıp atamazsın. Yardım eder teşekkür beklersin, edilmezse sinirlenirsin; çocuk doğurur, vefa beklersin; elindekini paylaşırsın, en kötü ihtimalle vicdani olarak rahatlar yine benliğine yarar sağlarsın. Sen de herkes gibi bencilsin; az ya da çok. Ama boş ver o kadarının kimseye zararı yok. Hadi affettim seni, salıveriyorum, uyanabilirsin. İşe gitme vaktin de geldi artık, bak alarm çalıyor
-“Ama henüz cevap vermedin. Ben neyi arıyorum, neyin peşindeyim. Yardım et, lütfen!

21 Haziran 2016 Salı

VEDA 30 (Oktay)

   Ömür gittikten sonra üçlü koltuğa geçip uzandım ve Berna’yı aradım. İki, üç kez aramama rağmen açmamış, dönüş de yapmamıştı. Belki de görmemiştir diye düşündüm. Ömür’ün Berna’ya gerçekte neler söylediğini çok merak ediyordum. Belki de blöf yapıyordu, aramamış bile olabilirdi. Ben düşünüp dururken kapı çaldı. Yine Ömür’ün geldiğini sanıyordum. Ona söyleyeceklerimin hesabını yaparak kapıyı açmaya gittim. Karşımda kapıcıyı görünce rahatlamıştım.
 “Nerede kaldın Rafet Bey? Kaç saat oldu!” Yüzünde yılışık bir ifade ile; “Bir saat önce buradaydım ama misafirinin geldiğini görünce geri döndüm, rahatsız etmek istemedim Oktay Bey.” Dedi. Kıpkırmızı olmuştum. Oralı değilmiş gibi görünmeye çalışarak elindeki poşeti aldım. Gitmesini beklemeksizin, yüzünde çakılı kalan o rahatsız edici ifadenin üzerine kapıyı kapattım. Şu adamın diline düşecek olmak canımı sıkmıştı. Berna’nın haberi olmamasını diledim. Yeniden hastalanmasını istemiyordum. Üstelik bu kadar da lüzumsuz bir olay yüzünden.
  Keşke sesini duyabilseydim. İçim çok huzursuzdu. Ömür’ün aklından geçenleri nasıl da anlayamamıştım. Oysaki kaç kere görüşmüş, konuşmuştuk. Hareketlerinde benden hoşlanıyor olabileceğine dair hiçbir belirti yoktu. Gelip geçici bir şey olduğunu sanmıştım. Bu yaşta, böylesi yanılgılar… 
  Elimde sigara, evin içinde volta atmaya başladım. Bir şey yapmalıydı, ama ne? Onur’u mu arasaydım acaba? Arayıp da ne diyecektim! Kaza yapmış olmasına rağmen aramamıştım.  Hatta en son konuşmamız üzerinden yıllar geçmişti. Şimdi böyle damdan düşer gibi arayıp da karımın nasıl olduğunu soramazdım. Hayır hayır, olmazdı. Başka bir şey düşünmeliydim.
  Acaba hangi hastanede yatıyordu? Kendi hastanesinde olmalıydı. Acilini arayıp sorsam, öğrensem. Gerçi bu neyi değiştirir ki, öğrenip de ne yapacaktım? Belki de önemli bir şeyi yoktur, taburcu olmuştur. Of Berna! Telefonunu neden açmıyorsun sanki. Bir an Sait’i arayabileceğimi düşündüm. Evet, evet! O arayıp neler olduğunu öğrenebilirdi. Telefon iki kere çaldıktan sonra açıldı. Küçük bir kız çocuğu ile adamın tartışma sesi geliyordu. Çocuk, dilinin döndüğünce yarım yamalak bir şeyler söylüyor, adam da versene kızım şunu diye bağırıyordu. Sonunda Sait telefonu eline alabilmiş olacak “Efendim Oktay” dedi. Tedirgin edici bir tonlamayla “Acilen seninle konuşmam lazım.” Dedim. “Hayırdır, önemli bir şey mi?” diye sordu. Önemli olduğunu, buluşmamız gerektiğini söyledim. Ayrıca evde olduğumu, isterse bu tarafa gelebileceğini ekledim.
 “Ufaklığı yatırır yatırmaz gelirim. Görüşürüz.” Deyip telefonu kapattı.
  Sait, fen lisesinden arkadaşımdı. Beraber yatılı okumuştuk. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hafta sonları bile görüşürdük. O benim, ben onun ailesinin bir parçası gibiydik. Farklı üniversitelerde olsak bile, o mühendislik okumuştu, sık sık görüşürdük. Tabi evlenene kadar. Daha doğrusu o, çocuk sahibi olana kadar. Baba olduktan sonra ancak iki, üç ayda bir görüşebilir hale gelmiştik. Onda da işten güçten bahseder, ayrılırdık.
  Telefonla konuştuktan bir buçuk saat kadar sonra geldi. Balkona geçtik. İçecek bir şeyler koydum. Çocukların nasıl olduğunu sordum. Kısa bir cevapla geçiştirdikten sonra, "Çocukları sonra konuşuruz oğlum, sen sıkıntı ne, onu söyle" dedi.
  Bernayla olan sorunlarımızı genel olarak biliyordu zaten. Ona Derya ve Ömür’den bahsetmeye karar verdim.     "Kısa ve net bir şekilde söyleyeyim. Ben Berna'yı aldattım ve bu konuda herhangi bir suçluluk duygusu hissetmedim. En azından bugüne kadar. Ancak şimdi bir sorun var ve içimi kemirip duruyor."   "Nedir?" diye sorduktan sonra sorusundan vazgeçmiş olacak baştan anlatmamı istedi. Ben de anlatmaya başladım; 
  "2-3 yıl önce bir kızla takıldık, adı Derya. O da benim bölümdendi. Bizim hastaneye üç aylığına cihaz eğitimi için gelmişti. Bir süre sonra benim polikliniğe girip çıkmaya başladı. Vaka danışacağını söyler, muayenemi izlerdi; ameliyatlarıma falan girerdi. Sonraları çıkma saatine yakın, hastalar gittikten sonra da gelmeye başladı. Elinde iki kahve ile içeri girer, çok sıkıldığını söyleyip iki çift laf edelim der, otururdu. Muhabbeti güzeldi, eğlenceliydi. Eğitimi bittikten sonra dışarıda görüşmeye başladık. Bir gün benden çok hoşlandığını söyledi. Olmaz diyemedim. Ben de bir şeyler hissediyordum zaten ama öyle Berna’yı kaybetme düzeyinde değil.   Beni bilirsin; kızarım, küserim ama ondan vazgeçmeyi düşünemem bile. Araya mesafe koymayı denedim, beceremedim.  Uzunca bir süre gel gitli bir ilişkimiz oldu. İlişki demek de doğru olmaz aslında. O dönem Berna ile çok problemimiz vardı. Bir haftayı barışık geçiremiyorduk. Zaten zor bir kadın biliyorsun. Derya ile konuşunca kafam dağılırdı. Gündelik problemlerden sıyrılırdım. Sonra yavaş yavaş uzaklaştık. O da sıkıldı muhtemelen. İki yıldır hiç görüşmedik." Hikaye bittikten sonra çay almak için mutfağa girdim. "Eee! yine mi aradı yoksa?"  diye seslendi balkondan içeriye doğru. "Yok, o değil de..." deyip Ömür'den bahsettim.   Ben anlatırken bir taraftan çayını içiyor, diğer taraftan sanki hiç dinlemiyormuş gibi etrafa bakınıyordu.  Anlatacaklarım bitmişti. Şimdi ikimiz de susmuş etrafı seyrediyorduk. Birden döndü ve; "Şimdi sen hiç suçluluk hissetmedim diyorsun öyle mi?" diye sordu. "Yani dedim. İçimde bir huzursuzluk var tabi ama buna vicdan azabı demek doğru olur mu bilmiyorum." diye cevap verdim. Gerçekten de öyleydi.  Aslında uzunca bir süre  tüm olanlar için Berna' yı suçlamıştım. Hatta kendimi haklı bile görmüştüm. Bu düşüncemi Sait' e söyleyince. "Saçmalama" dedi. "Ortada bir suç varsa, en büyüğü senin bir kere. Kalanını kime, nasıl dağıtırsan dağıt artık." dedi. Sonra da on dakika boyunca ne yapmalı, ne yapmalı diyerek uzun faullerini çekiştirdi durdu. Sonra kafasını kaldırıp; "Belli ki pişman olmuşsun. Ben hep derim zaten bir kadını başka bir kadınla aldatmanın ne anlamı var, nasılsa hep aynı kapıya çıkıyor diye. Özeniyorsunuz saçma sapan şeylere ondan sonra heves geçince, ben ne yaptım da ne yaptım!" 
 "Bana akıl verme de yardım et. Ben de hatamın farkındayım. Ama diyorum ya nasıl olduğunu hiç anlamadım."  Aslında kızmıştım ama fazlasıyla haklıydı.  "Neyse... Şimdi bir kere esas sorun Berna ile aranızdaki anlaşmazlık ve soğukluk . Ömür falan değil, hatta Derya hiç değil bence. Yapmaman gerekirdi ama olmuş artık dönüşü yok. Eğer gerçekten pişmansan ve karını seviyorsan; izin mi alırsın artık nasıl yaparsın bilmem, gidin güzel bir tatil yapın. Biraz sık dişini, sana batan şeylerini görmezden gel, alttan al. Bak gör, eskisinden de iyi olur. Hem daha önce de sana kaç defa söyledim, inatlaşmayın, oluruna bırakın biraz diye. Çocuk mu istemiyor, istemeyebilir. Gözü korkuyordur belki de, çocuk büyütmek kolay mı? Hemde senin gibi bir adamla evliyken."
 "Valla ben öyle senin gibi gece besle, yatır; gündüz pışpışla... Yapamam oğlum.Zaten hastanede canım çıkıyor." 
  "O belli canım. Sahi Berna nerede?” Diye sorunca, kardeşinin yanında olduğunu söyledim. “Tamam işte…” dedi. “…atla git sen de.” Gidemeyeceğimi, bacanağın kaza yaptığını, iki gündür aramamış olduğumu, zaten aramızın da açık olduğunu söyledim ve nedenlerine dair bir şeyler anlattım. “E dur, ben bir Derya’yı arayayım. Geçmiş olsun der, ağzından da laf alırım.” dedi. İstediğim de buydu zaten.
  On, on beş dakika kadar konuştular. Anlaşılan Berna’nın gevezeliği tutmuştu. Sesini duyabiliyordum, fazlasıyla neşeli geliyordu. Çok uzun zamandır benimle bu şekilde konuşmamıştı, özlediğimi hissettim. Bir an telefonu Sait’in elinden alıp konuşmaya devam etmeyi bile düşündüm.
  Konuşma bitince telefonu balkondaki yuvarlak cam masanın üzerine, kül tablasının yanına koydu. “Sesi çok iyi geliyor Oktaycığım. Ailecek dışarıda yemek yiyorlarmış. Kazadan falan da bahsetmedi. Hatta duydun, ben sordum. Hiçbir şey söylemeden lafı değiştirdi biliyor musun?” dedi. Şaşırmıştım. Bana yalan mı söyledi acaba? Ne gerek vardı ki buna! “Bir de…” diye ekledi, “…yarın yolculuğa çıkacakmış.”  “Nasıl, nereye gidecekmiş?” “Bilmiyorum, orasını söylemedi.” Şaşırmıştım. Kiminle gidecekti acaba. Berna öyle yalnız gezmeyi sevmezdi. Hiç anlaşamasa da çoğunlukla Şebnemlerle, bazen de abisi ile takılırdı. Gerçi iki yıl kadar önce, hastalandığı zaman alıp başını gitmişti. Yine mi benzer bir şey yaşıyordu acaba. Ömür'ü duymuş olamazdı. Ya da Ömür ona her şeyi anlattı. Öyleyse bu kadar neşe nereden geliyordu? 
  Kafam patlamak üzereydi sanki. Şakaklarım zonkluyor, ensemdeki baskı git gide artıyordu. Benim Bernayla konuşmam şarttı; hatta onu görmeli, yüz yüze konuşmalıydım. 
  Bölümdeki doktor arkadaşı aradım. Randevulu hastalarımı o alacaktı. Ameliyatları iptal ettirdim. Fikret'i arayıp bana yarından itibaren 3-5 gün rapor yazmasını söyledim. Evet evet, bu gece İstanbul'a gidecektim. 

20 Haziran 2016 Pazartesi

GURBET

 İnsanın kendini yaşadığı yere ait hissedememesi ne acınası bir durum. Sık sık kabından çıkmak arzusu ve devamında en savunmasız yanlarının açıkta kalışı. Yıkıcı darbeleri hep bu yumuşak yanlarından alışı. Etrafı konuşup, gülüşen insanlarla doluyken bile içini kemirip duran yalnızlık hissi ve bu duygu ile tek başına savaşmak zorunda kalışı.
 Neymiş; memleket, insanın doğduğu değil, doyduğu yermiş. Vallahi de yalan. En azından gerçek anlamı yalan.

  Ruhunu, kalbini doyurmayan yerden ne memleket oluyor, ne de yuva. Öyle gurbet gurbet dolanıyorsun iş güç peşinde. Attığın her adım, dokunduğun nesneler, soluduğun hava... ardında bıraktığın ne varsa sahipsiz ve yabanıl duruyor. Öyle istemeye istemeye yapıyorsun ki her şeyi!
 Ortalıkta dolananın sen değil de ancak bir gölgen olabileceğini göremeyen buna rağmen seni tanıdığını iddia eden gözlerle yalnızlığını gidermeye çalışıyorsun. Olmuyor.  Eksik kalıyor ilişkilerin. 
  Üstelik çocukluğunun bihaber olduğu toprak parçası memleket olabilir mi, mümkün mü bu? Minik ayaklarının tepmediği yollar, minik ellerinin dokunmadığı apartman duvarları, daha önce hiç tırmanmamış olduğun erik ağacı... anılarında yeri olmayan bir tablonun üzerine ne renk koyarsan koy, tuvalin karanlığında bozulmaz mı çizdiğin şekiller? 
  Geçtiğin sokaklarda bir zamanlar ilk aşkınla rastlaşmadıysan, benimseyebilir misin hanımeli kokan duvarlarını? 
  Kıyısında serinlediğin denizi, kestane ve meşe ağaçlarının gölgesinde oynadığın parkları, şehir sınırından dışarı çıkamamış olan lezzetleri bu kadar uzağındayken, evindeymiş gibi hissedebilir misin gerçekten?
  Oralarda bir yerlerde anne ve baban bir çatının altında yaşamaya devam ediyorken, sen o geçmişini doyuran kokudan kilometrelerce uzakta yaşayabilir misin, sanki hiç ayrılmamış gibi?
 Ah ah! Karnı tok olduğundan mı bu şımarık duygulanımlar ve yersiz delirip durmalar? Yok yok. Ben yerimi, yurdumu özledim. Hem de bu sefer öncekilerden çok daha fazla. 

17 Haziran 2016 Cuma

TAMPON İLİŞKİ

 Bana kapılman, en büyük pişmanlığın ve belki de sonun olacak. Karşılık bulamayacağını bilmeksizin bekleyip, isteyeceksin.
 Vazgeçip tüm gerçeklerinden, denizi koca bir yalandan ibaret, gücümün artık ancak kendisini onarmaya ve aydınlatmaya yettiği limanıma demir atacaksın.
 Her gününü, şehrimin sokaklarında adımladığımız anların hayalini kurarak geçireceksin. Oysa bu şehir defalarca kez yıkıma uğradı ve her bir sokağı aynı moloz yığınına çıkıyor. Sen bunu bilmiyorsun ve görmene asla izin vermeyeceğim. Bu belirsizlik seni hasta edecek. Sen bu hastalığı aşk sanıyorken, her an, tekrar tekrar yanacaksın ve ben senin küllerinden bir daha asla yanmayacak ve yıkılmayacak olan koca bir şehir inşa edeceğim. Asma bahçeleri ile bezeli, denizi hırçın, rüzgarı hoyrat ve limanı batık koca bir şehir. Adı BEN olan.
 Cevap ver. Bunu gerçekten istiyor musun?

15 Haziran 2016 Çarşamba

VEDA 29 (Berna)

  Boya dolu kase ile yanıma geldiğinde saçım hala biraz ıslaktı. Önemli olmadığını söyledi. "Demek Ceren..." dedim. İçimde yoğun bir konuşma isteği vardı. Bir yabancıya içimi yakıp yıkan ne varsa dökmek istiyordum. Bunun damdan düşercesine olamayacağının farkındaydım. Aramızda böylesi bir samimi konuşmanın gelişip gelişmeyeceğine dair bir nabız yoklama hareketiydi bu. Belki yüz yıllar öncesinden gelen, sosyal bir ilk adım. "...eşinin adı."  diye ekledim. Büyükçe bir kahkaha patlattı. Bembeyaz dişler ile dolu alt ve üst damağı, ince dudaklarının arasındaki açıklıktan dışarı fırlamıştı.
  "Hayır" dedi. Ceren benim kedimin adı. "Bunlar da tırnak izleri" diyerek damarlı ellerinin üzerindeki ve kollarındaki nispeten soluk, düzensiz hatları gösterdi. "Hadi canım..." dedim. "...kim kedisinin adını yüzük parmağına işletir?"  Duraksadı. Gülüşü dağıldı. Açık mavi gözlerinin kasırgayı bekleyen bir deniz gibi koyulduğunu fark ettim. Fırçanın ucu ile kaseden bir miktar boya aldı ve üç parmağının arasında tuttuğu saç tutamına sürerken anlatmaya başladı.
"İlk ve son aşkımdı. Ortaokulda birleşen yollarımız lisedeyken ayrıldı. Aynı apartmanda oturuyorduk. Simsiyah, bukleli saçları; kapkara gözleri vardı. Sabah okula giderken ayak seslerini duyana dek bekler, bizim kata inmeden hemen önce kapıyı açardım. Kafamı kaldırır, göz göze gelene kadar öylece ona bakardım. Lisedeyken çıkmaya başladık. Çıkmak dediğim; beraber okula gider, beraber gelirdik. Aynı sınıftaydık ama farklı sıralarda otururduk. Hayallerimiz hep kağıt üzerindeydi. Şiirler yazar, kitabının arasına sokuştururdum. Pek konuşmazdık. Paylaşacak kadar yaşamamış, biriktirmemiştik henüz. Bir gece apartman silah sesleri ile yankılandı. Babası cinnet geçirmiş. Önce iki kardeşini, sonra annesini, en son da onu öldürdükten sonra kafasına sıkmış. Sesi duyar duymaz yukarı koştum. Kapının önünde kanlar içinde yatıyordu. Kaçmaya çalışmış ama başaramamış.
  O gecenin üzerinden bir ay kadar zaman geçmişti. Okula gitmek üzere evden çıktım. Apartmanın bodrum katından cılız bir miyavlama sesi geliyordu. Lambası tozlanmış, yarı karanlık bodruma indiğimde Cerenlerin deposunda onu buldum. Daha küçücüktü. kapkara tüyleri, kapkara gözleri vardı. Şimdi çok yaşlandı. Biraz da delirdi. Yanına kimseyi yaklaştırmıyor. Yaklaşmaya çalışırsan da sonuç bu" diyerek bileğinin iç kesimine geçmiş diş izlerini gösterdi.
   Ne diyeceğimi bilemiyordum. Öyle üzülmüştüm ki resmen darmadağın hissediyordum. Sorduğum için pişman değildim ancak adamcağıza da, hayatının baharında böylesine bir zulüm yaşamış olan kızcağıza da acıyordum. O sırada aynanın önünde duran telefon çalmaya başladı. “Ceren Arıyor...” yazıyordu ekranda. Genç adam telefonu aldı, benden müsaade isteyerek açtı. "Efendim hayatım?"
 Konuşmak için dışarı çıkmıştı. Bende ise duygu sömürüsüne maruz kalmanın doğurduğu bir öfkeden ziyade, rahatlamışlık hissi vardı. Yine de döndüğünde, ciddi ve de bu kadar acı bir durumun şakasını nasıl yapabildiğini soracaktım. Geldi ve ben daha ağzımı açamadan; "Nolur kusuruma bakmayın. İnsanlar hikayelerimden hoşlanıyor. Ben de vakit geçsin diye arada anlatıyorum böyle."
 "İyi de bu, öylesine anlatılacak türden bir öykü değil ki. İnsanları durup dururken üzmeye hakkın yok. Üstelik başkalarının acılarıyla alay edercesine öyküler uyduramazsın." 
 "Olur mu? İnsanlar asıl böyle hikayeleri seviyor. Mesela buraya geldiğinizde fazlasıyla tedirgin görünüyordunuz. Muhtemelen basit sayılabilecek bir derdiniz vardı çünkü genelde öyle olur. Ben hikayemi anlatınca, derdinizin ne kadar da önemsiz olduğunu anladınız değil mi?” dedi.
 "Yanılıyorsun" dedim. "Anlattığın öykü, her gün haberlerde izlediğimiz trajedilerden sadece biri. İnsanların çoğu bu tarz haberler çıktığında kanalı değiştiriyor. Üstelik başkasının acısının büyüklüğünü görüp de kendi acını unutmak çok bencilce ve de saçma bir düşünce!” yeniden damağını açıkta bırakarak güldü.
“Neyse yine de seni adına sevindim." dedim. 
  Aslında derdimi unuttuğum konusunda haklıydı. En azından kısa bir süreliğine.  Konuşmadan geçen bir sürenin sonunda; "Peki izler?" diye sordum. "Onlar kime ait?"
 " Çizikler kedimize; diş izi, kızımıza ait. İkisi de bir buçuk yaşında."  dedi.  
  Öncesinde düşünmeksizin, “Senin savına göre şimdi de derdime yanmam gerekiyor, öyle mi?” diye sorduğumda; “Siz en iyisi anlatın, ben de kendimce üzülmeye değip değmediğini söyleyeyim” diye cevap verdi. Benim de istediğim buydu zaten, ağırdan satacak değildim.
   Boyama işi bitmişti.  Bir müddet, saçın renk almasını beklemem gerekiyordu. Bahçe masasına geçtik. Bir ara bir bayan geldi, fön çektirmek istediğini söyledi. Kuaför, “beklemeniz gerekiyor efendim, hanım efendinin saçlarını yıkayacağız.” deyince de acelesi olduğunu, bekleyemeyeceğini söyleyip gitti.  Hemen ardından birer kahve hazırlayıp getirdi. İnsanlar işlerine gidiyor; ben de kafamda boya katmanı, omzumda örtü, gülleri seyrediyordum.  En baştan anlatmaya başladım. Şebnem’le olan sorunlarımızı, annemin beni doktora götürmek için henüz aldığı ehliyet ile direksiyonun başına geçişi, kaza yapışı ve kanlar içerisinde kalışı, arka koltukta, yanımda oturan Şebnem’in “Senin yüzünden!” diye bağırarak feryat figan ağlayışı, sonrasında Oktay’la olan evliliğimizi ve onu da öncesinden kopup gelen aşık olduğum adamın hayaletini, çantamdaki biletleri, şu anda da havalimanında beni bekliyor olduğunu… Her şeyi eksiksiz olarak anlattım. Donup kalmıştı. Sonra bir düşünceyi kovuştururcasına kafasını iki yana salladı, saçımı yıkamamız gerektiğini söyledi. Yıkama koltuğuna doğru ilerlerken, “Bunlar gerçek mi yoksa misilleme mi yaptın?” diye sordu.  Sadece gülümsedim. Anlattıklarımın gerçek dışı olduğuna inanmış olacak, gülmeye başladı. “İyiydi.” dedi ve “Bunu mutlaka birilerine anlatmalıyım.” diye ekledi.   “Hadi çabuk kurut da gideyim. Hayaletler bekletilmeyi sevmez.” dedim.  Anlatmak iyi gelmişti. Kafamdaki düşüncelerin oraya buraya saçılmış olduğunu hissediyordum. İnanmaması da canıma minnetti. Doğrusu ben de inanamıyordum olanlara. İmkansızdı, biliyordum ama belli ki imkansız olana inanmayı seçmiştim. Dünyayı gerçekte olduğu gibi yaşama kuralımız da nereden geliyordu? Üstelik gerçek kimin gerçeğiydi. Kimin gördüğü, kimin dokunduğu, kokladığı… Çoğunluğun mu? Peki benim gerçeğim? Oradaydı işte, ete kemiğe bürünmüş olarak bankta, hemen yanı başımda oturmuştu. Sesi en az, boğazdaki vapurun sesi kadar gerçekti, duymuştum. Kim bunun bir yalandan ibaret olduğuna beni ikna edebilirdi ve nasıl? 
  Onur hep geçimsiz olduğumu söylerdi. İnatçı, kıskanç, hırslı ve tüm bunların sonucu olarak da uyumsuz... Öyleyse ben de beni her halimle seven adama gidiyordum. Beni sevdiğini söyleyen ama hiçbir şekilde anlayamayan tüm insanlardan kaçıyordum. Aslında ödeşmiştik, alacak verecek yoktu çünkü ben de onları anlayamıyordum. Onların süslü sözlerini, yapmacık gülüşlerini, yapay lezzetlerini ve onların her şeyinin bana gerçek dışı gelişinin verdiği rahatsızlığı...
Çarşamba günü görüşürüz... Sevgiler ;)

(Not: Daha önce de çarşamba günü görüşmek üzere söz vermiş olan kalem idaresi, sabah sabah bütün işini gücünü bırakmış, verdiği sözü hiç olmasa kuyruğundan yakalayabilme gayretine girmiştir.)

14 Haziran 2016 Salı

AĞIT

İnce, ipince bir tel dökülür açık alnına,
Zülüf şaşar, ten şaşar; kara kaşın, kara gözün şaşar.
Ecel olur tel, batar göğsüne; kalbine dolanır,
Gökte ay, yıldız; yerde cümlesinin şavkı şaşar.

Bedenin uzanır toprağa, alabildiğine soğuk,
Bir zamanlar damarında ılık ılık akan kan şaşar.
Börtü böcek sakınır etini çiğnemeye,
Ruhu göçmüş, otuzluk bedenin şaşar.

Yokluğuna ağlar gözler, dilleri ağıtlar kuşatır,
Kulağında kalan son uğultu, kendi varlığına şaşar.
Söner yıldızlar, söner diye ay; Gün doğmaya utanır da,
Adem öldürene değil, böylesi genç ölene şaşar.




13 Haziran 2016 Pazartesi

VEDA' yı Takip Edenler İçin Ufak Bir Duyuru

 Öncelikle Ramazan gelmiş hoş gelmiş...
 Son bölüm biraz yarım yamalak bir kesit oldu farkındayım ama Ramazan'da bilgisayar başına oturmam çok zor oluyor. Bu nedenle sevgili Çay Molası'nın da önerisini dikkate alarak Veda 'yı artık haftada bir gün yayınlamaya karar verdim, en azından bu ay süresince...  
 En kısa zamanda bloglarınızı da ziyaret edeceğim ;))
 Sevgiler herkese...

VEDA 28 (Berna)

  Kalkar kalkmaz telefonuma baktım. Saat altıya geliyordu. Pencereyi açtım ve açmamla birlikte odanın içerisine dolan havayı ciğerime çektim. Gökyüzünde koyu bir mavilik vardı. Az ilerideki iğde ağacının kadife yaprakları güneşin henüz vurmakta olan ışığı ile bir kızıllanıp bir parıldıyordu. Kimse uyanmadan çıkmak istiyordum. Olabildiğince sessiz bir şekilde lavaboya gidip yüzü yüzümü yıkadım. Duş almam gerekiyordu. Köşe dolabının alt rafında duran dantelsiz tek boy havlusunu aldım ve duş kabininin hemen dışında bulunan askıya astım. Şebnem’in dünden beridir üzerimde duran bulüzünü, kendi kotumu ve çamaşırımı çıkarıp kirli sepetine fırlattım.
  Sıcak su vanasını açtım ancak su, ısınmak bilmiyordu. Soğuk sudan ne kadar az hoşlanırsam hoşlanayım bu evden çıkma isteğim daha ağır basıyordu. Buz gibi su ile hızlıca yıkandım ve havluma sarınıp, boş koridordan geçerek odama girdim. Saçımı kurutmaya niyetim yoktu. Bavulumda kalan son temiz tişörtüm ile kotumu giydim. İnce hırkamı üzerime geçirdim, sadece sırt çantamı alarak saçlarım ıslak bir şekilde dış kapıya yöneldim.
  Tam kapıyı açmak üzereydim ki Şebnem’in yarı uykulu sesi ile irkildim. “Berna’cığım! Sabaha sabah nereye gidiyorsun hayatım?”  Ne gece olanları konuşmak; ne de uzun uzadıya nereye gideceğim, ne yapacağımla ilgili gereksiz bir tartışmaya girmek istiyordum. İstanbul’da bir zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım vardı ve ona gidiyor olduğumu söyledim. “Henüz çok erken tatlım. Üstelik Onur da kalktı az önce, hazırlanır çıkar şimdi. Biraz bekle seni de bıraksın.”  “Gerek yok canım. Zaten önce sitenin kuaförüne gidip saçlarımı yaptıracağım.” Dedim ve sarılıp veda ettim.  Sonra giysilerimi ve bavulumu içeride bıraktığımı, Ankara’ya dönmeden önce alacağımı söyledim. Beklemem konusunda ısrar etmediğine sevinmiştim. Asansörün kapısını açmadan önce son bir kez arkaya dönüp, “Üçünüzü de çok seviyorum.” diye ekledim.
  Ön duvarını oluşturan camekanın üzerinde “Saç Bakım Uzmanı Sedat” yazan küçük kuaför salonu açıktı. Salonun bahçesi siyah ferforje çitle çevrelenmişti ve çitler pembe sarmaşık güllerle bezeliydi. Bahçeye girişte hemen sağda, bodur salkım dut ağacının yanında beyaz boyalı, bambu bahçe masası ile iki adet sandalye duruyordu. Kuaför olduğunu düşündüğüm, siyah tişört ve pantolonlu genç adam kafasını kaldırdı, elindeki gazeteyi masanın üzerine bıraktı ve oturmakta olduğu bambu sandalyeden kalkarak, “hoş geldiniz” dedi.
  Sol elinin yüzük parmağında dövme ile “Ceren” yazılıydı.  Gösterdiği koltuğa oturdum. Uzun zamandır böyle dikkatle aynaya bakmamış olduğumu fark ettim. Kızıl boyası solmuş saçlarım, dibinde yarıya yakını beyaz, yarıdan fazlası da siyah saçları bırakarak uzamışlardı. Adam, koltuğumun arkasında durmuş, elleri ile saçlarımı karıştırırken, ne yapmasını istediğimi sordu. Aynadan arka duvarda asılı duran saate baktım. Biraz duraksadıktan sonra boyamasını istediğimi söyledim. Rengi önemli değildi, sadece uzun sürmemesi gerekiyordu. Kafasını bir sağa, bir sola eğerek saçlarımı süzdükten sonra çekildi ve boyayı hazırlamaya başladı.

  
Devamı için "Çarşamba günü" görüşmek üzere ;)))

8 Haziran 2016 Çarşamba

PAŞA ÇAYI




Bana da çay koy anne;
Demi damlalardan ibaret,
Suyu bol olsun.
Üç yetmez, beş küp şeker;
Kağıdını açamadım, soy da ver.
Bardağı ılık, ilk yudumda köpük,
Yanağımda öpücük,
Etrafımda hep mutluluk olsun.


VEDA 27 (Berna)

  Yemek boyunca keyfim fazlasıyla yerindeydi. Hatta bir ara restoranın terasında Defne ile dans etmiştik. Artık bir tane değil, milyon tane yabancı göz bile beni izlese umurumda değildi. Ne de olsa tekrar gelecekti. Yıllardır beni böylesine savunmasız bıraktığı için kızmalıydım belki ama hayır. İçimde, dünyanın tüm kötü duygularını bastıracak kadar büyük bir özlem vardı. Ufacık bir sitem bile etmeyecektim.
  Onur ve ben eski günlerden konuştuk, güldük. Şebnem ise hiçbir şey söylemeksizin sadece izledi. Arada sataşıp, onu da muhabbetin içine çekmeye çalışıyordum ama pek oralı olmuyordu. Aslında ikimizin de sahip olduğu tek ortak özellik buydu; sebepsiz yere ortamdan buharlaşıp giden ruhlarımız. “Neyse” dedim sesli söylediğimi fark etmeksizin. “Efendim?” dedi Onur. Lavaboya gitmek istediğimi söyleyip, nerede olduğunu sordum. Üst kattaymış, çantamı da alıp merdivenlere yöneldim.
  Yukarısı oldukça tenhaydı. Masalardan birine oturup telefonumu kontrol etim. İki cevapsız arama vardı, birkaç tane de mesaj. Oktay yarım saat arayla iki kez aramıştı. Önemli bir şey olsa gerek diye düşündüm.  Gerçi öyle ise tekrar arardı. Sonra mesajlara baktım. Çeşitli mağazalardan geliyorlardı, ilgimi çekebilecek herhangi bir şey yoktu. Telefonu çantaya geri koymak istediğimde ara gözde duran biletler dikkatimi çekti. İki kişiye ait uçak biletleriydi bunlar. Biri benim adıma diğeri de onun adına alınmış biletler. İstanbul’dan Roma’ya, tek gidişlik. Uçuş yarındı. Şaşkınlık, sevinç ve heyecan karışımı bir duygu ile kalbim hızlandı. Yüzüm yanıyordu yeniden.
   Ayağa kalktığımda Onur’un yukarı çıkıyor olduğunu gördüm. Biletleri görmemeliydi. Hızlıca çantanın içine sokuşturup ona doğru ilerledim. Beni görünce durakladı; “Napıyosun orada, neden aşağı gelmiyorsun?” “Oktay aramış da onunla konuşuyordum. Dedim.  “Aradı mı sonunda?” deyip, cevap beklemeksizin tuvaletlerin olduğu bölüme geçti. Aşağı indim, hiçbir şey söylemeden yerime oturdum. Defne tabletten çizgi film seyrediyor, Şebnem ise iyice soğumuş balık kalıntılarından ona zoraki lokmalar veriyordu. Heyecanım geçmiş değildi. Çatalımın kenarıyla Meyve tabağındaki karpuz diliminden bir parça kesip, ağzıma attım. Oturduğum koltuktan teras ve arkasında boğazın karşı kıyı şeridi görünüyordu. Bol ışıklı bu fon, bir şehir manzarasından öte, balkon korkuluğuna sardırılmış lamba dizinini andırıyordu. Bir süre ışıkların hayal meyal oynaşmalarını seyrettim. Bacak bacak üstüne atmıştım ve üstteki bacağım benden bağımsız öne, arkaya sallanıyordu. Beni biraz olsun rahatlatan, durdurmak istemediğim bir devinimdi bu.  
  Eve dönüşte, Defne koltuğunda uyuyakalmıştı. Onur da konuşmuyordu artık. Arabanın içerisinde motordan kaynaklanan bir uğultu dolanıyordu, o kadar. Karşı şeritte, hızla gelip geçen araçların farları önce parlıyor sonra parlaklığın en yoğun olduğu anda kayboluyordu. Az önce fazlasıyla yoğun görünen bu delici ışık huzmesi, şehrin bina kalabalığına girdiğimizde anlamsızlaşıyor; yerini reklam panolarına, dev ekranlara ve bina aydınlatmalarına bırakıyordu. Şehirde anlamsız olan bir şey de ay ışığıydı.  Burada Ay, gökyüzüne yapıştırılmış büyük fosforlu bir süsten ibaretti.
  Bize ait olan sessizlik, eve girmemiz ve Defnenin yatağına gitmek istememesi ile son bulmuştu. Evin içerisinde ağlama ve ufak perdeden bağırma sesleri duyuluyordu. Bu kargaşayı benimle birlikte izleyen bir kişi de Onur’du ve şaşırmış görünüyordu. Uzunca bir duraklama sonrası, onu daha önce hiç böyle görmemiş olduğunu söyledi. Şebnem’in yanına gitti ve ortada büyütülecek bir şey olmadığını söyledi. Neden bağırdığını soruyordu ki Şebnem Defne’nin yatağına oturdu ve ağlamaya başladı. Neler olduğunu anlayamamıştım ama benimle ilgisi olduğunu düşünüyordum. Kesin bir şeyler saçmalayacaktı. Bu manzarayı daha fazla izlemek istemiyordum. Kendi odama geçtim ve bavulumu hazırlamaya başladım.
   Uçuş erken bir saatteydi. Yarın sabah uyanır uyanmaz bu evden çıkacaktım. Az sayıdaki kıyafetlerimi bavula doldurduktan sonra üzerimi değiştirmeden yatağıma yattım. Zorluk çekmeksizin uyumuşum. Bir ara Defne’nin sesini duyar gibi oldum. Gözlerimi açtım. Oda zifiri karanlıktı. Yataktan kalktım, ellerimle karanlığı yoklayarak ulaştığım duvarda elektrik düğmesini aradım. Birkaç kere açıp kapamama rağmen oda aydınlanmamıştı. Elektrik kesilmiş olacak diye düşündüm. Perdeyi araladım, şehir karanlıktı. Gökyüzü bomboş görünüyordu, ne ay ne de yıldız, hiçbir şey yoktu. Pencereyi açtım, deniz ve iğde kokusunu içime çektim. Defne bir kez daha seslendi, yardım et diyordu bu kez. Ses yan odadan değil de çok uzaklardan geliyor gibiydi. Karanlık odadan koşar adımlarla çıktım ve hole geçtim. Hiçbir şey göremiyordum. “Defne, defne!” diye bağırmaya başladım. Birden hol aydınlandı. Şebnem ile Onur telaşlı bir şekilde yanıma geldiler. Defne, dedim. Yardım istedi benden, odasını arıyordum dedim. Ben bunları söylerken Onur da koşarak Defnenin odasına girdi ve ışığını açtı. Şebnem de hemen arkasından gitmişti. Sonrasında Onur tek başına odadan çıktı ve kapılarını kapattı. Yanıma geldi, dirseğimi sıvazlayarak. “Rüya görmüş olmalısın, Defne gayet iyi ve de uyuyor.”  Dedi. İnanamamıştım. “Nasıl olabilir? Onun sesiydi. Hem ben uyanıktım, duyduğuma eminim.”
 “Su ister misin, ya da içecek başka bir şey?” İstemediğimi söyleyerek gülümsemeye çalıştım. Uzatmamam gerektiğini biliyordum. “Çok korkmuşsun ama o gayet iyi. Hem Şebnem de Defne ile yatacak bu gece. Merak etmene gerek yok. Hadi sen de yat.” Herkesi ayaklandırdığım için özür dileyip, odama geçtim. 

Devam edecek.... ;)



4 Haziran 2016 Cumartesi

T.F.A.D -1 "Aşkta Sorumluluk Almak"

 Sen nereden bileceksin çocuk, bu körpe vicdanı aç bırakan soysuzun, senin on yıl sonraki gençliğin olacağını. Attığın her adımda vicdanının aç köpek gibi etten, kemikten büstüne saldıracağını.
 Her aklına eseni yapabileceğini mi sanıyorsun yoksa? Yanılıyorsun ve emin ol ki hep yanılacaksın. Vardığın tüm yargıların biraz vicdan serpilmiş, ancak akıldan noksan teraneler olduğunu görünce afallayacaksın. Ve aşk yolunda attığın ilk adımda, vicdanını da dinlediğin için çuvallayacaksın. Çok sonra öğreneceksin aşkın aslında bencillik demek olduğunu ve orada empatiye yer olmadığını. Bana bak çocuk! Aşık olan aptal, her türlü zulmü peşinen kabullenmiş demektir. Bu gerçeği görebildiğin an, affetmeyi de başardığın an olacak. Kendin de dahil acılarından sorumlu bulduğun herkesi affettiğin an. İşte o an,  hayat denilen ve seni sarmalayan zincirdeki bir halka açılacak. İyi değerlendir. Diğer halkalar mı; hastalık, melankoli, para aşkı, şükürsüzlük, histeri, titizlik, boş konuşmak, kin, nefret, israf... Liste uzar gider çocuk. Benden tavsiye; vicdanını akıl ile doyur.

3 Haziran 2016 Cuma

YAZ MAVİ, GÜZ KARA
















Geç kaldı yazım benim
Bahara veda edemeden
Kış düştü dallarıma
Meyveye duramadı çiçeklerim
Beyazlara büründü de soldu
Soldu da döktü kırmızılarını


Dünüm Karadeniz benim
Yeşiline doyamadan
Toprak serildi ufkuma
Soyunamadı kasvetini yüreğim
Karaları bağladı da soldu
Soldu da döktü gözyaşlarını


Yazım deniz, yazım Karadeniz
Güzüm kara, güzüm Ankara
Baharım da karadır benim
Denizimden uzakta
Artık hep Ankara'da

2 Haziran 2016 Perşembe

VEDA 26 (Oktay)

 Bezginliğimi belli etmemeye çalışarak Ömür’ü içeri buyur ettim. Girer girmez boynuma atlamıştı, hemen kapıyı kapadım. Onun burada olduğunu kimse görmemeliydi, gerek yoktu anlamsız bir gerginliğe. Yanağıma öpücük kondurup eğildi, topuklu sandaletinin bağcıklarını çözdü.  Sonra da benim yönlendirmeme fırsat bırakmaksızın hızlıca, kapısı sonuna kadar açık olan salona yöneldi. O an, hol duvarında asılı duran fotoğrafların da ancak parmağımdaki yüzük kadar önemi olduğunu anlamıştım.
  Döner paketi elimde mutfağa doğru geçerken, Ömür’e aç olup olmadığını sordum.  Yeni yediğini söyledi, memnun olmuştum. Bir bardak kola da onun için doldurdum. Paketleri olduğu gibi tepsiye, dolu iki bardağın yanına koydum. Salona geçtiğimde rahat bir şekilde üçlü koltukta oturmuş, kumanda ile kanalları kurcalıyordu. Pilleri yerlerine yerleştirmişti ancak kapak hala peteğin altında duruyordu. O an maç yorumlarını izliyor olduğumu söylemenin anlamsızlığını fark edip sustum. Zigon sehpalardan küçük olanı Ömür’ün önüne, büyük olanı da ikili koltuğun önüne çektim ve elimdeki tepsiyi büyük sehpanın üzerine bıraktım. O ise oralı değildi ve tatmin olmamış bir halde kanalları kurcalamaya devam ediyordu. Yerime oturup paketi açtım. Kolayı yudumlamadan hemen önce döner dürümünden iri bir ısırık aldım.

  Kafamda birçok soru işareti vardı ancak tek kelime bile etme isteğim yoktu. Adresimi nereden bulduğunu ve ne cesaretle evime, evimize kadar gelebildiğini sormaktan kaçınıyordum. Hırsımı dibinden sos akan döner dürümlerinden çıkardım. “A bak!” diye neredeyse çığlık attığında kafamı kaldırma gereği hissettim. “Bu şarkı süper bak, dinle.” dedi.  Daha ziyade rahatlığına hayret ederek, klibe de ufak bir bakış attıktan sonra hiçbir şey söylemeksizin yemeye devam ettim. Bozulmuş olmasını bekliyordum ama o ilgiyle klibi seyrediyor, başı ve gövdesinin üst kısmı ile de tempo tutuyordu.  Bir ara eli çantasına gitti. Sigara paketini çıkarınca, evde sigara içmediğimizi söyledim. “Bu kararı sen mi aldın eşin mi?” dedi.  Son derece sinirli bir şekilde “ne fark eder!” dedim. “Karın Ankara dışında değil mi sanki, neden bu kadar kasıyorsun? Geldiğimden beridir suratın asık, rahatla biraz. Ben her şeyi ayarladım.” dedi. Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Boğazımda düğümlenen lokmanın üzerine bir yudum aldıktan sonra bunu nasıl bilebildiğini sordum. “Aradım öğrendim.” dedi. Hiddetle ayağa kalktığım an olduğu yere sindi. “Dur ya hiçbir şey sezdirmedim. Yalan söyledim. Arkadaşlarla hep beraber oturuyorduk falan dedim. Sen erken kalkmışsın, telefonunu unutmuşsun falan… Hatta teşekkür bile etti.” Tekrar yerime oturdum ama öyle sinirlenmiştim ki, paketinden bir sigara alıp yaktım. Derin bir nefes çektim. O ise anlatmaya devam ediyordu. “Ya bak, en son isteyeceğim şey; bir kadının benim yüzümden üzülmesi. Bu nedenle, sen adım atmadan ben asla bir şey yapmam. En azından onun anlamasına yönelik bir şey yapmam. Sabah hiçbir şey söylemeden çıkıp gidince, üzerinde baskı kuruyormuşum gibi hissettim. Öyle olmadığını söylemek istedim ama telefonlarıma da cevap vermedin. Konuşmam gerekiyordu, geldim. Ne zaman istersen de çıkar giderim. Söylemen yeterli.” Dedi.   Ben de burada olmasının yanlış olduğunu, şimdi gitmesi gerektiğini, benim onu arayacağımı söyledim. Kalktık, kapıya doğru gittik. Sandaletinin bağcıklarını bağlarken titreyen elleri, son derece yavaş hareket ediyordu. Benim ise öfkem geçmiş değildi. Her zaman olduğu gibi öpmek üzere bana doğru uzandığı an geri çekildim. Yükselmiş olduğu parmak uçlarında arkaya döndü ve bir şey söylemeksizin gitti. Onu bir daha görmemeyi umuyordum.

VEDA 25 (Berna)

Öyleydi. Kırılmaz bir kalbi vardı Onur’un. Sevmediğini yanına yaklaştırmazdı ama birini gerçekten sevmişse eğer, ne kadar eğilip bükülse de o kalbe bir şey olmazdı. Yoksa bana bunca yıl nu kadar dayanabilir miydi? Bazen ben bile kendime tahammül edemiyorken.

“Hadi, ben seni almaya geldim. Bir saattir burada oturuyorsun. Düşünecek bir şey kalmamıştır herhalde.” Güzel bir anın tadı damağımda kalmıştı. Kalkmak istemiyordum. Orada kalıp, yüreğimde kalan kırıntılarla yılların açlığını bastırmak istiyordum. Rüya olamayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar güzel bir an ile. “Ne güzel oturuyordum işte neden geldin ki?” dedim şımarık bir ifadeyle.  Defne’nin acıkmaya başladığını,  kendilerinin de yorulduğunu, bir şeyler yemeye gideceğimizi söyledi ve kalktı. Ben de yerimden kalkmadan önce son kez gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım. O an fısıltıyka; “Bekle!” dedi, “tekrar geleceğim, beni bekle.”  İrkilerek gözlerimi açtım, etrafıma bakındım. Kimse yoktu. Onur arkasını dönüp, bana seslendi. “Hadi ama! Geç kalırsak yer de bulamayız, hadi kalk!” “Tamam” dedim “geliyorum.” Bir an Onur’a onun burada olduğunu söylesem mi diye düşündüm ama vazgeçtim. Bu kez büyüyü bozmayacaktım. Artık o toy ve de ürkek halim geçmişte kalmıştı, korkmuyordum olacaklardan. Bana zarar vermeyecek, biliyordum. Sırf yeniden mutlu olmam için gelmişti. 

1 Haziran 2016 Çarşamba

BİR BEN YETER

Çağlasın gözbebeğim ardında akan nehir
Dipsiz tüm kuyuların karanlığını sulasın
O karanlıklarda açar elbet bir çiçek 
Açılsın göz kapaklarım
Atılsın dışarı zehir
Canlansın yitik hatırlarım
Dimağımda bir bir

O hatıralarda gitmişler olur
varsın olsun
Asılsın bir zamanlar dost bildiğim sıfatlar
Bana kalandan fayda yok
Bağlı değildiyse yürekten
Bende bir hücreyi dar bulup da giden,
Artık esir olur zaten
Soğuk ve de ölgün vücutların
Zindanlarında bir bir

Geride aydınlanmış bir ruh kalır
Ölümsüz
Yaraları gökkuşağı ile sarılı
Bereleri ayçiçeği ile yamalı
Bedeninde çakılı bir gülücük
Huzuru yüreğinde saklı
Geride bir ben kalır
Bir ben 
Bana yeter tümden