VEDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VEDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2016 Pazar

VEDA 44 (Berna)

   Aklıma geldikçe delirecek gibi oluyordum. Kıskançlık ya da içinde sevgi kırıntısı barındıran herhangi bir duygu değildi hissettiğim. Kızıyordum. Beni aptal yerine koyan tüm o insanlara, belki de daha çok kendime kızıyordum.  
    Telefon çaldığında hastanenin girişindeydim. Oktay’ın sekreteri arıyordu. Ameliyat ettiği hastası gelmiş, ısrarla kendisini görmek istiyormuş. İzinden ne zaman döneceğini soruyordu. Kendisiyle yarım saat önce konuştuğumuzu, hala yoğun bakımda olduğunu söylediğimde ve neden zırt pırt aradığını sorduğumda Oktay’ın durumundan haberi olmadığına, çok üzüldüğüne ve şaşırdığına dair bir dolu laf sıralamıştı. Ben daha önce kim bilir kiminle konuşmuşum? Öğrenmek falan istemiyordum. Oktay’a aldığım eşyaları ve cüzdanını ağabeye verdikten sonra Onur’u bile görmeden çıktım, taksiye bindim.
    Bizim araba havaalanındaydı. Belki nereye park ettiğini bulamayacaktım ama tek tek aramaya razıydım. Olmadı bir uçağa biner giderdim. Halihazırda yirmi gün iznim vardı. Zaten İstanbul’a bunun için gelmemiş miydim? Artık kalmam için de bir sebep kalmamıştı.
   Taksinin arka koltuğunda, camın önüne dirseğimi dayamış oturuyordum. “Kaçmak çözüm değil” dedi bir ses. “Bekle de biraz konuşalım. Üstelik her şeyi yanlış anlıyorsun.” “Artık konuşmak istemiyorum.” Dedim. “Anlamadım?” Dedi, taksinin iri yarı, arabaya tıkıştırılmış görünümlü şoförü. “Size söylemedim.” Diye cevap verince koltuğuna gömüldüğünü fark ettim.
   Camın dışında, yansımamın olması gerektiği yerde Oktay’ın silueti vardı. Kafa kafaya vermiş oturuyorduk. Yolu çevreleyen ağaçların ya da yüksek binaların gölgesinden geçerken belirginleşiyor; güneş içeri sızdığı anda silikleşiyordu. “Gelme” dedim “artık seni bile görmek istemiyorum.” “Hastasın sen, bensiz yapamazsın.” Dedi alt geçide girmeden hemen önce.  Yanılıyordu.
   Havaalanına girdikten sonra bir süre ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım çarkı döndüremiyordum, kafamın içi bomboştu. Sanki bembeyaz bir ışıkla çevrelenmiş gibiydim. Aydınlık beni düşünemez hale getirmişti. Etrafta dolanan insanlar vardı ancak teki bile alanı dolduran eşyalardan farklıymış gibi gelmiyordu. Ben de düşünmekten vazgeçtim. Zaten bir planım yoktu. O andan sonra da olacak değildi. Otoparka yöneldim. Tek tek katları gezmeye başladım. Yarım saat kadar sonra ateş kırmızısı tamponu gözüme çarptı. Anahtarı çıkardım. Kapıyı açmamla birlikte o bildik koku burnuma doldu. Midemin bulanmasına ve sabah yediğim omletin, içindeki maydanoz kalıntılarıyla birlikte ön lastikleri boyamasına engel olamamıştım. Bulantı o kadar fazlaydı ki, ağlamaya başladım. Öyle hıçkırarak falan değil ama sarsılarak. Nereden ve neden geldiğini anlayamadığım gözyaşları ara ara öğürmelerle kesiliyor sonra yeniden akmaya devam ediyordu. 
   Anahtarı ön koltuğa attım, kapıyı kapattım, otoparktan ayrıldım. Bir tuvalet bulup yüzümü yıkadım. Daha iyi hissediyordum. Tuvaletin giriş kapısının hemen karşısında boş bir tezgah vardı. Oraya çıkıp oturdum. Duvardaki prizlerden birine telefonumu taktım. Şarjı bitmek üzereydi. 
   Seyahat acentelerinin sitelerinde dolanmaya başladım. Kendime bir tur arıyordum. Bugün ya da yarın çıkışlı bir seyahat bulamadım. Avrupa’nın herhangi bir yerine giden uçakların bilet fiyatlarına baktım. Dubrovnik’te karar kılmıştım. Uçuşa sadece birkaç saat vardı. Önce bileti sonra da yurt dışı harç pulunu alacaktım. Dış hatların olduğu kata gitmek üzere tuvaletten çıktım. 

25 Ekim 2016 Salı

VEDA 43 (Oktay)

    Ameliyatın üzerinden daha bir gün bile geçmemiş olmasına rağmen, sanki günlerdir o yataktan çıkmıyormuş gibiydim. Kaç kez uyudum, bilmiyordum. Ancak her uykuya dalışımda sanki yeni bir geceyi sabaha kavuşturmuşum hissiyle uyanıyordum.  Sırtım ağrıyordu. Ağrıyı hafifletmek üzere gövdemi sağa doğru çevirmeye çalıştığım anda göğsümde keskin bir sızı hissettim. Yastığımın yanı başında duran PCA butonunu aldım, birkaç kez bastım. Artık daha az acı hissediyordum ancak dilim damağım halen kupkuruydu. Keşke birkaç yudum su içebilseydim. İlk defa sigaradan başka bir şeyi bu kadar çok istiyordum.
  Berna, buralarda olmalıydı. Sabah bir ara Onur uğramıştı. Konuşmak istemiyordum o zevzekle, uyuyormuş gibi yaptım. Bir süre başımda dikildi, deskteki hemşirelere bir şeyler sordu, sonra da gitti. Karımı görebilmeyi çok istiyordum. Her tarafından hortumlar sarkan birisi için basit bir istek olsa gerekti. Üstelik büyük bir ameliyat geçirmiştim. Anlattıkları kadarıyla birkaç kez arrest olmuşum. İlkinde Berna döndürmüş beni. Havaalanında. İlk müdahaleyi o yapmış. Şu an yaşıyor olmamı büyük oranda ona borçluymuşum.
  Kendime geldiğim andan beri sürekli dua ediyordum. Hatırladığım bütün sureleri defalarca kez okudum. Şükürler ettim. Daha önce yaşamayı bu kadar istediğim bir anı hatırlamıyordum. Yaşamak, yaşarken değil de ölümün kıyısındayken önem kazanmıştı. Zaten hep öyle olmaz mı? Ne kadar da saçma.
  Yaşamamı isteyen tek kişi ben değildim üstelik. Sabahtan beridir yarım saatte bir gelip ilacımı ayarlayan, drenleri ve idrar çıkışımı takip eden hemşire de bunu fazlasıyla istiyormuş gibi görünüyordu. Ya da sadece işini iyi yapıyordu kim bilir.
  Ünitede yaklaşık bir düzine hasta vardı ancak görebildiğim kadarıyla benim dışımdakilerin çoğu entübeydi. Yakında buradan çıkarım diye düşündüm. Doktoruma sormak istiyordum ancak henüz kendisini görememiştim. Uyuduğum sırada gelmiş olmalıydı. Hemşire ateşimi ölçmek üzere yanıma yaklaştığında ona sordum. 
 “Öğleden sonra özel oda boşalacak, sizi oraya alacağız doktor bey.” dedi. Ona biraz da mahcup bir şekilde karımı görüp görmediğini sordum. Görmemişti.
  Yaklaşık bir saat kadar sonra aynı kızcağız tekrar geldi ve servise geçeceğimi haber verdi. Hemen arkasından açık mavi önlüklü zayıfça bir oğlan sedyeyi önü sıra iterek yatağımın yanına yaklaştırdı. Vücudumun dört bir yanından sarkmakta olan kabloları, hortumları ve uçlarında sallanan zımbırtıları düzenledikten sonra getirmiş olduğu sedyeye kaymam gerektiğini söyledi. Hemen öncesinde ise hemşire hanım beni, yanı başımda duran monitörden ayırıp, sedyenin ayak kısmında duran seyyar monitöre bağlamıştı. Sedyeye geçtiğimde üzerimde sadece çarşaf vardı. Ne bir önlük, ne de bana ait başka bir şey.  
  Yoğun bakımdan çıkar çıkmaz önce asansöre bindik. KVC servisi bir üst kattaydı. Daha önce hiç sedye ile hareket etmemiştim. Tuhaf geliyordu. Evimde bile olmadığım kadar çıplak bir şekilde, yabancı bir sürü insanın arasında uzanmış yatıyordum. Odam, uzun servis koridorunun en sonundaydı. Oraya ulaşana kadar her hasta odasının kapısında en az bir kişi vardı ve geçişimi izliyordu. Ya insanların işi gücü yoktu ya da gerçekten ilginç görünüyordum.
  Odanın kapısı açılır açılmaz sedyenin ayakucunda abim belirdi. Geldiğini bilmiyordum, çok şaşırmıştım. Beni görünce yüzüne zoraki olduğu çok belli bir gülümseme yerleştirdi. Onu hiç bu kadar çökkün görmemiştim.
   “O kadar mı kötü görünüyorum?”
   “Yok aslanım, ne kötüsü. Maşallahın var. Yırttın artık kefeni, sana bişi olmaz evelallah.” dedi.
  Sedye yatağımın yanına yaklaştığında, abim de yatağı hazırlamaya uğraşıyordu. “Berna nerede?” diye sordum. Cevap vermedi ama yüzünün asılmasına bakılırsa duymamış olamazdı. Belli ki duymazdan geliyordu. Sorumu biraz daha sesli bir tonda yeniledim. “Bırak şimdi onu. Akşama annemler burada olacak.” dedi.
 “Kaç yaşındaki kadın, getirmeyin buraya. İyiyim ben.”
 “Durmaz şimdi oralarda. Seni görmek istiyor. Serapla beraber gelecekler zaten.”
“Abi, Berna nerede, söylesene.”
“Önce bi yerleş şuraya da konuşuruz.”  Dedi. Yatağa geçerken canım çok yanmıştı. İstesem de konuşmaya devam edemezdim zaten.
  Personel oğlan, pijamam olup olmadığını sordu. Bilmiyordum. Abim refakatçi koltuğunun üzerinde duran poşetleri kurcalamaya başladı. Oradan bir don ile önü düğmeli pijama takımını çıkardı. Bu arada orta yaşlı bir hemşire içeri girmişti. Çamaşıra gerek yok dedi, boşuna giydirmeyin. “Sonda çıkmayacak mı?” diye sordum. “Doktor görsün de önce, sonra çıkaracağız.” diye cevap verdi. Bu arada pijamalarımı giymeme yardımcı oldu, ilaç şişelerini yerleştirdi, beni seyyar monitörden ayırıp yatağın yanındaki monitöre bağladı. Oksijen kanülünü de burnuma yerleştirdikten sonra odadan dışarı çıktı. Abimle baş başa kalmıştık.
  “Berna nerede?” diye sordum yeniden. “Bilmiyorum” dedi. Koltuğun üzerindeki poşetleri işaret ederek “Şunları bıraktı, sonra da hışımla çıktı, gitti.”  dedi. Bir de bu var deyip pantolonunun arka ceplerini kurcalamaya başladı. İki parmağının arasında ufak bir sim kart tutuyordu. “Seninmiş.”

23 Ekim 2016 Pazar

VEDA 42 (Berna)

   Oktay’ın valizinden fazla bir şey çıkmamıştı. Belli ki beni alıp hemen geri dönmeyi planlıyordu.  Hastanede yattığı sürece pijama ve çamaşıra ihtiyaç duyacaktı. Yolumuzun üzerinde bir alışveriş merkezi olduğunu biliyordum. Onur’a oraya gitmek istediğimi söyledim. “Hay hay.” dedi ve sustu. İfadesinde bir anormallik yoktu belki ama onun bunca süre konuşmaksızın durabilmesi hiç olağan değildi. Belki de ne haltlar yediğini anladığımın farkındaydı. Hiçbir şey söylemeyecektim. İçini o ne idiği belirsiz kuşku yesin, dursundu.
  Son zamanlarda ne çok şeye şaşırmamaya başlamıştım; bu, normal miydi? Yaşamanın, tecrübe edinmenin, insana kattığı özelliklerden biri de çabuk kanıksayabilme yeteneği olsa gerekti. Eşik değere ulaşma süreci çok sancılı geçiyordu belki ama sonunda öyle bir hale geliyordunuz ki, artık neredeyse hiçbir olay sizi etkileyebilecek kadar anlamlı ya da değerli olmuyordu. Kulağa hoş geliyor değil mi? Değil işte. Bu; içindeki çocuğun ölmesi, neşe pınarının kuruması anlamına geliyordu.  Bunun fazlasıyla farkındaydım ancak bu farkındalık yeniden hissedebilmem için yeterli değildi. Mutsuzluk, üzüntü ya da öfke duyumsamıyordum belki ama artık hiçbir şey beni mutlu da etmeyecekti. Hiçbir insanı sevemeyecektim, kadın ya da erkek fark etmeksizin. Bir robot kadar duygusuz bir şekilde anların sorunsuz geçmesi için ne yapmam gerekiyorsa onu yapacaktım. 
   İşte şimdi de bir zamanlar sahip olduğum tüm olumlu duyguları yok eden adama pijama almaya gidiyordum. Çünkü kadınlık vazifem bunu gerektiriyordu. Çünkü kadın, her ne olursa olsun; ne yaşarsa yaşasın unutmalı, affetmeli ve de eşinin ilelebet ihtiyaç duyacağı bakımı üstlenmeliydi. Erkek için böyle bir toplumsal zorunluluk yoktu. Bir miktar para kazansın ve kazandığı o parayı eve getirsin, görevi tamamlanıyordu. Bunu en belirgin hasta servislerinde anlıyordunuz. Orada erkek hastaların yanlarında, hastalığının şiddeti ne olursa olsun, mutlaka eşinin refakat ettiğini görüyordunuz. Gece gündüz, o kadın, hiç kimseden yardım almaksızın ve tek gün bile aksatmaksızın erkeğinin yanında kalırdı. Kadın hastalar ise eğer kız evlatları yoksa çoğunlukla yalnız kalıyorlardı. Belki eş akşamüzeri geliyor, beş on dakika görüyor sonra da ayrılıyordu. Hele ki kadın onkoloji hastasıysa ve tedavisinin ikinci ya da üçüncü yılındaysa, çoğunlukla eşi tarafından terk edilmiş oluyordu. Buna dayanarak belki de yapmam gereken şey hemen oracıktan uzaklaşmak, kaçmak olmalıydı ama yapamıyordum işte. Üstelik gitsem ne olacaktı. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Hayatta sevdiğim, değer verdiğim insanlar artık eskisi gibi değillerdi. Değişmişlerdi. Tanıyamıyordum hiçbirini. Ve hayatıma yeni insanlar almak için çok geç kalmıştım. Eski olanı düzeltmek gibi bir gayem de yoktu aslında, bunun mümkün olmayacağını biliyordum ama belki de mantığımı susturup her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabullenmeyi başarabilirdim. Bildiklerimi unutabilirdim. Denemeye değmeyeceğinin farkındaydım ancak her şeyiyle yeni olan bir hayatı denemek çok daha fazla ürkütücü görünüyordu. Cesaretim yoktu buna.
   Alışveriş merkezine ulaşmıştık. Arabayı park edip Onurla birlikte iç çamaşırı, pijama ve eşofman satılan bir mağazaya geldik. Ben birkaç şey beğenip kasaya yönelmiştim. Onur’un telefonu çaldı. Hastaneden arıyorlarmış. Oktay’ı servise alacaklarmış. Artık yoğun bakımda kalmasına gerek yokmuş. Kıyafetlerle dolu poşetleri alıp arabanın yanına inmiştik ki, kendime bir şey almamış olduğumu fark ettim. Kim bilir ne kadar yatacaktı orada. Benim de rahat bir şeyler almam gerekiyordu. Sürekli Şebnem’den giyinmem doğru değildi. Onur’a işimin kısa süreceğini, onun gelmesine gerek olmadığını söyledim ve tekrar mağazaların olduğu kata çıktım.  Tam asansörden uzaklaşmıştım ki telefonum çaldı. Oktay’ın sim kartı hala benim telefonumda duruyordu, değiştirmeyi unutmuştum. Arayan yine şu fazla ilgili görünen sekreteriydi. Üzüntüsünü çokça yansıtan o ağlamaklı ses tonuyla Oktay’ın nasıl olduğunu, iyileşip iyileşmediğini, ne zaman kendine geleceğini ve onu ilgilendirmediğini düşündüğüm daha birçok ayrıntıyla dolu soruyu ardı ardına sıralamıştı. Ben de iyi olduğunu, servise aldıklarını söyledim. Sevindi. Hatta çok fazla sevindi. Ankara’ya ne zaman döneceğimizi soruyordu ki fazla ileri gittiğini düşündüğümden telefonu yüzüne kapattım. Yine aynı mağazaya girdim, yazlık bir eşofman takımı, birbirinin aynı iki adet tişört, birkaç tane çamaşır, bir iki tane de pijama alıp hızlıca oradan ayrıldım. 

Sanırım devam edecek ;)

17 Ekim 2016 Pazartesi

VEDA 41 (Berna)

    Şu aldatma, ihanet vs. tantanası bitecek miydi acaba? Şebnem’e anlattığım için çoktan pişman olmuştum. Tek başıma daha iyi başa çıkabiliyordum. Şimdi bir de o, bu ne der kaygısı başlamıştı. Artık çevremde, alacağım kararları sorgulayan bir dolu insan olacaktı ve bundan daha can sıkıcı bir hal düşünemiyordum.
   Şebnem, Oktay’ın durumunu bilmiyor olsa gerekti, yoksa şu ana kadar kim bilir kaç kez arardı. Hoş, Oktay’la ilgili anlattıklarımdan sonra bir daha onun yüzüne bakacağını sanmıyordum. Çoktandır görüşmüyorlardı da zaten. Yine de beni yalnız bırakmayacağını tahmin edebiliyordum.
   Onur’un mutfağı toplamasına yardım ettim. “Biraz yatıp, dinlenmek ister misin?” Diye sordu. Hastaneye dönmem gerekiyordu, burada kalıp dediğini yapacak kadar umursamaz olamamıştım hala. Boynuma dolanmış görünmez bir kement vardı ve her ne kadar istemiyor olduğumu düşünsem de beni Oktaylı yollara sürüklüyordu.  
“İhtiyacım yok Onur’cuğum. İyi hissediyorum. Benim artık Oktay’ın yanına dönmem lazım. Sen de gelecek misin?”
“Geleceğim tabi ki de. Bunun için izin aldım. Seni yalnız bırakacak değilim.” Dedi.
  Böylesi anlarda, bana, Şebnem’in verdiğinden daha fazla değer verdiğini düşünüyordum. Gerçi Onur genel olarak düşünceli bir insandı ve bu konuda onun bir benzerinin daha olmadığına kalıbımı basabilirdim. Hatta her açıdan dört dörtlük olduğunu düşünüyordum. Gerçeğin ne kadar da başka olduğunu öğrenmeme ise çok az kalmıştı.
  Mutfaktaki işler bitince portmantoda asılı duran küçük çantamı sırtıma geçirdim. Ayakkabılarımı giyip dışarıda asansörü beklemeye koyuldum. Asansör geldiği sırada Onur da çoktan kapıyı kilitleyip yanıma gelmişti.  Ben asansöre girdim. Onur tam bineceği sırada, telefonu çaldı. Ekrana baktıktan sonra içeride telefonun çekmeyeceğini ve önemli bir görüşme yapması gerektiğini söyleyip orada kaldı. Ben onu aşağıda bekleyecektim. Telefonun zil sesi uzaklaşmakla birlikte duyulmaya devam ediyordu. Onur’un neden hala cevap vermediğini anlayamamıştım. Madem açmayacak, neden benimle gelmedi ki diye düşünüyordum. Bu arada üst katlarda bir kadının öfke dolu sesi gelmeye başladı. Tam olarak ne söylediğini anlayamıyordum. Bir süre sonra ses kesildi. Beklemeye başladım. Aşağıda yaklaşık beş, on dakika kadar beklemiş olmama rağmen Onur hala gelmemişti. Onu aramak üzere çantamdan telefonumu çıkarmak istedim. Çantanın tüm gözlerini kontrol ettiysem de telefonu bulamamıştım.  Mutfakta unutmuş olmalıyım diye düşündüm. Tekrar asansöre bindim ve ikinci katın düğmesine bastım.  Onur’u bıraktığım yerde bulmayı bekliyordum ancak orada değildi. Belki tekrar eve girmiştir diyerek kapısında Şebnem’in yaptığı eprimiş süsün asılı olduğu dairenin zilini çaldım. Kimse yanıt vermiyordu. Belki de tuvalete gitmişti ve kim bilir ne zaman çıkacaktı. Binanın çıkışındaki banklara oturup bekleyeyim, nasılsa gelir diye düşündüm. Asansörün düğmesine bastım, kapısı açılınca bindim. Zemin kat tuşuna bastım. Asansörün yukarı çıkmakta olduğunu fark etmemiştim. Kapı açılır açılmaz öne doğru bir adım attım ve Onur ile burun buruna geldik. Asansörün tam karşısındaki dairenin kapısında bir kadının dikildiğini de hemen sonra, gözlerimi Onur’un kafasının sağ arka tarafına doğru kaydırdığım anda gördüm. Eğer ki kadın ani bir hareketle kapıyı kapatmasa ve aynı anda Onur telaşla kafasını arkaya çevirmese; sonrasında bana neden orada olduğuna dair anlattığı o saçma sapan hikayeye inanabilirdim. Yine de inanmış gibi yaptım. Hayal kırıklığına uğramamış gibi, eğer bir gün gelir de Şebnem olanları öğrenirse neler olabileceğine dair hiç endişe duymamış gibi ve en önemlisi bu dünyada halen saf ve temiz insanların yaşıyor olabileceğine inanıyormuş gibi. Gerçek ise bambaşkaydı. Yine de aynı gerçek, her ne kadar kulağa saçma gelse de, Oktay’a karşı merhamet duymaya itmişti beni. İlk kez yapmış olduğu her hatayı anlamaya ve kabullenmeye hazır olduğumu hissettim. Oktay’a karşı olan öfkemin fazlasıyla azaldığını hissettiğim o anda ise tüm endişelerimi bir kenara bıraktım ve Onur’u affettim. Hatta içten içe ona karşı minnet bile duyuyor olabilirdim. Eğer ki evli olduğu ve aldattığı kadın, özbeöz kardeşim, Şebnem olmasaydı.  

  Takip edenler bilir ki burada genelde bir "devamı gelecek" yazardı ancak devam ettirip ettirmeme konusunda çok kararsızım . Bence hikaye burada biter. Siz ne düşünüyorsunuz?

4 Ekim 2016 Salı

VEDA 40 (Berna)

 Banyoda, misafir havlularının olduğu dolaptan bir vücut, bir de saç havlusu aldım ve duşakabinin yanında bulunan askıya astım. Giysi konusunda cimri davrandığım için çok pişmandım. Yine de çantamda son bir tane temiz iç çamaşırı kalmıştı. Onu da alıp, Şebnem’in dolabında bulduğum giysilerle birlikte havluların yanına astım. Ben girmeden önce ısınması için suyu açtım. Üzerimdeki kirli kıyafetleri çıkarıp, sütyeni tekrar takmak üzere ayırdıktan sonra banyo dolabının önüne bıraktım. Ilıyan su, duşun geniş tepebaşlığından ilkbahar yağmuru gibi usul usul akıyordu. Yavaşça altına girdim. Su saçlarımın diplerine sızmaya çalışırken gözlerimi ve kulaklarımı kapattım. Kafamın içi bomboştu. Ne bir heyecan, ne bir öfke, ne de herhangi bir görüntü… Hiç ama hiç bir şey yoktu. Sadece suyun, mağara içinde çağlıyormuşçasına gelen sesi ve karanlık.
   Güzelce yıkandıktan sonra, duş kabininden çıktım. Askıdan aldığım küçük havlu ile saçlarımı sardım sonra da büyük havluyu vücuduma doladım. Lavabonun önüne yaklaştım. Elimin tersi ile aynadaki buharı silmeye çalıştım, olmadı. Her defasında yeniden puslanıyordu.  Lavaboyu açtım. Avuçlarımı bir kase gibi birleştirip soğuk suyla doldurdum. Sonra da tezgahın ıslanmasını umursamaksızın puslu aynaya fırlattım. Görüntü biraz olsun netleşmiş, gözlerimin altındaki kararmış olan çukurlar ortaya çıkmıştı. Uykusuzluğa hiç dayanamıyordum.  Aynanın her iki yanında ikişer katlı açık raflar vardı. Kimine mum ve tütsüler, kimine ise çeşitli kozmetikler özenle yerleştirilmişti.  Yüzüme sürmek için bir krem aradım ancak bulamadım. Saçlarımı kurutup kurutmama konusunda kararsız kalmıştım. Hava çok sıcaktı, kurutmayacaktım. Islanan havluları askıya geri astım. Temiz giysileri giyindim ve banyodan çıktım.  
   Soğuk bir şeyler içmek üzere mutfağa girdiğimde Onur’un telefonla konuşmakta olduğunu fark ettim. Elindeki benim telefonumdu. Beni görür görmez “Bir dakika lütfen. Eşi geldi şimdi, ona veriyorum.”  deyip yanıma yaklaşarak telefonu uzattı. Oktay’ın bölümünden arıyorlarmış. Sekreteri, onunla görüşmek istediğini söylediğinde bunun mümkün olmadığını. Benim de zaten kendilerini aramak niyetinde olduğumu söyledim. Sonra da Oktay’ın kalp krizi geçirdiğini, ardından acil ameliyata alındığını, şu anda ise yoğun bakımda yatıyor olduğunu ayrıntıdan uzak bir şekilde ve büyük bir soğukkanlılıkla anlattım. Telefonun diğer ucundan ise önce abartılı bulduğum bir şaşkınlık ünlemesi ve ardından sadece hıçkırıklarını seçebildiğim bir takım sesler gelmeye başladı. Neredeyse avutmaya çalışıyordum ki hat kesildi, ya da telefon kapandı, anlayamamıştım. Sekreteri ne de çok seviyormuş diye düşündüm. Düşüncemi Onur’dan saklamama gerek yoktu.
   “Oktay’ı bu kadar sevdiklerini bilmiyordum.” Dedim. “Neden sevmesinler ki. Sen sevmiyorsun diye, hiç kimse sevmeyecek mi?.
   Neden böyle düşündüğün anlayabiliyordum aslında ama sormadan edemedim. “Neden onu sevmediğimi düşünüyorsun Onur’cuğum, anlamadım.” Dedim. “Benim ne düşündüğümün bir önemi yok canım, önemli olan sen ne hissediyorsun, onu söyle. Bilmediğim bir şey yok değil mi?.”
“Aslında söylemediğim bir şey vardı ama belli ki onu da Şebnem anlatmış sana.”
“ Derya mıydı, neydi? Anlattı işte bir şeyler. Aslında ben bekliyordum böyle bir şeyi, şaşırmadım.”
 “ Niye ki?”
  “Niye olacak, yapmayan var mı sanıyorsun? Hem sadece bir kişi ise ki ta kaç sene öncesinde olmuş, şükret haline.” Dedi. Onur’dan hiç böyle bir açıklama beklemiyordum. Çok şaşırmıştım ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Kırgınlığım öyle derindi ki, zihnimde hiç silinmeyecek bir iz vardı artık. Şayet duygularımda bir yumuşama olabilecektiyse eğer, onu, ambulansta şuuru gitmiş bir şekilde yatıyorken gördüğümde olmaz mıydı? Böyle basite indirgenmiş, anlamsız bir açıklama neyi değiştirebilirdi? 

“Sen yapmıyorsun işte, demek böylesi de olabiliyormuş Onur’cuğum.” Dedim. Tedirgin edici bir şekilde sessiz kalmayı tercih etmişti. 

Devamı Gelecek... ;)

2 Ekim 2016 Pazar

VEDA 39 (Berna)

    Onur’la bahçedeki banklardan boş olanına geçtik. Aslında üçümüz birlikte gelmiştik ancak abi, banka oturmak yerine hemen yanı başımızdaki kaldırımın kenarına çökmeyi tercih etmişti. Onur birkaç kez kalkıp da onu yanımıza oturtmaya çalışsa da başaramadı ve sonunda görmezden gelmeye karar vermiş olacak yanıma oturup konuşmaya başladı. Kısa bir süre sonra yoğun bakım odasında can çekişen kocamı unutmuştuk. Hastane bahçesinde ders aralarında vakit geçirdiğimiz günlere döndük. Eskilerden konuşuyorduk. Benim ne kadar inek olduğumu, gözümün dersten başka hiçbir şey görmediğini, hayatımı o zamanlar da şu anda olduğu gibi boş düşüncelerle, gereksiz şeylerle heba ettiğimi söylüyordu. Hatta hemen yakınımızda sigara üstüne sigara yakmakta olan abiyi unutmuş olacak, “Volkan’a fırsat verecektin Berna, çok hata ettin.” Dedi. Ben daha bir şey söylemeden yaptığı gafın farkında olarak hızla abiye döndü. Bizi dinlemiyor olduğunu fark edince rahatlamıştı. Sonra sesini biraz daha alçaltarak konuşmaya devam etti.
  “Bak…” dedi “ne karısını aldatıyor ne de başka kötü bir huyu var. Benden iyi olmasın tam bir kılıbık oldu.”  Volkan’la Onur çok iyi anlaşırdı. Aynı arkadaş grubundaydık ancak ben Volkan’dan pek hoşlanmazdım. Gereğinden fazla sessiz ve tahammül edemeyeceğim kadar bön gelirdi. Ortada dönen muhabbeti anlayıp da eşlik etmesi zaman alırdı.  Ne zaman espiri yapsam herhangi bir tepki göstermeksizin alık alık yüzüme bakardı. Tıp fakültesini nasıl dereceyle bitirdi, TUS’ta nasıl Türkiye beşincisi oldu hiçbir zaman anlayamadım. Onur aramızı yapmaya çalıştığı dönemlerde hep; “Bak o senin yanında böyle oluyor. Normalde çok eğlencelidir. Bir şans ver, adam sana çok aşık.” Deyip durmuştu ama olmadı işte. Facebook’ta birkaç fotoğrafını gördüm sonra. “Ya evet, saçları iyice dökülmüş. Emekliliğine az kalmış memur amcalar gibi görünüyor şimdi.” Dedim.
   Sessizce güldü. “Sen kendinin farkında değilsin her halde.” dedi. Bozulmamıştım. Ben de ne zamandır yaşlanıyor olduğumun farkındaydım. Yine de aynaya her bakışımda görüntüme şaşırıyordum. İnsanın ruhu yaşlanmıyor diyorlar ya, işte onun ne demek olduğunu artık anlıyordum.
   “Benim nerem yaşlı be!” dedim. “Sen kendine bak.”
    “Ben dökülen saçlarımla da, belirmeye başlayan göbeğimle de, beyazlarımla da barışığım kızım. Onlar benim anılarımın sosyal güvencesi. Bir de Defne var tabi. Sen daha çocuk yapmicam diye tuttur, dur. Bak, adamı da harcadın zaten. Bundan sonra ne yapacaksın bakalım.”
    Onur’un bu cümlesi ile birlikte ikimiz de neden orada olduğumuzu anımsamış olacağız, başlarımız öne eğildi. Göz ucu ile abiye baktım, “Oktay da sizin gibi çok fazla sigara içerdi” dedim. Aslında insanların, hele ki samimiyetimiz yoksa, özel hayatlarına burnumu sokmazdım. Ama sanırım öfkem Oktay’aydı. İçinde bulunduğumuz durumdan dolayı onu suçlu görüyordum.
    Abi elindeki yarım izmariti yere attı. Ayağa kalktı. “Ben kantine gidiyorum. Bir şey ister misiniz?” diye sordu. İkimiz de hayır manasında kafamızı salladık. Az sonra elinde üç bardak çay ile geri geldi. Yanımıza oturdu. Onur’a işi olup olmadığını sordum, izin aldığını söyledi. Bugünlük müsaitmiş. Sessizce çayları içtik.
   Yorgunluk, uykusuzluk kendini göstermeye başlamıştı. Uzanmak ya da hareket etmek ihtiyacı hissediyordum. Duş almam ve kıyafetlerimi değiştirmem gerektiğini söyledim, evin anahtarlarını bana uzattı. Sonra da orada kalmasına gerek olmadığını düşünmüş olacak beni eve götürmeyi teklif etti. Bizimle gelmesi yönünde abiye ne kadar ısrar ettiyse de oradan ayrılmaya ikna edemedi.
   Arabada giderken ekranı kırık olan telefon yeniden çalmaya başladı. Çantamdan çıkardım. “Telefonun mu kırıldı” dedi Onur. Oktay’ın telefonu olduğunu söyledim. Kendi telefonumdaki sim kartı çıkarıp yerine Oktay’ınkini taktım. Yol boyunca pek konuşmadık.
    Eve geldiğimizde Şebnem çoktan çıkmıştı. “Galeriye gitmiş olacak” dedi.  “Sergisi var.”  
   “Defne yok mu?” diye sordum. “Defne de yanındadır. Onu da kendine benzetiyor.” dedi. “Benzetsin” dedim, “Şebnem kadar iyi bir örnek mi olur?”. Kinaye yapmıyordum, gerçek düşüncem buydu. Koridora doğru giderken salondan sesi gelmeye devam ediyordu ancak ne dediğini pek anlayamıyordum. Giysi odasına girdikten sonra kafamı kapıdan koridora doğru uzatıp “Şebnemin giysilerinden alıyorum Onur’cuğum, hiç temiz kıyafetim kalmadı” diye bağırdım. Sonra kendime dolaptan bir kot ile tişört aldım. Banyoya geçmeden hemen önce telefonu çantamdan çıkarıp Onur’a verdim ve çalarsa bakmasını söyledim. Hastanesinden arıyor olabilirlerdi. Durumunu henüz kimseye söylememiştim.
        

26 Eylül 2016 Pazartesi

VEDA 38 (Berna)

   Yoğun bakımın önünde beklemenin bir anlamı yoktu. Ayrıca hava almaya ihtiyacım vardı. Egzoz kokan bir bahçeyi, kimyasal kokusunun her bir köşesine sindiği bu duvarlara tercih ederim diye düşündüm.  Dün acilin önünde ambulanstan indiğimiz sırada, gözüme ağaçlık bir alan takılmıştı. Asansörde karşılaştığım görevliye tam olarak nerede olduğunu sordum. Tarif etti.
Ana çıkış kapısının hemen dış tarafında bir kafeterya vardı. Çift kaşarlı tost ile karışık meyve suyu istedim. Tost hazırlanırken bende hiç para kalmadığını fark ettim. Oktay’ın cüzdanından bir yirmilik çıkarıp kasadaki top sakallı, tombul ve de asık suratlı beyefendiye uzattım.Üstünü aldım. Bozuklukları çantamın dış gözüne koyarken telefonunun yeniden çaldığını fark ettim. Gece de birkaç kez çalmıştı ancak ekranı kırık olduğundan ne arayan numarayı görebiliyordum ne de cevap verebilmiştim. Ne çok çalıyordu. Belki de hastanesinden arıyorlardı. İzin almadan çıkıp gelmiş olamaz herhalde diye düşündüm. Ama belli ki önemli bir şey vardı. Gerçi içinde bulunduğumuzdan daha önemli ne olabilirdi ki. Sonra aklıma sim kartını çıkarıp telefonuma takmak geldi. Ama önce tostumu yiyecektim.
   Her yer insan kaynıyordu. Hastanenin içi, dışı. Ağaçlık alana geldiğimde oturacak yer kalmadığını fark ettim. Ayakta yemek istemiyordum. Az ileride bir çocuk parkı vardı. Oradaki salıncaklardan birine oturdum ve yemeye başladım. Hemen sonra kolunda intraket takılı, beş yaşlarında bir oğlan çocuğu ile annesi olduğunu düşündüğüm genç bir kadın parka geldiler. Çocuğun yüzü solgun, bakışları donuktu. Kadın fazlasıyla bitkin görünüyordu. Meyve suyumu bitirmiştim. Çocuk, yanımdaki salıncağa oturdu. Annesi onu sallamaya başladı. Görünüm alışılageldik parkta oynayan çocuk tablosundan çok farklıydı. Hiç konuşmuyor ya da gülüşmüyorlardı. Bir şey yapmam gerekiyordu belki ama yapamadım. Ben, sağlıklı ve de neşesi yerinde bir çocukla bile oynamayı beceremezdim ki. Onun yerine gözlerime dolan yaşları belli etmeksizin kalkıp uzaklaştım. Ağaçların arasında yürümeye başladım. Ortamda acı ya da en iyi haliyle sıkıntı hakimdi. Az ya da çok bu bahçedeki herkesin payına bir miktar düşüyordu işte.
   Yukarıya çıktım. Oktay’ın durumu hakkında bilgi aldım. Şimdilik stabilmiş. Şimdilik.
   Tekrar bahçeye indim. Hava oldukça sıcak ve de nemliydi. Kokuyordum. Oktay’ın abisi nerede kaldı ki diye düşündüm. İlk uçakla gelecekti, neden bu kadar uzun sürmüştü? Saate baktım, henüz on olmuştu. Şaşırdım. Zaman tuhaftı. Ne zaman hızlanıp, ne zaman yavaşlayacağı belli olmuyordu. Onu daha erken aramadığım için çoktan pişman olmuştum. Artık Onur’u da arasam iyi olacaktı. Bu kadar geç haber verdiğim için bir ton laf edecekti kesin ama sanırım artık tahammül edebilirdim.

  Bir saat kadar sonra önce Onur, hemen ardında da Oktay’ın abisi geldiler. Onur, bir şey söylemeksizin yukarı çıktı, hatta yoğun bakıma girdi. Dışarı çıktığında başı önündeydi, susuyordu. Onun bu halini gören abi ağlamaya başladı. Aynı şehirde olmalarına rağmen senede bir ya da belki iki kez görüştüğü o, koca cüsseli adam sarsıla sarsıla ağlıyordu. O an ölmüş olduğuna çok emindim ama yanılmıştım. Durumunda değişen bir şey yokmuş. Bu kez de parktaki çocuk ile Oktay’ı kıyasladım. Çocuğa katbekat fazla üzülmüştüm. Bu kadar soğukkanlı olduğum için utanıyor muydum? Hayır. Oktay’ın durumuna üzülmediğim gibi, utanç da duymuyordum. Hissizlik asıl böyle bir şeydi demek.

1 Eylül 2016 Perşembe

VEDA 37 (Berna)

 Durumu kritik demek. Kritik. Bir ayağı çukurda yani. Hangimizin değilse! Umurumda olup olmadığını sorgulayamayacaktım. Yorgundum, terlemiştim, leş gibiydim. Yine de ameliyathanenin önünde oturmuş öylece bekliyordum. İçeriden gelecek olumlu bir cevabı değil. Öldüğü haberini hiç değil. Sadece bir an önce bitmesini.
 Saat dörde geliyordu. Henüz kimseyi aramamıştım. Nasılsa sahnesi geldiğinde herkes üzerine düşen role bürünecekti. Şimdilik senaryo benim elimdeydi. Uyusunlar istiyordum. Sıcak yataklarında dertsiz, telaşsız uyusunlar. Sabah olunca haber verecektim.
  Oktay’dan önce küçük bir çocuğu daha almışlar içeri. Kolu alçıda bir adam ile birlikte çocuğun yakınları olduğunu sandığım üç-beş kişilik bir grup vardı. Saatlerce ağladılar. Durmaksızın, soluklanmaksızın, hiç konuşmaksızın sadece ağladılar.  Sabaha karşı ameliyathanenin kapısı açıldı. Alnında bonenin bıraktığı şerit şeklinde baskı izi olan, doktor olduğunu sandığım, zayıf, uzun boylu bir adam dışarı çıktı. Ağlaması kesilen grup, ani bir hareketle adamın etrafını çevreledi. Sessizlik fazla sürmemişti. Artık birbirlerine sarılıp şükürler ediyorlardı. Orada olduğumu fark etmemiş olduklarına o kadar emindim ki, içlerinden birisi “Geçmiş olsun kardeşim, Allah sizin de yardımcınız olsun.” dediğinde cevap veremedim.
  Yarım saat kadar sonra kapı bir kez daha açıldı. Yerimden kalkmaya cesaret edememiştim. Gelecek haberden değil de onca saat oturduktan sonra kalkarsam, yere yığılırım diye korkuyordum.  Gelen Oktay’ın doktoruydu. Ameliyat çok başarılı geçmiş. Herhangi bir komplikasyon yaşanmamış. Kalıcı doku hasarının gelişmediğini umuyormuş. Zaten olay anında yanında ben olduğum için de çok şanslıymış. Aksi takdirde onu kaybetmemiz an meselesiymiş, vesaire, vesaire…  Anlatıyor da anlatıyordu. O an fark ettim ki, kapının bu tarafı aslında çok daha fazla yorucu ve yıpratıcıymış. İyi ki kimseye haber vermemişim, diye düşündüm.
  Doktor gittikten sonra ameliyathanenin önünden ayrılıp yoğun bakımın bulunduğu kattaki bekleme odasına geçtim. Üçlü kanepeler doluydu. Hatta duvara yaslı duran atıl durumdaki toplantı masasının etrafındaki sandalyeler bile doluydu. Tam çıkmak üzereydim ki kapının arkasında boş bir tekli koltuk olduğunu fark ettim. Oturdum, sandaletlerimi çıkarıp ayaklarımı altıma doğru topladım. Telefonu çıkardım ve Oktay’ın abisini aradım. Onun kalp krizi geçirdiğini, gece acil ameliyata alındığını ancak şu anda iyi olduğunu, telaşlanmamasını söyledim. Neden daha erken haber vermediğime dair bir serzenişte bulunuyordu ki fazla uzatmasına izin vermeyip, hastanenin adını söyledim ve görüşürüz deyip kapattım. Onur’u ise sonra ararım diye düşündüm. Aslında şu an etrafımda dolanan birilerini görmeyi hiç istemiyordum. Konuşmayı da. Sadece uyumaya ihtiyacım vardı. Biraz yana dönersem uygun bir pozisyon alacağımı düşünüyordum. Kafamı koltuğun yumuşak arkalığına yasladım, yan döndüm ve sonra... Sonrası saçma sapan rüyalar ile bölünüp duran, yararsız bir uyku eziyeti. Artık gerçek anlamda uyuyamayacağımı fark ettiğim an tutulmak üzere olan boynumu doğrulttum, sandaletlerimi ayağıma geçirdim, yerimden kalktım ve elimi yüzümü yıkamak üzere tuvaletlere doğru yöneldim. Koridorda büyük bir duvar saati asılıydı ve dokuzu gösteriyordu. Bir buçuk saat geçmiş olmasına çok şaşırmıştım. Daha kısa sürdüğünü düşünüyordum. On, bilemedin yirmi dakika. Farkında olmadan uyumuşum demek ki diye düşündüm. Bir buçuk saatlik bir uyku, kime yetmezdi ki?
  Yüzümü yıkarken Oktay’ı düşünüyordum. Ne yapıyordu, ne hissediyordu acaba? Acı mı, korku mu, yoksa hiçbir şey mi? Bunca yolu bunun için gelmişti demek, tüm bunları yaşamak için. Gerçekten amacı neydi ya da bir planı var mıydı emin olamıyordum. Benim ise aldığım bir karar vardı ancak uygulayamamıştım işte. Hayat plan yapmaya da, kararlar almaya da izin vermiyordu demek. Olacak ne ise o oluyordu. Kader dedim. Allah beterinden saklasın.
  Aynada kendime baktım. Cildim eskisi gibi ışıldamıyordu. Gözlerimin altından dış yanlara doğru uzanan ve eskiden sadece güldüğümde beliren çizgiler artık yerleşik hale  geçmişlerdi. Oktay’ın göğsünde açılan kocaman yarık geldi gözümün önüne. Benden sadece on yaş büyüktü. Bir an adaletsizlik olduğunu düşündüm ama en azından yaşıyordu işte. Bugüne kadar da canı nasıl istediyse öyle yaşamıştı. Sallamadan, umursamadan. Yeterince umursamaz olamamıştı demek.  Belki de ben yanlış tanımıştım, olamaz mı? 

Devam edecek ;)

23 Ağustos 2016 Salı

VEDA 36 (Oktay)

  Pizza bitmişti. Kocaman pizzadan tek bir dilim almıştım ve pizza bitmişti. Oysa hep tersi olurdu. Bu kadar yiyebilmiş olmasına şaşırmam gerekirdi belki ama artık neye şaşıracağımı bilmiyordum. Çantasından çıkardığı ıslak mendil ile ellerini sildi, sonra bir tane de bana uzattı. Gülümsemeye devam ediyordu.
  “Arkadaşın ne zaman gelir?” dedim ve “Ne zaman gidiyoruz?” diye ekledim, gülümsemesinden cesaret alarak. Birden ciddileşti. Bir mendil daha çıkardı, ağzını sildi. Derin bir nefes aldı; “Arkadaş falan yok. Ayrıca neresi olursa olsun fark etmez, sadece buradan gitmek istiyorum. Üstelik sen gelmiyorsun.” Dedi. Sonra da masanın üzerindeki telefonu aldı ve kurcalamaya başladı.
  Umutsuzluğa kapılmaya başlamıştım. Belki de başından beri yanlış şey için endişeleniyordum. Çaresiz kalmıştım. Ne yapmam, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Öfkelenmeli mi, üzülmeli mi yoksa boş versene deyip çantamı alıp gitmeli miydim? İçimden ağlamak geliyordu. Tüm olanlar bir kenara, yıllardır herhangi bir şey için tek bir damla gözyaşı dökmemiş olmama şaşırdım.
  
   Yemek boyunca birkaç kez telefonum çalmıştı. Açmak istememiştim. İşte yine çalıyordu. Ömür olmadığını umarak cebimdeki telefonu çıkardım. Hastanenin numarasıydı. “Hocam!” dedi telefonun ucundaki ses. “Sizi rahatsız ediyorum, özür dilerim ancak Ömür adında bir bayan sizinle görüşmek istediğini söylüyor.”
“İzinde olduğumu söylesene kızım!”
 “Raporlu olduğunuzu, hastanede bulunmadığınızı söylediysem de bir türlü inandıramadım. Belki siz kendisiyle konuşmak istersiniz.” Yerimden kalktım. Masadan uzaklaştım. “Şu an hiç müsait değilim. Onu sonra arayacağımı söyle.”

 “Hocam çok ısrar ediyor, zor durumda kaldık, lütfen!” Telefonun ucundan gelen hışırtı ve ufak bir gürültünün ardından Ömür’ün sesini duydum. Ne söylediğini anlayamıyordum. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Göğsümdeki baskı ve ağrı dayanılmaz bir hal almıştı. Nefes almakta ve ayakta durmakta zorlanıyordum. Önce elimdeki telefon yere düştü, sonrası ise karanlık.  

Devam edecek... ;)

21 Ağustos 2016 Pazar

VEDA 35 (Oktay)

 Yol boyunca hissettiğim telaş, havalimanına girince daha da arttı. Ben de sizinle geleceğim demiştim ama uçabileceğimden hala emin değildim.  Göğsümde baskı hissediyordum. Kontrol noktasından geçerken Berna’nın rahat ve de kendinden emin hareketleri hoşuma gitti. Genel olarak halinde ve tavırlarında büyük bir değişiklik vardı. Eski gergin ve de öfkeli görünümünden eser yoktu. Yaklaşık bir saattir baş başa olmamıza rağmen henüz herhangi bir şey için sinirlenmemişti.
   İçeri girdikten sonra “evet” dedim “ne yapıyoruz?” Bana döndü, durakladık. “Önce oturacak bir yer bulalım. Sonra konuşuruz. Sana anlatacaklarım var.” Dedi.
   Terminal içerisinde biraz dolaştıktan sonra pizza yemeye karar verip, kalabalıktan nispeten uzak bir masaya oturduk. Çantalarımızı masanın yanına koymuştuk. Menüyü inceleyip sipariş vermemiz her zamankinden daha kısa sürdü. Berna’nın oldukça sakin ve kararlı tavırları, alışılageldik hallerinden çok uzaktı. Arkasına yaslandı, ellerini birbirine kavuşturup masanın üzerine koydu. Onları tutmak üzere öne doğru eğildiğimde geri çekip, dizlerinin üzerine indirdi. Bozulmuştum, ancak buna hakkım olmadığının fazlasıyla farkındaydım. Gözlerime bakmaya devam ediyordu. “Sana yalan söyledim” dedi. “Buraya geliş nedenim yani kaza olayı yalandı.” “Biliyorum” dedim. “Lütfen!” dedi, “İzin ver anlatayım. Amacım geçmişi konuşmak, sorunları deşmek değil. Sadece bir şeyin farkında olmanı istiyorum. Derya olayını biliyorum.” O an göğsümdeki baskının ağırlaştığını hissettim. Karnıma kramplar giriyordu. “Bunu konuşmak için çok geç farkındayım. Bunca zaman geçtikten sonra sana herhangi bir şey için kızacak da değilim. Sadece anlamaya çalışıyorum. Neden hala devam ettiriyoruz?” Bir cevap bekleyip beklemediğini anlayamamıştım. Sadece onu ne kadar çok sevdiğimi, ondan asla vazgeçmediğimi ve vazgeçemeyeceğimi söylemek istiyordum ancak boğazım düğümlenmişti. Hiçbir şey söyleyemedim. Anlık bir duraksama sonrası devam etti. “Evliliğimiz sadece birbirimize tahammül etme çabalarından ibaret. Ben artık dayanamıyorum, dayanmayı çok istedim ama yapamıyorum. Artık yeni bir hayata başlamak istiyorum” dedi. “Seninle olamayacağı da çok açık. Bırak beni de gideyim.”
  Tüm gücümü toplayıp konuşmaya başladım. “Bu şekilde seni hiçbir yere bırakmam. Bana desen ki artık sevmiyorum. O zaman döner giderdim. Ancak böyle olmaz.” Sessizce dinliyor olması cesaretimi artırmıştı. “Bundan sonra da elimden gelen her şeyi yapacağım, söz veriyorum. Üstelik Derya, ya da bir başkası umurumda değil. Ben yalnızca seni seviyorum, seninle hayatıma devam etmek istiyorum. İzin ver bunu sana ispatlayayım.”
  “ Mümkün değil.”  Dedi. “Üzgünüm ama sana inanmam, güvenmem mümkün değil. Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi tartışmak için çok geç kaldık. On koca yıl geçti ve artık ağzımızdan dökülen sözcüklerin bir anlamı yok. Burada karşımda diz çökebilirsin, hatta belki yalvarıp ağlayabilirsin bile. Neyi değiştirir sanıyorsun? Gecenin bir yarısı yola çıkmış, buraya kadar gelmişsin. Peki ne için… Ne umuyorsun? Ben yıllardır sırtını döndüğün,  hiçbir zaman ciddiye almadığın, dinlemediğin ve de umursamadığın karınım. On yıldır böyle bir adam tanıdım. Şimdi ne sanıyorsun? Gece yarısı yollara düştün, geldin diye değiştiğini ummamı mı bekliyorsun? Kendini kandırma. Beni zaten kandıramazsın.”
     Ne söylemem, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Elim kolum bağlanmıştı. Tek bir söz edebilecek durumda değildim. Belki de buraya hiç gelmemeliydim. Evet, evet… Tamamen hataydı, ters tepmişti. Keşke gelene kadar bekleseydim, neden telaşlandım ki sanki. İşte, gayet iyi görünüyordu. Hasta falan olamayacak kadar aklı başındaydı. Son derece de rahat görünüyordu. Kendi düştüğüm durumdan da çok, onun bu soğukkanlılığına şaşırıyordum. Bu bir kumar değildi ve gelirken hiçbir alternatif düşünmemiştim. Sadece yeniden yoğun bir depresyon atağında olduğunu düşünüyordum ancak bu hal, gerçekten de beklentimin dışındaydı. Evet bu bir kumar değildi ama ben tüm kozlarımın şimdiden tükendiğini hissediyordum. Belki de haklıydı, gerçekten de her şey için çok çok geç kalmıştık.
    Çantasından telefonunu çıkardı ve kurcalamaya başladı. Sanki aramızda, az önceki konuşma hiç geçmemiş gibiydi. Ben ise gözlerimi üzerinden alamıyordum. Onun benden bu kadar uzaklaştığını hiç ama hiç anlayamamıştım. Ve onu daha önce hiç, şu an olduğu kadar özlememiş olduğumu fark ettim.
    Sigara içmek istiyordum, içmem gerekiyordu. Ellerimin titremeye başladığını fark ettim. Göğsümdeki baskı arttıkça artıyordu. Sorguya çekilmekte olan, yaptıklarından pişman bir suçlu gibi karşısında ter döküyordum. Oldukça uzun gelen bu sessizlik garsonun siparişlerimizi getirmesiyle bozuldu. Elindeki telefonu çantasına geri koydu. Garsona gülümseyerek teşekkür etti ve iştahlı bir şekilde pizzasından lokmalar almaya başladı. Ben ise hiçbir şey yiyebilecek durumda değildim. Bir an kafasını kaldırdı ve hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek, “Yesene hadi, acıkmışsındır.” dedi. Önümdeki yiyeceğe baktım. Aklım konuştuklarımızda ve çantamda duran sigara paketindeydi. Pizzadan bir dilim aldım, ağzıma götürdüm. Zoraki bitirebildim. En iyisi hiçbir şey olmamış gibi konuşmalı diye düşündüm.

    “Bulantın nasıl oldu, daha iyi misin?” diye sordum, aklıma sadece bu gelmişti. Gülümseyerek, “geçti çoktan” diye cevap verdi.

devam edecek.. ;) 

20 Ağustos 2016 Cumartesi

VEDA 34 (Oktay)

   Siteye girip girmeme konusunda kararsız kalmıştım. Belki de önce Şebnem’i ya da Onur’u aramam daha uygun olacaktı, bilemiyordum. Bir müddet güvenlik noktasının gerisinde bekledikten sonra aramamaya karar verdim. Araçla bariyerlerin önüne ilerledim. Güvenlik görevlisi açık olan pencereden kafasını dışarı doğru uzatıp kime geldiğimi sordu. “B blok, 6 numara; Oktay Beyler.” dedim. Tekrar içeri girip telefonu kulağına götürdü. Birkaç saniye sonra bariyerler kalktı ve içeri girdim. Arabayı boş bulduğum bir yere park ettikten sonra B bloğa ilerledim. Asansörle yukarı çıkarken gergin olduğumu fark ettim. Kalbim hızlanmıştı. Ben de nefes alışverişimi yavaşlattım. Vücudumu gerilecek bir durum olmadığına inandırmaya çalışıyordum.
   Dairenin kapısı açıktı ve Şebnem kapıya yaslanmış beni bekliyordu. Sinirli görünüyordu. Yeni bir şey değildi bu. Beni hiçbir zaman sevmemişti ve bunu belli etmekten de çekinmezdi. Cesaretimi topladım ve ona doğru yaklaştım. “Günaydın” dedim. “Kusura bakma sizi rahatsız ediyorum sabah sabah.” “Olur mu Oktay, buyur içeri gel” dedi. Sesi kuru ve de soğuk geliyordu. İçeri girdiğimde Berna’yı göremedim. Belki de uyuyordu. Salona doğru ilerlerken, “Berna nerede?” diye sordum. “Çıktı” dedi. “Anlamadım! Nasıl, ne zaman çıktı?” Yüzünde sen karının nerede olduğunu nasıl bilmezsin. Ne sorumsuz ve de ilgisiz bir adamsın ifadesi vardı. O öyle düşünmüyordu belki ama benim aklımdan tam da bunlar geçmişti. Tedirgin olmuştum. Onu aramak üzere telefonumu çıkardım. İki cevapsız çağrı vardı. Ömür aramıştı. Kısa bir duraklama sonrası Berna’yı aradım. Açmıyordu. “Bir saat oldu çıkalı. Kuaföre uğrayacaktı. Sitenin kuaförü C bloğun altında. Bir bak istersen, belki de oradadır.” Dedi. Teşekkür ettim ve alelacele dışarı çıktım. Asansörün gelmesini beklerken geriye döndüm. Şebnem hala kapıda bekliyordu. Utana sıkıla “Onur’a geçmiş olsun dediğimi ilet olur mu? Daha önce arayamadım, kusura bakmayın.” Dedim. Şaşırdı. “Anlamadım!” dedi. Tam o sırada asansör gelmişti. “Neyse” dedim. “Sonra görüşürüz. Mutlaka arayacağım.” deyip asansöre bindim ve aşağı indim.
   Koşar adımlarla kuaför salonunun önüne kadar geldim. Berna içerideydi. Saçlarını boyatmıştı. Ödeme yapıyordu. Yüzü gülüyordu, iyi görünüyordu. Neden mutsuz olmasını bekliyordum ki zaten. Bir an ne diyeceğimi bilemedim, geri dönüp arabaya doğru yürümeye başladım. Uzun zamandır hiç böyle heyecanlanmamıştım. Sonra da o gece, Ömür’ün kapısında beklerken hissettiğim heyecanı anımsadım, utandım. Pişmandım. Ve bu noktadan sonra vazgeçersem daha da pişman olacağımı düşündüm. Tekrar geri döndüm. Berna kuaförden çıkmış, bahçe kapısına doğru geliyordu. Sabah güneşi yüzüne ve saçlarına vuruyordu. Saçlarının kızıllığı güneşin de etkisi ile iyice belirginleşmişti. Yüzünde eski günlerden kalma tatlı bir gülümseme vardı. Durdu. Gözlerini kapattı, kafasını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Dudaklarının kavsi artmıştı. Gözlerini açtı ve açar açmaz yüzü yeniden soldu. Göz göze gelmiştik. Ona doğru adım attım. O ise sendeleyerek yandaki güllerin sarılı olduğu demir kapıya doğru uzandı. Sonrasında hızla elini çekti. Yanına koştum. Avucu kanıyordu. Diken batmış olacaktı. Cebimden peçete çıkardım ve avucuna bastırdım.

19 Ağustos 2016 Cuma

VEDA 33 (Berna)

     Arabanın içinde, gece boyunca içilmiş olan sigaranın rahatsız edici kokusu vardı. Midemin bulandığını hissettim, camı açtım. Dışarıdan, beni rahatlatmasını umduğum derin bir nefes çektim. Bu kez trafiğin ürettiği yoğun bir egzos kokusu, midemi iyice bulandırdı ve elimde olmaksızın öğürmeme neden oldu. “İyi misin?” diye sordu, sakin bir şekilde. “Uygun bir yer bulabilirsen arabayı kenara çeker misin?” dedim. Az ileride benzin istasyonu vardı. Oraya gelince durabilirmiş.
   Araçtan iner inmez lavaboya doğru koştum. Burası çok daha fenaydı. Etkisi henüz geçmeyen tüm o kokuların üzerine bir de benzin ve tuvalet kokusu eklenmişti. Elimi yüzümü yıkadım. Akşamdan beridir hiçbir şey yememiştim. Her öğürmemde çıkan azıcık safra, genzimi yakıyordu. Lavabodan akan su ile ağzımı çalkaladım. Bu sırada tuvaletin kapısı açıldı. Oktay, elinde şişelenmiş su ile içeri girdi. “Al bunu iç bitanem. Soğuk soğuk iyi gelir.”
    Tekrar arabaya bindiğimizde, daha iyi hissediyordum. “Yüzün bembeyaz oldu. Uçuş kaçta? İstersen önce bir şeyler yiyelim.” Oktay’da hiç ummadığım bir telaş vardı. En son ne zaman onu bu kadar ilgili gördüğümü hatırlayamadım. Hoşuma gitmişti. Yine de temkinli olmam, tekrar kendimi kaptırmamam gerekiyordu. Daha öncekiler nasıl son bulduysa muhakkak bu hali de geçecekti, biliyordum.

    “Daha çok vakit var, acelemiz yok. Havalimanında yeriz.” Dedim. “Sen bu halde gidebilecek misin peki?” İyi hissediyordum. Bulantım geçmişti. Ancak biletleri almamız gerekiyordu. Umarım yer bulabilirdik. Bu düşüncemi söylemedim. Bir de arkadaş yalanı vardı. Nasıl düzelteceğimi hiç düşünmemiştim. Neyse, orada bir yolunu bulurdum. Zaten nasılsa havalimanına girer girmez kaçıp geri dönecekti. Ben de kendime gidecek bir yer bulurum diye düşündüm. Roma olmazsa da başka bir yer. Dünyada gezecek öyle çok şehir, yapacak öyle çok şey vardı ki. Yıllarca bir adamın aklına uyup da zindan gibi bir eve nasıl kapanmışım anlayamıyordum. Oktay’a olan öfkem yeniden canlanır gibi oldu. Hayır, hayır. Bu kez öfke, tartışma ya da benzeri negatif hiçbir şey olmayacaktı. Artık çevremde sadece huzur var olsun istiyordum. Gereksiz duyguların hayatımı mahvetmesine izin vermeyecektim. İster Oktaylı ister onsuz olsun, hiçbir önemi yoktu. Yüzümde varlığına engel olmadığım bir gülümseme belirdi. “Her şey çok güzel olacak.” 

Devam edecek. ;)

5 Ağustos 2016 Cuma

VEDA 32 (Berna)

   Kapıdan çıkarken sevgili saç bakım uzmanımla geçen konuşmamızın etkisindeydim hala. Mutluydum, rahatlamıştım. Her şeye rağmen umut doluydum. Bitmesini hiç istemediğim bir haldi bu. Bahçe kapısına sardırılmış pembe güllerin arasından geçerken içime derin bir nefes çektim. Gerçek gül kokusunu tüm hücrelerime doldurmak istercesine uzun bir soluktu bu. O an, ayaklarımdan zemine çakılı kalmama sebep olan o görece uzun; yüreğimin kıpır kıpır olmasına, aldığım soluğun ciğerlerimde hapsolmasına sebep olan o büyülü an, aşık olmaktan bir türlü vazgeçemediğim adamla göz göze geldiğim andı. Aradan yalnızca üç gün geçmiş olmasına rağmen yüz yıl geçmişçesine bir bitkinlik kuşattı uzuvlarımı. Düşmemek için kolumu yana uzattığımda avuç içimde yakıcı bir acı belirdi. Yüzümü buruşturarak elimi çektiğimde fark ettim, üç ayrı noktadan sızmakta olan kanı. Kafamı tekrar kaldırdığımda hızla yanıma gelmekte olduğunu gördüm. Avuç içimde beliren bu fiziksel acı kolumdan yüreğime ulaştığımda geçen on yılın hayal kırıklıkları yeniden dimağımda canlandı. Kaçmak istiyordum, uzaklaşmak, olabildiğince hızlı koşup kaybolmak, kaybettirmek izimi ve silmek aldığım yaşların tüm etkisini. Belki o da bir hayaldi; sadece bedensiz bir yansıma. Öyle olduğunu umarak yanından geçip gitmek üzereydim. Kolumdan tuttu. Cebinden çıkardığı peçeteyi avcumdaki yaraların üzerine doğru kapattı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.  Nereye olacak, senden kaçabileceğim herhangi bir yere demek istedim. Yapamadım, yapmadım. “Ona.” dedim. Elimi bıraktı. “O da kim?”  Öfkeli olmasını bekliyordum ama daha çok şaşırmış gibi görünüyordu.
   “O işte. Senden önce o vardı. Hatta hep o vardı. Hayal ettim ben onu. Kendim yarattım. Yanımda olmadığın, hatta yanımda iken aslında yok olduğun anları bile onunla doldurdum ben. Ama silebilirim. İstediğin an silip çıkarabilirim hayatımdan” demek istedim ama anlamayacaktı, biliyordum. Tüm o havada kalacak, hatta beni olduğumdan da aciz gösterecek sözcüklerin yerine “Fakülteden arkadaşım.” Dedim. “Onunla uzun zamandır planladığımız bir tatil vardı. Sana bahsetmiştim, unuttun mu?”
   “Hangi arkadaşın?” Diye sordu. Umutsuz ve de yarım bir gülümseme belirdi yüzümde. “Hangi arkadaşımı tanıyorsun da onu tanıyacaksın hayatım? Üstelik ne fark eder, gidiyorum işte. Kafam karışık son zamanlarda. Biraz tatile ihtiyacım var. Hem sen niye geldin, hayırdır?”

    Tekrar ellerini uzattı, “Tatilini erteleyemez misin?” diye sordu. “Ya da izin ver, ben de seninle geleyim.” Şaşırmıştım. Ne duyduklarıma ne de ışıltısını unuttuğum gözlerindeki samimiliğe inanabiliyordum. Olanlar hayalden de öteydi. İmkansızdı. Bu kez gerçekten de çıldırıyor olmalıyım diye düşündüm. “Gerçek misin sen?” diye sordum. Bakışları tıpkı eskiden olduğu gibi sıcacık ve berraktı. Gülümsedi. Bu kez; “Ben de sizinle geliyorum.” Dedi. Sesinde soru sorduğuna ya da rica ettiğine dair bir vurgu yoktu. Karalıydı, istekliydi. Yine de bu halinden şüphe etmek için yıllarca birçok gerekçe biriktirmiştim. “Keşke gelsen.” Dedim. “Ama gelemezsin ki, Roma’ya gidiyorum. Uçağa binemezsin.” Biraz durdu ancak yine kararlı bir şeklide, “Neden binemeyecekmişim, hadi bana da bilet alalım.” dedi. Erkeklerin bir kadını gerçekten istediği andaki çocuksuluğu değişmez bir durumdu. Gardı inmeye hazır her kadında merhamet duygusu uyandırır bir çocuksuluktu bu. “Neyse!” dedim. “Hadi beni havaalanına bırak. Nasılsa oradan dönmek istersin sen.” Elimi sımsıkı kavradı ve arabaya doğru sürüklemeye başladı. 

Devamı gelecek... ;) 

29 Haziran 2016 Çarşamba

VEDA 31 (Oktay)

   Sait, yaklaşık iki saatin sonunda, karısının arayıp da eve çağırması üzerine apar topar çıktı. Gitmeden hemen önce ise küçük çaplı bir nutuk çekmişti. “Bak oğlum, akıllı ol. Basit hesaplara girme. Sen böyle bir adam değilsin? Rahata biraz fazla alışmışsın ama böyle gitmez. Maden çocuk istiyorsun, sen de elini taşın altına koyacaksın. O kadınların ise sözünü dahi etmeye gerek duymuyorum. Hadi sağlıcakla!” deyip kapıdan uzaklaştı.
  Bir müddet düşündüm. Bernasız bir hayatı, yalnızlığı, hatta yerine “o kadın” lardan birini koyduğumda nasıl olacağını… Oysa ilişki dediğin,  iki kişi arasında kendiliğinden gerçekleşen bir şey değil miydi? Bak işte düşünebiliyordum, planlayabiliyordum. Eğer istersem şu an Ömür ile yeni bir hayat kurabilirdim ama istemiyordum. Her şeye rağmen, nedenini anlayamasam da Berna’dan başka bir kadınla olmayı kendime kabullendiremiyordum.
  Yatak odasına geçip ufak bir çanta hazırladım. Niyetim sabaha karşı İstanbul’da olmaktı. Gitmeden önce biraz uyku çekmek istiyordum. Saati bire kurdum. Yatağa uzandım, gözlerimi kapadım. Oluşan karanlık ile birlikte, geçmiş gözümün önüne serildi. Aralardan topladığım güzel anıları rüya yapma gayreti ile uykuya daldım. Telefonun alarmı çaldığında beş dakikadan daha uzun süre uyumamış olduğuma yemin edebilirdim. Rüya görmemiştim ve fazlasıyla yorgun hissediyordum. Gün boyunca içimi kemirip duran huzursuzluk yeniden belirdi. Kalktım ve duş aldım. On- on beş dakika sonra arabamdaydım.
  Yollar bomboştu ve şehir uykudaydı. Cadde lambalarından arabanın içine dolup kaybolan ışıklar gözlerimi yakıyordu. Yola çıkmak için uygun bir durumda olmadığımın farkındaydım ama bu zorunlu bir yolculuktu ve ölmeden tamamlamak istiyordum. Ölümün varlığını, şu ana dek bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Bu düşünceden uzaklaşabilmek için radyoyu açtım. Bir müddet frekanslar arasında dolaştıktan sonra, Neşet Ertaş’ın sesini duyduğum noktada kaldım. Bağlamadan yayılan mest edici ses bir nebze rahatlatmıştı. Kafamı arkaya yasladım.
    Lise yıllarımdan kalma bir yüz belirdi karşıdan gelen kamyonun ışık şeritlerinin arasında. Yüreğimin telini o derece titretebilecek başka bir varlığın bu dünyada yeri olmadığına inandığım, yaklaşık üç yıllık bir zaman aralığıydı hatırladığım.  Lise sonda üniversite tercihlerimizi yaparken karar vermiştik; aynı şehri yazacaktık. Ben Ankara’yı yazmıştım aldığımız karar üzerine, o ise İzmir’i. “Her koyun kendi bacağından asılır.” demişti, neden böyle yaptığını sorduğumda. O gün son görüşmemiz oldu. Her şey bu sözün üzerine bitti. Devamında tek kelime etmedim. Birkaç kez aradı, görüşmek istediğini söyledi, kabul etmedim. Ve sonrasında, ömrümün tamamının o zaman aralığında geçtiğine inandığım uzun bir süreç oldu.  Ama adı üstündeydi; geçmiş. Geçmişti. Varlığıyla, duygulanımlarıyla, her şeyiyle geçmişte kalmıştı.
   Berna’yla tanışana kadarki zaman diliminde, hatırlamaya değer başka bir şey yaşamamıştım. Okul hayatım, hırslarım, şu an geldiğim noktaya ulaşmamı sağlayan her şey anlamsızdı ve fazlasıyla unutulmaya değerdi. Şimdi ise varlığımın, eş değerde anlamsız olduğunu düşünüyordum. Benim varlığımdan ibaret olmayan dünya, yokluğumda da dönmeye devam edecekti. Bu dünyanın merkezinde olduğumu düşünmeme sebep olan kadın ise dünyamdan çıkmaya çabalıyordu, biliyordum. Onun bu hallerini görmezden gelmeyi tercih etmiştim çünkü yapabileceğim bir şey yoktu. Bu, ona özel bir şey değildi. Uzunca bir süre şuna inanmıştım; gitmek isteyen gidiyordu.  Er ya da geç. 

21 Haziran 2016 Salı

VEDA 30 (Oktay)

   Ömür gittikten sonra üçlü koltuğa geçip uzandım ve Berna’yı aradım. İki, üç kez aramama rağmen açmamış, dönüş de yapmamıştı. Belki de görmemiştir diye düşündüm. Ömür’ün Berna’ya gerçekte neler söylediğini çok merak ediyordum. Belki de blöf yapıyordu, aramamış bile olabilirdi. Ben düşünüp dururken kapı çaldı. Yine Ömür’ün geldiğini sanıyordum. Ona söyleyeceklerimin hesabını yaparak kapıyı açmaya gittim. Karşımda kapıcıyı görünce rahatlamıştım.
 “Nerede kaldın Rafet Bey? Kaç saat oldu!” Yüzünde yılışık bir ifade ile; “Bir saat önce buradaydım ama misafirinin geldiğini görünce geri döndüm, rahatsız etmek istemedim Oktay Bey.” Dedi. Kıpkırmızı olmuştum. Oralı değilmiş gibi görünmeye çalışarak elindeki poşeti aldım. Gitmesini beklemeksizin, yüzünde çakılı kalan o rahatsız edici ifadenin üzerine kapıyı kapattım. Şu adamın diline düşecek olmak canımı sıkmıştı. Berna’nın haberi olmamasını diledim. Yeniden hastalanmasını istemiyordum. Üstelik bu kadar da lüzumsuz bir olay yüzünden.
  Keşke sesini duyabilseydim. İçim çok huzursuzdu. Ömür’ün aklından geçenleri nasıl da anlayamamıştım. Oysaki kaç kere görüşmüş, konuşmuştuk. Hareketlerinde benden hoşlanıyor olabileceğine dair hiçbir belirti yoktu. Gelip geçici bir şey olduğunu sanmıştım. Bu yaşta, böylesi yanılgılar… 
  Elimde sigara, evin içinde volta atmaya başladım. Bir şey yapmalıydı, ama ne? Onur’u mu arasaydım acaba? Arayıp da ne diyecektim! Kaza yapmış olmasına rağmen aramamıştım.  Hatta en son konuşmamız üzerinden yıllar geçmişti. Şimdi böyle damdan düşer gibi arayıp da karımın nasıl olduğunu soramazdım. Hayır hayır, olmazdı. Başka bir şey düşünmeliydim.
  Acaba hangi hastanede yatıyordu? Kendi hastanesinde olmalıydı. Acilini arayıp sorsam, öğrensem. Gerçi bu neyi değiştirir ki, öğrenip de ne yapacaktım? Belki de önemli bir şeyi yoktur, taburcu olmuştur. Of Berna! Telefonunu neden açmıyorsun sanki. Bir an Sait’i arayabileceğimi düşündüm. Evet, evet! O arayıp neler olduğunu öğrenebilirdi. Telefon iki kere çaldıktan sonra açıldı. Küçük bir kız çocuğu ile adamın tartışma sesi geliyordu. Çocuk, dilinin döndüğünce yarım yamalak bir şeyler söylüyor, adam da versene kızım şunu diye bağırıyordu. Sonunda Sait telefonu eline alabilmiş olacak “Efendim Oktay” dedi. Tedirgin edici bir tonlamayla “Acilen seninle konuşmam lazım.” Dedim. “Hayırdır, önemli bir şey mi?” diye sordu. Önemli olduğunu, buluşmamız gerektiğini söyledim. Ayrıca evde olduğumu, isterse bu tarafa gelebileceğini ekledim.
 “Ufaklığı yatırır yatırmaz gelirim. Görüşürüz.” Deyip telefonu kapattı.
  Sait, fen lisesinden arkadaşımdı. Beraber yatılı okumuştuk. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hafta sonları bile görüşürdük. O benim, ben onun ailesinin bir parçası gibiydik. Farklı üniversitelerde olsak bile, o mühendislik okumuştu, sık sık görüşürdük. Tabi evlenene kadar. Daha doğrusu o, çocuk sahibi olana kadar. Baba olduktan sonra ancak iki, üç ayda bir görüşebilir hale gelmiştik. Onda da işten güçten bahseder, ayrılırdık.
  Telefonla konuştuktan bir buçuk saat kadar sonra geldi. Balkona geçtik. İçecek bir şeyler koydum. Çocukların nasıl olduğunu sordum. Kısa bir cevapla geçiştirdikten sonra, "Çocukları sonra konuşuruz oğlum, sen sıkıntı ne, onu söyle" dedi.
  Bernayla olan sorunlarımızı genel olarak biliyordu zaten. Ona Derya ve Ömür’den bahsetmeye karar verdim.     "Kısa ve net bir şekilde söyleyeyim. Ben Berna'yı aldattım ve bu konuda herhangi bir suçluluk duygusu hissetmedim. En azından bugüne kadar. Ancak şimdi bir sorun var ve içimi kemirip duruyor."   "Nedir?" diye sorduktan sonra sorusundan vazgeçmiş olacak baştan anlatmamı istedi. Ben de anlatmaya başladım; 
  "2-3 yıl önce bir kızla takıldık, adı Derya. O da benim bölümdendi. Bizim hastaneye üç aylığına cihaz eğitimi için gelmişti. Bir süre sonra benim polikliniğe girip çıkmaya başladı. Vaka danışacağını söyler, muayenemi izlerdi; ameliyatlarıma falan girerdi. Sonraları çıkma saatine yakın, hastalar gittikten sonra da gelmeye başladı. Elinde iki kahve ile içeri girer, çok sıkıldığını söyleyip iki çift laf edelim der, otururdu. Muhabbeti güzeldi, eğlenceliydi. Eğitimi bittikten sonra dışarıda görüşmeye başladık. Bir gün benden çok hoşlandığını söyledi. Olmaz diyemedim. Ben de bir şeyler hissediyordum zaten ama öyle Berna’yı kaybetme düzeyinde değil.   Beni bilirsin; kızarım, küserim ama ondan vazgeçmeyi düşünemem bile. Araya mesafe koymayı denedim, beceremedim.  Uzunca bir süre gel gitli bir ilişkimiz oldu. İlişki demek de doğru olmaz aslında. O dönem Berna ile çok problemimiz vardı. Bir haftayı barışık geçiremiyorduk. Zaten zor bir kadın biliyorsun. Derya ile konuşunca kafam dağılırdı. Gündelik problemlerden sıyrılırdım. Sonra yavaş yavaş uzaklaştık. O da sıkıldı muhtemelen. İki yıldır hiç görüşmedik." Hikaye bittikten sonra çay almak için mutfağa girdim. "Eee! yine mi aradı yoksa?"  diye seslendi balkondan içeriye doğru. "Yok, o değil de..." deyip Ömür'den bahsettim.   Ben anlatırken bir taraftan çayını içiyor, diğer taraftan sanki hiç dinlemiyormuş gibi etrafa bakınıyordu.  Anlatacaklarım bitmişti. Şimdi ikimiz de susmuş etrafı seyrediyorduk. Birden döndü ve; "Şimdi sen hiç suçluluk hissetmedim diyorsun öyle mi?" diye sordu. "Yani dedim. İçimde bir huzursuzluk var tabi ama buna vicdan azabı demek doğru olur mu bilmiyorum." diye cevap verdim. Gerçekten de öyleydi.  Aslında uzunca bir süre  tüm olanlar için Berna' yı suçlamıştım. Hatta kendimi haklı bile görmüştüm. Bu düşüncemi Sait' e söyleyince. "Saçmalama" dedi. "Ortada bir suç varsa, en büyüğü senin bir kere. Kalanını kime, nasıl dağıtırsan dağıt artık." dedi. Sonra da on dakika boyunca ne yapmalı, ne yapmalı diyerek uzun faullerini çekiştirdi durdu. Sonra kafasını kaldırıp; "Belli ki pişman olmuşsun. Ben hep derim zaten bir kadını başka bir kadınla aldatmanın ne anlamı var, nasılsa hep aynı kapıya çıkıyor diye. Özeniyorsunuz saçma sapan şeylere ondan sonra heves geçince, ben ne yaptım da ne yaptım!" 
 "Bana akıl verme de yardım et. Ben de hatamın farkındayım. Ama diyorum ya nasıl olduğunu hiç anlamadım."  Aslında kızmıştım ama fazlasıyla haklıydı.  "Neyse... Şimdi bir kere esas sorun Berna ile aranızdaki anlaşmazlık ve soğukluk . Ömür falan değil, hatta Derya hiç değil bence. Yapmaman gerekirdi ama olmuş artık dönüşü yok. Eğer gerçekten pişmansan ve karını seviyorsan; izin mi alırsın artık nasıl yaparsın bilmem, gidin güzel bir tatil yapın. Biraz sık dişini, sana batan şeylerini görmezden gel, alttan al. Bak gör, eskisinden de iyi olur. Hem daha önce de sana kaç defa söyledim, inatlaşmayın, oluruna bırakın biraz diye. Çocuk mu istemiyor, istemeyebilir. Gözü korkuyordur belki de, çocuk büyütmek kolay mı? Hemde senin gibi bir adamla evliyken."
 "Valla ben öyle senin gibi gece besle, yatır; gündüz pışpışla... Yapamam oğlum.Zaten hastanede canım çıkıyor." 
  "O belli canım. Sahi Berna nerede?” Diye sorunca, kardeşinin yanında olduğunu söyledim. “Tamam işte…” dedi. “…atla git sen de.” Gidemeyeceğimi, bacanağın kaza yaptığını, iki gündür aramamış olduğumu, zaten aramızın da açık olduğunu söyledim ve nedenlerine dair bir şeyler anlattım. “E dur, ben bir Derya’yı arayayım. Geçmiş olsun der, ağzından da laf alırım.” dedi. İstediğim de buydu zaten.
  On, on beş dakika kadar konuştular. Anlaşılan Berna’nın gevezeliği tutmuştu. Sesini duyabiliyordum, fazlasıyla neşeli geliyordu. Çok uzun zamandır benimle bu şekilde konuşmamıştı, özlediğimi hissettim. Bir an telefonu Sait’in elinden alıp konuşmaya devam etmeyi bile düşündüm.
  Konuşma bitince telefonu balkondaki yuvarlak cam masanın üzerine, kül tablasının yanına koydu. “Sesi çok iyi geliyor Oktaycığım. Ailecek dışarıda yemek yiyorlarmış. Kazadan falan da bahsetmedi. Hatta duydun, ben sordum. Hiçbir şey söylemeden lafı değiştirdi biliyor musun?” dedi. Şaşırmıştım. Bana yalan mı söyledi acaba? Ne gerek vardı ki buna! “Bir de…” diye ekledi, “…yarın yolculuğa çıkacakmış.”  “Nasıl, nereye gidecekmiş?” “Bilmiyorum, orasını söylemedi.” Şaşırmıştım. Kiminle gidecekti acaba. Berna öyle yalnız gezmeyi sevmezdi. Hiç anlaşamasa da çoğunlukla Şebnemlerle, bazen de abisi ile takılırdı. Gerçi iki yıl kadar önce, hastalandığı zaman alıp başını gitmişti. Yine mi benzer bir şey yaşıyordu acaba. Ömür'ü duymuş olamazdı. Ya da Ömür ona her şeyi anlattı. Öyleyse bu kadar neşe nereden geliyordu? 
  Kafam patlamak üzereydi sanki. Şakaklarım zonkluyor, ensemdeki baskı git gide artıyordu. Benim Bernayla konuşmam şarttı; hatta onu görmeli, yüz yüze konuşmalıydım. 
  Bölümdeki doktor arkadaşı aradım. Randevulu hastalarımı o alacaktı. Ameliyatları iptal ettirdim. Fikret'i arayıp bana yarından itibaren 3-5 gün rapor yazmasını söyledim. Evet evet, bu gece İstanbul'a gidecektim. 

15 Haziran 2016 Çarşamba

VEDA 29 (Berna)

  Boya dolu kase ile yanıma geldiğinde saçım hala biraz ıslaktı. Önemli olmadığını söyledi. "Demek Ceren..." dedim. İçimde yoğun bir konuşma isteği vardı. Bir yabancıya içimi yakıp yıkan ne varsa dökmek istiyordum. Bunun damdan düşercesine olamayacağının farkındaydım. Aramızda böylesi bir samimi konuşmanın gelişip gelişmeyeceğine dair bir nabız yoklama hareketiydi bu. Belki yüz yıllar öncesinden gelen, sosyal bir ilk adım. "...eşinin adı."  diye ekledim. Büyükçe bir kahkaha patlattı. Bembeyaz dişler ile dolu alt ve üst damağı, ince dudaklarının arasındaki açıklıktan dışarı fırlamıştı.
  "Hayır" dedi. Ceren benim kedimin adı. "Bunlar da tırnak izleri" diyerek damarlı ellerinin üzerindeki ve kollarındaki nispeten soluk, düzensiz hatları gösterdi. "Hadi canım..." dedim. "...kim kedisinin adını yüzük parmağına işletir?"  Duraksadı. Gülüşü dağıldı. Açık mavi gözlerinin kasırgayı bekleyen bir deniz gibi koyulduğunu fark ettim. Fırçanın ucu ile kaseden bir miktar boya aldı ve üç parmağının arasında tuttuğu saç tutamına sürerken anlatmaya başladı.
"İlk ve son aşkımdı. Ortaokulda birleşen yollarımız lisedeyken ayrıldı. Aynı apartmanda oturuyorduk. Simsiyah, bukleli saçları; kapkara gözleri vardı. Sabah okula giderken ayak seslerini duyana dek bekler, bizim kata inmeden hemen önce kapıyı açardım. Kafamı kaldırır, göz göze gelene kadar öylece ona bakardım. Lisedeyken çıkmaya başladık. Çıkmak dediğim; beraber okula gider, beraber gelirdik. Aynı sınıftaydık ama farklı sıralarda otururduk. Hayallerimiz hep kağıt üzerindeydi. Şiirler yazar, kitabının arasına sokuştururdum. Pek konuşmazdık. Paylaşacak kadar yaşamamış, biriktirmemiştik henüz. Bir gece apartman silah sesleri ile yankılandı. Babası cinnet geçirmiş. Önce iki kardeşini, sonra annesini, en son da onu öldürdükten sonra kafasına sıkmış. Sesi duyar duymaz yukarı koştum. Kapının önünde kanlar içinde yatıyordu. Kaçmaya çalışmış ama başaramamış.
  O gecenin üzerinden bir ay kadar zaman geçmişti. Okula gitmek üzere evden çıktım. Apartmanın bodrum katından cılız bir miyavlama sesi geliyordu. Lambası tozlanmış, yarı karanlık bodruma indiğimde Cerenlerin deposunda onu buldum. Daha küçücüktü. kapkara tüyleri, kapkara gözleri vardı. Şimdi çok yaşlandı. Biraz da delirdi. Yanına kimseyi yaklaştırmıyor. Yaklaşmaya çalışırsan da sonuç bu" diyerek bileğinin iç kesimine geçmiş diş izlerini gösterdi.
   Ne diyeceğimi bilemiyordum. Öyle üzülmüştüm ki resmen darmadağın hissediyordum. Sorduğum için pişman değildim ancak adamcağıza da, hayatının baharında böylesine bir zulüm yaşamış olan kızcağıza da acıyordum. O sırada aynanın önünde duran telefon çalmaya başladı. “Ceren Arıyor...” yazıyordu ekranda. Genç adam telefonu aldı, benden müsaade isteyerek açtı. "Efendim hayatım?"
 Konuşmak için dışarı çıkmıştı. Bende ise duygu sömürüsüne maruz kalmanın doğurduğu bir öfkeden ziyade, rahatlamışlık hissi vardı. Yine de döndüğünde, ciddi ve de bu kadar acı bir durumun şakasını nasıl yapabildiğini soracaktım. Geldi ve ben daha ağzımı açamadan; "Nolur kusuruma bakmayın. İnsanlar hikayelerimden hoşlanıyor. Ben de vakit geçsin diye arada anlatıyorum böyle."
 "İyi de bu, öylesine anlatılacak türden bir öykü değil ki. İnsanları durup dururken üzmeye hakkın yok. Üstelik başkalarının acılarıyla alay edercesine öyküler uyduramazsın." 
 "Olur mu? İnsanlar asıl böyle hikayeleri seviyor. Mesela buraya geldiğinizde fazlasıyla tedirgin görünüyordunuz. Muhtemelen basit sayılabilecek bir derdiniz vardı çünkü genelde öyle olur. Ben hikayemi anlatınca, derdinizin ne kadar da önemsiz olduğunu anladınız değil mi?” dedi.
 "Yanılıyorsun" dedim. "Anlattığın öykü, her gün haberlerde izlediğimiz trajedilerden sadece biri. İnsanların çoğu bu tarz haberler çıktığında kanalı değiştiriyor. Üstelik başkasının acısının büyüklüğünü görüp de kendi acını unutmak çok bencilce ve de saçma bir düşünce!” yeniden damağını açıkta bırakarak güldü.
“Neyse yine de seni adına sevindim." dedim. 
  Aslında derdimi unuttuğum konusunda haklıydı. En azından kısa bir süreliğine.  Konuşmadan geçen bir sürenin sonunda; "Peki izler?" diye sordum. "Onlar kime ait?"
 " Çizikler kedimize; diş izi, kızımıza ait. İkisi de bir buçuk yaşında."  dedi.  
  Öncesinde düşünmeksizin, “Senin savına göre şimdi de derdime yanmam gerekiyor, öyle mi?” diye sorduğumda; “Siz en iyisi anlatın, ben de kendimce üzülmeye değip değmediğini söyleyeyim” diye cevap verdi. Benim de istediğim buydu zaten, ağırdan satacak değildim.
   Boyama işi bitmişti.  Bir müddet, saçın renk almasını beklemem gerekiyordu. Bahçe masasına geçtik. Bir ara bir bayan geldi, fön çektirmek istediğini söyledi. Kuaför, “beklemeniz gerekiyor efendim, hanım efendinin saçlarını yıkayacağız.” deyince de acelesi olduğunu, bekleyemeyeceğini söyleyip gitti.  Hemen ardından birer kahve hazırlayıp getirdi. İnsanlar işlerine gidiyor; ben de kafamda boya katmanı, omzumda örtü, gülleri seyrediyordum.  En baştan anlatmaya başladım. Şebnem’le olan sorunlarımızı, annemin beni doktora götürmek için henüz aldığı ehliyet ile direksiyonun başına geçişi, kaza yapışı ve kanlar içerisinde kalışı, arka koltukta, yanımda oturan Şebnem’in “Senin yüzünden!” diye bağırarak feryat figan ağlayışı, sonrasında Oktay’la olan evliliğimizi ve onu da öncesinden kopup gelen aşık olduğum adamın hayaletini, çantamdaki biletleri, şu anda da havalimanında beni bekliyor olduğunu… Her şeyi eksiksiz olarak anlattım. Donup kalmıştı. Sonra bir düşünceyi kovuştururcasına kafasını iki yana salladı, saçımı yıkamamız gerektiğini söyledi. Yıkama koltuğuna doğru ilerlerken, “Bunlar gerçek mi yoksa misilleme mi yaptın?” diye sordu.  Sadece gülümsedim. Anlattıklarımın gerçek dışı olduğuna inanmış olacak, gülmeye başladı. “İyiydi.” dedi ve “Bunu mutlaka birilerine anlatmalıyım.” diye ekledi.   “Hadi çabuk kurut da gideyim. Hayaletler bekletilmeyi sevmez.” dedim.  Anlatmak iyi gelmişti. Kafamdaki düşüncelerin oraya buraya saçılmış olduğunu hissediyordum. İnanmaması da canıma minnetti. Doğrusu ben de inanamıyordum olanlara. İmkansızdı, biliyordum ama belli ki imkansız olana inanmayı seçmiştim. Dünyayı gerçekte olduğu gibi yaşama kuralımız da nereden geliyordu? Üstelik gerçek kimin gerçeğiydi. Kimin gördüğü, kimin dokunduğu, kokladığı… Çoğunluğun mu? Peki benim gerçeğim? Oradaydı işte, ete kemiğe bürünmüş olarak bankta, hemen yanı başımda oturmuştu. Sesi en az, boğazdaki vapurun sesi kadar gerçekti, duymuştum. Kim bunun bir yalandan ibaret olduğuna beni ikna edebilirdi ve nasıl? 
  Onur hep geçimsiz olduğumu söylerdi. İnatçı, kıskanç, hırslı ve tüm bunların sonucu olarak da uyumsuz... Öyleyse ben de beni her halimle seven adama gidiyordum. Beni sevdiğini söyleyen ama hiçbir şekilde anlayamayan tüm insanlardan kaçıyordum. Aslında ödeşmiştik, alacak verecek yoktu çünkü ben de onları anlayamıyordum. Onların süslü sözlerini, yapmacık gülüşlerini, yapay lezzetlerini ve onların her şeyinin bana gerçek dışı gelişinin verdiği rahatsızlığı...
Çarşamba günü görüşürüz... Sevgiler ;)

(Not: Daha önce de çarşamba günü görüşmek üzere söz vermiş olan kalem idaresi, sabah sabah bütün işini gücünü bırakmış, verdiği sözü hiç olmasa kuyruğundan yakalayabilme gayretine girmiştir.)

13 Haziran 2016 Pazartesi

VEDA 28 (Berna)

  Kalkar kalkmaz telefonuma baktım. Saat altıya geliyordu. Pencereyi açtım ve açmamla birlikte odanın içerisine dolan havayı ciğerime çektim. Gökyüzünde koyu bir mavilik vardı. Az ilerideki iğde ağacının kadife yaprakları güneşin henüz vurmakta olan ışığı ile bir kızıllanıp bir parıldıyordu. Kimse uyanmadan çıkmak istiyordum. Olabildiğince sessiz bir şekilde lavaboya gidip yüzü yüzümü yıkadım. Duş almam gerekiyordu. Köşe dolabının alt rafında duran dantelsiz tek boy havlusunu aldım ve duş kabininin hemen dışında bulunan askıya astım. Şebnem’in dünden beridir üzerimde duran bulüzünü, kendi kotumu ve çamaşırımı çıkarıp kirli sepetine fırlattım.
  Sıcak su vanasını açtım ancak su, ısınmak bilmiyordu. Soğuk sudan ne kadar az hoşlanırsam hoşlanayım bu evden çıkma isteğim daha ağır basıyordu. Buz gibi su ile hızlıca yıkandım ve havluma sarınıp, boş koridordan geçerek odama girdim. Saçımı kurutmaya niyetim yoktu. Bavulumda kalan son temiz tişörtüm ile kotumu giydim. İnce hırkamı üzerime geçirdim, sadece sırt çantamı alarak saçlarım ıslak bir şekilde dış kapıya yöneldim.
  Tam kapıyı açmak üzereydim ki Şebnem’in yarı uykulu sesi ile irkildim. “Berna’cığım! Sabaha sabah nereye gidiyorsun hayatım?”  Ne gece olanları konuşmak; ne de uzun uzadıya nereye gideceğim, ne yapacağımla ilgili gereksiz bir tartışmaya girmek istiyordum. İstanbul’da bir zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım vardı ve ona gidiyor olduğumu söyledim. “Henüz çok erken tatlım. Üstelik Onur da kalktı az önce, hazırlanır çıkar şimdi. Biraz bekle seni de bıraksın.”  “Gerek yok canım. Zaten önce sitenin kuaförüne gidip saçlarımı yaptıracağım.” Dedim ve sarılıp veda ettim.  Sonra giysilerimi ve bavulumu içeride bıraktığımı, Ankara’ya dönmeden önce alacağımı söyledim. Beklemem konusunda ısrar etmediğine sevinmiştim. Asansörün kapısını açmadan önce son bir kez arkaya dönüp, “Üçünüzü de çok seviyorum.” diye ekledim.
  Ön duvarını oluşturan camekanın üzerinde “Saç Bakım Uzmanı Sedat” yazan küçük kuaför salonu açıktı. Salonun bahçesi siyah ferforje çitle çevrelenmişti ve çitler pembe sarmaşık güllerle bezeliydi. Bahçeye girişte hemen sağda, bodur salkım dut ağacının yanında beyaz boyalı, bambu bahçe masası ile iki adet sandalye duruyordu. Kuaför olduğunu düşündüğüm, siyah tişört ve pantolonlu genç adam kafasını kaldırdı, elindeki gazeteyi masanın üzerine bıraktı ve oturmakta olduğu bambu sandalyeden kalkarak, “hoş geldiniz” dedi.
  Sol elinin yüzük parmağında dövme ile “Ceren” yazılıydı.  Gösterdiği koltuğa oturdum. Uzun zamandır böyle dikkatle aynaya bakmamış olduğumu fark ettim. Kızıl boyası solmuş saçlarım, dibinde yarıya yakını beyaz, yarıdan fazlası da siyah saçları bırakarak uzamışlardı. Adam, koltuğumun arkasında durmuş, elleri ile saçlarımı karıştırırken, ne yapmasını istediğimi sordu. Aynadan arka duvarda asılı duran saate baktım. Biraz duraksadıktan sonra boyamasını istediğimi söyledim. Rengi önemli değildi, sadece uzun sürmemesi gerekiyordu. Kafasını bir sağa, bir sola eğerek saçlarımı süzdükten sonra çekildi ve boyayı hazırlamaya başladı.

  
Devamı için "Çarşamba günü" görüşmek üzere ;)))

8 Haziran 2016 Çarşamba

VEDA 27 (Berna)

  Yemek boyunca keyfim fazlasıyla yerindeydi. Hatta bir ara restoranın terasında Defne ile dans etmiştik. Artık bir tane değil, milyon tane yabancı göz bile beni izlese umurumda değildi. Ne de olsa tekrar gelecekti. Yıllardır beni böylesine savunmasız bıraktığı için kızmalıydım belki ama hayır. İçimde, dünyanın tüm kötü duygularını bastıracak kadar büyük bir özlem vardı. Ufacık bir sitem bile etmeyecektim.
  Onur ve ben eski günlerden konuştuk, güldük. Şebnem ise hiçbir şey söylemeksizin sadece izledi. Arada sataşıp, onu da muhabbetin içine çekmeye çalışıyordum ama pek oralı olmuyordu. Aslında ikimizin de sahip olduğu tek ortak özellik buydu; sebepsiz yere ortamdan buharlaşıp giden ruhlarımız. “Neyse” dedim sesli söylediğimi fark etmeksizin. “Efendim?” dedi Onur. Lavaboya gitmek istediğimi söyleyip, nerede olduğunu sordum. Üst kattaymış, çantamı da alıp merdivenlere yöneldim.
  Yukarısı oldukça tenhaydı. Masalardan birine oturup telefonumu kontrol etim. İki cevapsız arama vardı, birkaç tane de mesaj. Oktay yarım saat arayla iki kez aramıştı. Önemli bir şey olsa gerek diye düşündüm.  Gerçi öyle ise tekrar arardı. Sonra mesajlara baktım. Çeşitli mağazalardan geliyorlardı, ilgimi çekebilecek herhangi bir şey yoktu. Telefonu çantaya geri koymak istediğimde ara gözde duran biletler dikkatimi çekti. İki kişiye ait uçak biletleriydi bunlar. Biri benim adıma diğeri de onun adına alınmış biletler. İstanbul’dan Roma’ya, tek gidişlik. Uçuş yarındı. Şaşkınlık, sevinç ve heyecan karışımı bir duygu ile kalbim hızlandı. Yüzüm yanıyordu yeniden.
   Ayağa kalktığımda Onur’un yukarı çıkıyor olduğunu gördüm. Biletleri görmemeliydi. Hızlıca çantanın içine sokuşturup ona doğru ilerledim. Beni görünce durakladı; “Napıyosun orada, neden aşağı gelmiyorsun?” “Oktay aramış da onunla konuşuyordum.” Dedim.  “Aradı mı sonunda?” deyip, cevap beklemeksizin tuvaletlerin olduğu bölüme geçti. Aşağı indim, hiçbir şey söylemeden yerime oturdum. Defne tabletten çizgi film seyrediyor, Şebnem ise iyice soğumuş balık kalıntılarından ona zoraki lokmalar veriyordu. Heyecanım geçmiş değildi. Çatalımın kenarıyla Meyve tabağındaki karpuz diliminden bir parça kesip, ağzıma attım. Oturduğum koltuktan teras ve arkasında boğazın karşı kıyı şeridi görünüyordu. Bol ışıklı bu fon, bir şehir manzarasından öte, balkon korkuluğuna sardırılmış lamba dizinini andırıyordu. Bir süre ışıkların hayal meyal oynaşmalarını seyrettim. Bacak bacak üstüne atmıştım ve üstteki bacağım benden bağımsız öne, arkaya sallanıyordu. Beni biraz olsun rahatlatan, durdurmak istemediğim bir devinimdi bu.  
  Eve dönüşte, Defne koltuğunda uyuyakalmıştı. Onur da konuşmuyordu artık. Arabanın içerisinde motordan kaynaklanan bir uğultu dolanıyordu, o kadar. Karşı şeritte, hızla gelip geçen araçların farları önce parlıyor sonra parlaklığın en yoğun olduğu anda kayboluyordu. Az önce fazlasıyla yoğun görünen bu delici ışık huzmesi, şehrin bina kalabalığına girdiğimizde anlamsızlaşıyor; yerini reklam panolarına, dev ekranlara ve bina aydınlatmalarına bırakıyordu. Şehirde anlamsız olan bir şey de ay ışığıydı.  Burada Ay, gökyüzüne yapıştırılmış büyük fosforlu bir süsten ibaretti.
  Bize ait olan sessizlik, eve girmemiz ve Defnenin yatağına gitmek istememesi ile son bulmuştu. Evin içerisinde ağlama ve ufak perdeden bağırma sesleri duyuluyordu. Bu kargaşayı benimle birlikte izleyen bir kişi de Onur’du ve şaşırmış görünüyordu. Uzunca bir duraklama sonrası, onu daha önce hiç böyle görmemiş olduğunu söyledi. Şebnem’in yanına gitti ve ortada büyütülecek bir şey olmadığını söyledi. Neden bağırdığını soruyordu ki Şebnem Defne’nin yatağına oturdu ve ağlamaya başladı. Neler olduğunu anlayamamıştım ama benimle ilgisi olduğunu düşünüyordum. Kesin bir şeyler saçmalayacaktı. Bu manzarayı daha fazla izlemek istemiyordum. Kendi odama geçtim ve bavulumu hazırlamaya başladım.
   Uçuş erken bir saatteydi. Yarın sabah uyanır uyanmaz bu evden çıkacaktım. Az sayıdaki kıyafetlerimi bavula doldurduktan sonra üzerimi değiştirmeden yatağıma yattım. Zorluk çekmeksizin uyumuşum. Bir ara Defne’nin sesini duyar gibi oldum. Gözlerimi açtım. Oda zifiri karanlıktı. Yataktan kalktım, ellerimle karanlığı yoklayarak ulaştığım duvarda elektrik düğmesini aradım. Birkaç kere açıp kapamama rağmen oda aydınlanmamıştı. Elektrik kesilmiş olacak diye düşündüm. Perdeyi araladım, şehir karanlıktı. Gökyüzü bomboş görünüyordu, ne ay ne de yıldız, hiçbir şey yoktu. Pencereyi açtım, deniz ve iğde kokusunu içime çektim. Defne bir kez daha seslendi, yardım et diyordu bu kez. Ses yan odadan değil de çok uzaklardan geliyor gibiydi. Karanlık odadan koşar adımlarla çıktım ve hole geçtim. Hiçbir şey göremiyordum. “Defne, defne!” diye bağırmaya başladım. Birden hol aydınlandı. Şebnem ile Onur telaşlı bir şekilde yanıma geldiler. Defne, dedim. Yardım istedi benden, odasını arıyordum dedim. Ben bunları söylerken Onur da koşarak Defnenin odasına girdi ve ışığını açtı. Şebnem de hemen arkasından gitmişti. Sonrasında Onur tek başına odadan çıktı ve kapılarını kapattı. Yanıma geldi, dirseğimi sıvazlayarak. “Rüya görmüş olmalısın, Defne gayet iyi ve de uyuyor.”  Dedi. İnanamamıştım. “Nasıl olabilir? Onun sesiydi. Hem ben uyanıktım, duyduğuma eminim.”
 “Su ister misin, ya da içecek başka bir şey?” İstemediğimi söyleyerek gülümsemeye çalıştım. Uzatmamam gerektiğini biliyordum. “Çok korkmuşsun ama o gayet iyi. Hem Şebnem de Defne ile yatacak bu gece. Merak etmene gerek yok. Hadi sen de yat.” Herkesi ayaklandırdığım için özür dileyip, odama geçtim. 

Devam edecek.... ;)