21 Haziran 2016 Salı

VEDA 30 (Oktay)

   Ömür gittikten sonra üçlü koltuğa geçip uzandım ve Berna’yı aradım. İki, üç kez aramama rağmen açmamış, dönüş de yapmamıştı. Belki de görmemiştir diye düşündüm. Ömür’ün Berna’ya gerçekte neler söylediğini çok merak ediyordum. Belki de blöf yapıyordu, aramamış bile olabilirdi. Ben düşünüp dururken kapı çaldı. Yine Ömür’ün geldiğini sanıyordum. Ona söyleyeceklerimin hesabını yaparak kapıyı açmaya gittim. Karşımda kapıcıyı görünce rahatlamıştım.
 “Nerede kaldın Rafet Bey? Kaç saat oldu!” Yüzünde yılışık bir ifade ile; “Bir saat önce buradaydım ama misafirinin geldiğini görünce geri döndüm, rahatsız etmek istemedim Oktay Bey.” Dedi. Kıpkırmızı olmuştum. Oralı değilmiş gibi görünmeye çalışarak elindeki poşeti aldım. Gitmesini beklemeksizin, yüzünde çakılı kalan o rahatsız edici ifadenin üzerine kapıyı kapattım. Şu adamın diline düşecek olmak canımı sıkmıştı. Berna’nın haberi olmamasını diledim. Yeniden hastalanmasını istemiyordum. Üstelik bu kadar da lüzumsuz bir olay yüzünden.
  Keşke sesini duyabilseydim. İçim çok huzursuzdu. Ömür’ün aklından geçenleri nasıl da anlayamamıştım. Oysaki kaç kere görüşmüş, konuşmuştuk. Hareketlerinde benden hoşlanıyor olabileceğine dair hiçbir belirti yoktu. Gelip geçici bir şey olduğunu sanmıştım. Bu yaşta, böylesi yanılgılar… 
  Elimde sigara, evin içinde volta atmaya başladım. Bir şey yapmalıydı, ama ne? Onur’u mu arasaydım acaba? Arayıp da ne diyecektim! Kaza yapmış olmasına rağmen aramamıştım.  Hatta en son konuşmamız üzerinden yıllar geçmişti. Şimdi böyle damdan düşer gibi arayıp da karımın nasıl olduğunu soramazdım. Hayır hayır, olmazdı. Başka bir şey düşünmeliydim.
  Acaba hangi hastanede yatıyordu? Kendi hastanesinde olmalıydı. Acilini arayıp sorsam, öğrensem. Gerçi bu neyi değiştirir ki, öğrenip de ne yapacaktım? Belki de önemli bir şeyi yoktur, taburcu olmuştur. Of Berna! Telefonunu neden açmıyorsun sanki. Bir an Sait’i arayabileceğimi düşündüm. Evet, evet! O arayıp neler olduğunu öğrenebilirdi. Telefon iki kere çaldıktan sonra açıldı. Küçük bir kız çocuğu ile adamın tartışma sesi geliyordu. Çocuk, dilinin döndüğünce yarım yamalak bir şeyler söylüyor, adam da versene kızım şunu diye bağırıyordu. Sonunda Sait telefonu eline alabilmiş olacak “Efendim Oktay” dedi. Tedirgin edici bir tonlamayla “Acilen seninle konuşmam lazım.” Dedim. “Hayırdır, önemli bir şey mi?” diye sordu. Önemli olduğunu, buluşmamız gerektiğini söyledim. Ayrıca evde olduğumu, isterse bu tarafa gelebileceğini ekledim.
 “Ufaklığı yatırır yatırmaz gelirim. Görüşürüz.” Deyip telefonu kapattı.
  Sait, fen lisesinden arkadaşımdı. Beraber yatılı okumuştuk. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hafta sonları bile görüşürdük. O benim, ben onun ailesinin bir parçası gibiydik. Farklı üniversitelerde olsak bile, o mühendislik okumuştu, sık sık görüşürdük. Tabi evlenene kadar. Daha doğrusu o, çocuk sahibi olana kadar. Baba olduktan sonra ancak iki, üç ayda bir görüşebilir hale gelmiştik. Onda da işten güçten bahseder, ayrılırdık.
  Telefonla konuştuktan bir buçuk saat kadar sonra geldi. Balkona geçtik. İçecek bir şeyler koydum. Çocukların nasıl olduğunu sordum. Kısa bir cevapla geçiştirdikten sonra, "Çocukları sonra konuşuruz oğlum, sen sıkıntı ne, onu söyle" dedi.
  Bernayla olan sorunlarımızı genel olarak biliyordu zaten. Ona Derya ve Ömür’den bahsetmeye karar verdim.     "Kısa ve net bir şekilde söyleyeyim. Ben Berna'yı aldattım ve bu konuda herhangi bir suçluluk duygusu hissetmedim. En azından bugüne kadar. Ancak şimdi bir sorun var ve içimi kemirip duruyor."   "Nedir?" diye sorduktan sonra sorusundan vazgeçmiş olacak baştan anlatmamı istedi. Ben de anlatmaya başladım; 
  "2-3 yıl önce bir kızla takıldık, adı Derya. O da benim bölümdendi. Bizim hastaneye üç aylığına cihaz eğitimi için gelmişti. Bir süre sonra benim polikliniğe girip çıkmaya başladı. Vaka danışacağını söyler, muayenemi izlerdi; ameliyatlarıma falan girerdi. Sonraları çıkma saatine yakın, hastalar gittikten sonra da gelmeye başladı. Elinde iki kahve ile içeri girer, çok sıkıldığını söyleyip iki çift laf edelim der, otururdu. Muhabbeti güzeldi, eğlenceliydi. Eğitimi bittikten sonra dışarıda görüşmeye başladık. Bir gün benden çok hoşlandığını söyledi. Olmaz diyemedim. Ben de bir şeyler hissediyordum zaten ama öyle Berna’yı kaybetme düzeyinde değil.   Beni bilirsin; kızarım, küserim ama ondan vazgeçmeyi düşünemem bile. Araya mesafe koymayı denedim, beceremedim.  Uzunca bir süre gel gitli bir ilişkimiz oldu. İlişki demek de doğru olmaz aslında. O dönem Berna ile çok problemimiz vardı. Bir haftayı barışık geçiremiyorduk. Zaten zor bir kadın biliyorsun. Derya ile konuşunca kafam dağılırdı. Gündelik problemlerden sıyrılırdım. Sonra yavaş yavaş uzaklaştık. O da sıkıldı muhtemelen. İki yıldır hiç görüşmedik." Hikaye bittikten sonra çay almak için mutfağa girdim. "Eee! yine mi aradı yoksa?"  diye seslendi balkondan içeriye doğru. "Yok, o değil de..." deyip Ömür'den bahsettim.   Ben anlatırken bir taraftan çayını içiyor, diğer taraftan sanki hiç dinlemiyormuş gibi etrafa bakınıyordu.  Anlatacaklarım bitmişti. Şimdi ikimiz de susmuş etrafı seyrediyorduk. Birden döndü ve; "Şimdi sen hiç suçluluk hissetmedim diyorsun öyle mi?" diye sordu. "Yani dedim. İçimde bir huzursuzluk var tabi ama buna vicdan azabı demek doğru olur mu bilmiyorum." diye cevap verdim. Gerçekten de öyleydi.  Aslında uzunca bir süre  tüm olanlar için Berna' yı suçlamıştım. Hatta kendimi haklı bile görmüştüm. Bu düşüncemi Sait' e söyleyince. "Saçmalama" dedi. "Ortada bir suç varsa, en büyüğü senin bir kere. Kalanını kime, nasıl dağıtırsan dağıt artık." dedi. Sonra da on dakika boyunca ne yapmalı, ne yapmalı diyerek uzun faullerini çekiştirdi durdu. Sonra kafasını kaldırıp; "Belli ki pişman olmuşsun. Ben hep derim zaten bir kadını başka bir kadınla aldatmanın ne anlamı var, nasılsa hep aynı kapıya çıkıyor diye. Özeniyorsunuz saçma sapan şeylere ondan sonra heves geçince, ben ne yaptım da ne yaptım!" 
 "Bana akıl verme de yardım et. Ben de hatamın farkındayım. Ama diyorum ya nasıl olduğunu hiç anlamadım."  Aslında kızmıştım ama fazlasıyla haklıydı.  "Neyse... Şimdi bir kere esas sorun Berna ile aranızdaki anlaşmazlık ve soğukluk . Ömür falan değil, hatta Derya hiç değil bence. Yapmaman gerekirdi ama olmuş artık dönüşü yok. Eğer gerçekten pişmansan ve karını seviyorsan; izin mi alırsın artık nasıl yaparsın bilmem, gidin güzel bir tatil yapın. Biraz sık dişini, sana batan şeylerini görmezden gel, alttan al. Bak gör, eskisinden de iyi olur. Hem daha önce de sana kaç defa söyledim, inatlaşmayın, oluruna bırakın biraz diye. Çocuk mu istemiyor, istemeyebilir. Gözü korkuyordur belki de, çocuk büyütmek kolay mı? Hemde senin gibi bir adamla evliyken."
 "Valla ben öyle senin gibi gece besle, yatır; gündüz pışpışla... Yapamam oğlum.Zaten hastanede canım çıkıyor." 
  "O belli canım. Sahi Berna nerede?” Diye sorunca, kardeşinin yanında olduğunu söyledim. “Tamam işte…” dedi. “…atla git sen de.” Gidemeyeceğimi, bacanağın kaza yaptığını, iki gündür aramamış olduğumu, zaten aramızın da açık olduğunu söyledim ve nedenlerine dair bir şeyler anlattım. “E dur, ben bir Derya’yı arayayım. Geçmiş olsun der, ağzından da laf alırım.” dedi. İstediğim de buydu zaten.
  On, on beş dakika kadar konuştular. Anlaşılan Berna’nın gevezeliği tutmuştu. Sesini duyabiliyordum, fazlasıyla neşeli geliyordu. Çok uzun zamandır benimle bu şekilde konuşmamıştı, özlediğimi hissettim. Bir an telefonu Sait’in elinden alıp konuşmaya devam etmeyi bile düşündüm.
  Konuşma bitince telefonu balkondaki yuvarlak cam masanın üzerine, kül tablasının yanına koydu. “Sesi çok iyi geliyor Oktaycığım. Ailecek dışarıda yemek yiyorlarmış. Kazadan falan da bahsetmedi. Hatta duydun, ben sordum. Hiçbir şey söylemeden lafı değiştirdi biliyor musun?” dedi. Şaşırmıştım. Bana yalan mı söyledi acaba? Ne gerek vardı ki buna! “Bir de…” diye ekledi, “…yarın yolculuğa çıkacakmış.”  “Nasıl, nereye gidecekmiş?” “Bilmiyorum, orasını söylemedi.” Şaşırmıştım. Kiminle gidecekti acaba. Berna öyle yalnız gezmeyi sevmezdi. Hiç anlaşamasa da çoğunlukla Şebnemlerle, bazen de abisi ile takılırdı. Gerçi iki yıl kadar önce, hastalandığı zaman alıp başını gitmişti. Yine mi benzer bir şey yaşıyordu acaba. Ömür'ü duymuş olamazdı. Ya da Ömür ona her şeyi anlattı. Öyleyse bu kadar neşe nereden geliyordu? 
  Kafam patlamak üzereydi sanki. Şakaklarım zonkluyor, ensemdeki baskı git gide artıyordu. Benim Bernayla konuşmam şarttı; hatta onu görmeli, yüz yüze konuşmalıydım. 
  Bölümdeki doktor arkadaşı aradım. Randevulu hastalarımı o alacaktı. Ameliyatları iptal ettirdim. Fikret'i arayıp bana yarından itibaren 3-5 gün rapor yazmasını söyledim. Evet evet, bu gece İstanbul'a gidecektim. 

16 yorum:

  1. Güzel işler düzeliyor galiba.
    Eline yüreğine sağlık.
    Hah öyle oturup konuşsunlar,hayatta karı-kocadan daha iyi dostmu olur.
    Her şey düzelecek inşallah.
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. Ayyyy, meraklandim ben, o hayalet kimmm? :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yanina gelip oturan gercekmiiii???

      Sil
    2. Yok o da değil 😊 neyse dur bakalım ne olacağına tam olarak ben de karar veremedim.

      Sil
  3. Hadi bakalım. Bu arada telefon hayatımızın ne kadar içinde değil mi? Tüm yazılarımızdaki, çalışmalarımızdaki kahramanlardan biri sanki :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öyle oldu artık. Bir haftadır telefonum yoktu mesela feysbukumu bile kapatmak zorunda kaldım (ne büyük kayıp di mi ama 😀)

      Sil
  4. Ay işler düzelsin artık! Sait'i de tuttum aferin ona :D Ay bakalım ne olacak sabırsızlıkla bekliyorum :)

    YanıtlaSil
  5. 1. Bölümden başlayıp kitap gibi okuyorum kalem 😊. Her sayfasında ayrı bir heyecan. Ama ben artık Berna'nın iyice ruhsal sorunları olduğuna inanıyorum. Çok güzel bir kitap çıkar burdan kalemine, yüreğine sağlık. Sevgilerimle

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kimin yok ki :)) Ben çok iyiyim, çok normalim, süperim diyen parmak kaldırsın ;)
      sevgiler benden...

      Sil