31 Ocak 2016 Pazar

SÖZ YETMEZ













Kelimeler var tutamadığım.
Kaçak göçek,
Uçarı kelimeler.
Gitmek var örneğin.
Kopacak kadar uzaklaşmak,
Kavuşacakmışçasına yaklaşmak.
Yalnızca düşlemek kadar dokunabilmek.
Aşkı dokunmadan hissetmek.
Dönmek  var bir de.
Görecelidir dönmek.
Bir tur attıktan sonra
Bıraktığın yerde aramak kendini.
Oysa dönemez insan artık
Ne bildiğine, ne kendine.



Ankara sevilir mi?

  "Daa avriya niye giriüyon. bu araba dönmicekte mi avraya girüyon?"
  Öyle tuvalete bile arabayla gidip de Ankara'yı çok seviyorum demek olmaz. Halk otobüsüne, dolmuşuna bineceksin; bir düğününü göreceksin;  Karanfil'de yürürken kalabalıkta nereden geldiği belirsiz bir pandik yiyeceksin; buzunda kayıp düşeceksin; yazın kuru hava, kışın da ayaz yüzünden zırt pırt faranjit olacaksın, vs. O zaman Ankara sevmeye değer mi değil mi fikir yürütebilirsin.

29 Ocak 2016 Cuma

"Ölümden önce hayat var mı?" sorusuna cevabım

 Zaman değirmeninde beden ölür, ruh ya parlar ya çürür. Hayat dediğinse şu an. İster var say ister yok. Geçti bitti bile. Yeni bir an, yeni bir hayat. Bir daha ve bir daha... milyonlarca hayattan biri, bir kaçı mutlaka "var" saymaya değer olacaktır. (dayanamadım bıdı bıdı yaptım yine ;))

ÇIKMAZLAR

Dilinin ucunda kal demek duruyorken
Git diyecek kadar küskünse yüreğin,
Birbirinden kısır anılar doğuruyorsa
Yalnızlığa mahkum zavallı kaderin,
Köşeye sinmiş, ürkek bir çocuk ise
Aynaya baktığında gördüğün suretin,
Bir cesedi sürükler artık attığın her adım,
Kalan son kuvvetin.

(YA DA)

Çek git hayatımdan demek istiyorken
Kal diyecek kadar acizse dilin,
Birbirinden kötürüm günler sunuyorsa
Acımasıza ilişik zavallı kaderin,
Başı yere eğik masum bir çocuk ise
Aynaya baktığında gördüğün suretin,
Bir cesedi sürükler artık attığın her adım,
Kalan son kuvvetin.











20 Ocak 2016 Çarşamba

  Herkes ilgisi doğrultusunda okur, algısı ölçüsünde anlar. Merak ise bilinmeyene ve alışılmayana karşı uyanır. 

MERAKLI MİNİK FINDIK FARESİ

 Okumayı çok seven minik fındık faresi, kitap kokusuna, dokusuna; sayfaları çevrilirken duyulan hışırtısına bayılırmış. Öyle ki ne zaman saman kağıttan, büyük bir kitap görse çevirir kapağını, çıkar üzerine, bıyıklarını titrete titrete, minik keskin dişlerini gıcırdata gıcırdata hikayeleri okur, beğendiği bir satır olursa da koparır tadına bakarmış.

 Yine bir akşam, ev halkı uykuya daldıktan sonra, büyük salonda duran kitaplığın tozlu raflarından birinin üzerine zıplamış. Minicik tırnakları ile tahta rafı tıkırdata tıkırdata bir uçtan diğer uca seğirtmiş. İncelemeye bayıldığı kalın, kırmızı kapaklı ansiklopedinin arkasına geldiğinde ise oflaya puflaya ittirmeye başlamış. Yoğun bir çabanın sonucunda; ansiklopedi paldır küldür yere düşmüş. 

 Bembeyaz tüylü minik fare, çıkan sese ve bıyığından süzülen ter damlacıklarına aldırış etmeksizin aşağıya atlamış. Geçmiş ansiklopedinin dip tarafına, başlamış sayfaları çevirmeye. Günlerdir yemeye değecek ancak üç, beş satıra denk geldiğinden olsa gerek; karnı açlıktan gurul gurul gurulduyormuş. Yine de meraklı minik, okuyor, okuyor, okuyormuş. Bir sayfa çevirmiş, bir sayfa daha.. ve nehir gözlü, alevden kızıl tüylü, iri gagalı papağının fotoğrafını gördüğünde öylece kalakalmış. Başlamış ilgi ile papağanı incelemeye. Bir yandan "sabah olup da insanlar uyanmadan yiyecek bir şeyler bulmalıyım" diye düşünüyor ama bakışlarını, pençesi ile boynunu kaşımakta olan papağanın parlak tüylerinden bir türlü alamıyormuş. "Acaba o papağan da benim kadar okumayı seviyor mu? Seviyorsa nereden kitap buluyor? Kitap bulamıyorsa gazete mi okuyor? Sahi o balta girmeyen, devasa ağaçlarla dolu ormana gazete giriyor mu? Giriyorsa kim getiriyor? Maymunlar mı, göçmen kuşlar mı? Gelen gazetelerin zamanı geçmiş, haberler eskimiş olmuyor mu? Yoksa ormanda gazete değil de çizgi roman mı okuyorlar?" diye kendi kendine sorup durmuş. Ta ki kapının önünde öylece kendisini seyretmekte olan Yusuf Alp'i fark edene dek. Farecik bir an kaçmaya yeltendiyse de küçük çocuğun kendisine gülümsediğini görünce vazgeçmiş. Arka ayaklarının üzeride dikilerek, ufacık siyah burnu ve uzun bıyıklarını kıpırdatarak çocuğu izlemeye başlamış. Ona merhaba küçük arkadaşım demek istiyor ama konuşamadığı için sadece vikvikliyormuş. Yusuf Alp hemen mutfağa koşmuş. Buzdolabından bir parça peynir almış ve mutfağa kadar onu takip etmiş olan minik fareciğin önüne koymuş. Farecik teşekkür ederim anlamında vikviklemiş. 
  
  O günden sonra minik fare ile küçük çocuk arkadaş olmuşlar. Çocuk, anne ve babası uyur uyumaz yataktan kalkıyor, fareciğin okuması için bir kitap ve yemesi için bir kaç parça peynir alıp kitaplığın önündeki koltuğun üzerine koyuyormuş. Farecik de sabah olmadan önce, bahçeden topladığı minik çileklerden getirip, çocuğun baş ucuna bırakıyormuş. Sonra da minimicik dudaklarıyla çocuğun yanağına bir öpücük kondurup yuvasına, uyumaya gidiyormuş. 

17 Ocak 2016 Pazar

 Ben çocuk gelişimi üzerine nacizane ahkam kesiyorken; 'Oğlum, anne çok şey biliyo. Ortadan kaldırmamız lazım. ' diyen bir babamız var. 

14 Ocak 2016 Perşembe

BİTMEYEN ALARM ÇİLESİ

  Hep aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde sonlanan, birbirinin benzeri günlerle tıka basa dolu yirmi koca yıl geçmişti. Başlarda büyük kavga meselesi olan ufak tefek sorunlar çoktan sorun olmaktan çıkmış; kimine alışılmış, kimine de kendince çözümler bulunmuştu. Aynı çatı altında yașayan iki farklı insan değillerdi artık. Önceleri huyları; uzunca bir süre sonra da mimikleri ve yüz hatları birbirine benzemeye başlamıştı.
  Kadın kendisi de horlamaya başladığından beridir kulaklarına pamuk tıkama gereği duymuyor, adam ise uzun kollu bir şeyler giymeksizin uyuyamıyordu. Artık ikisi de sabahları çaydan ziyade kahve içiyor, akşam yatmadan önce çıkardığı çorabı yatak odasının bir köşesine fırlatıyor ve de tuvalette yarım saatten fazla vakit geçiriyordu. Evin her bir tarafına saçılan kıllarla birlikte saçlar da beyazdı artık. Bir de evlerine hırsız girdiği o günden beridir adam da yıllardır kadının yapmış olduğu gibi yastığının altında bir bıçak bulunduruyordu. Ve birbirinden manasız daha bir yığın şey.
  Yine de bunca yılın ardından kadın, adamın her sabah defalarca kez erteleyip durduğu alarm sesine bir türlü alışamamıştı. Sırf bu nedenden ötürü ettikleri kavgaların sayısı ve şiddeti ölçülebilir boyutta değildi ancak adam bir türlü bu huyundan vazgeçmiyor, belki de geçemiyordu.
  Ve malum sabah geldi çattı. Kadın o gece geç saatlere kadar uyuyamamış, başındaki ağrıyı geçirmek için aldığı ilaçlar ile evde sersem sersem dolanırken mutfak dolabında bulduğu ve uykusunu getirmesi ümidiyle koca bir yudum içtiği öksürük şurubunun da etkisiyle saat
4-5 civarı sızıp kalmıştı. Her sabah olduğu gibi o sabah da adamın kurduğu alarm saat 6’da çalmaya başladı. Kadının yarı uykulu halde dürtüklemeleri sonucu adamda hafif bir kıpırdanma oldu ancak alarmın susması ile birlikte ikisi de uykusuna kaldığı yerden devam etti. 10 dakika sonra tekrar çalan alarm sesi nedeniyle kadın bu kez yerinden sıçradı ve yine uyku sersemi, adamı sarsmaya başladı. Adam ise kolunu güç bela yana doğru kaldırıp telefonun üzerine bıraktı. Bir iki yokladıktan sonra telefonu havaya doğru kaldırdığını kadın o an, belki de aldığı ilaçların etkisiyle fark etmedi çünkü hemencecik uykuya yenik düşmüştü. Alarm bu kez 6:30’a kuruldu. 

  Kadın rüya görmeye başlamıştı. Loş bir koridorda dizlerine kadar uzanan bir sis kümesinin içerisinde yürüyordu. Koridorun duvarları beyazdan griye, griden de laciverte dönmeye başladığında tavanın yerini alaca gökyüzü, koridorun ucunda göze çarpan lambanın yerini de bulutların arasından sızmaya çalışan ay ışığı aldı. Artık küllerle kaplı bir ormanın içerisinde ilerliyordu. Uzunca bir süre sonra ayağındaki postallar öyle ağırlaştı, öyle ağırlaştı ki yosun kaplı koca bir kayanın yanına vardığında olduğu yerde çakılıp kaldı. Ne kadar çabalarsa çabalasın bir türlü yerinden kıpırdamıyordu. Etraf daha bir karanlık olmuştu sanki. Her defasında olduğu gibi rüya görüyor olduğunun farkına vardı. Yine de karanlığın onu içine alıp da yok edeceği, bir daha asla nefes alamayacağı endişesinden kurtulamıyor, avazı çıktığı kadar bağırmaya çalışıyordu. Kendinin bile duymadığı sesini, kimseye duyuramayacağını anladığında bu çabasından vazgeçti. O anda tuhaf bir cisim havada süzülerek ona doğru yaklaşmaya başladı. Simsiyah, vıcık vıcık görünen bu şey kanat benzeri uzuvlarını açarak birden üzerine çullandı. Kollarını hareket ettirmeyi başaran kadın, sırt çantasının yanında bulunan bıçağı aldı ve yaratığın gövdesine sapladı. Tanıdık bir sesin feryadı ile gözlerini açtığında kocasının acılı yüz ifadesi ile karşılaştı. Adamcağızın kafası, göğsü üzerine düştüğünde geçmişten gelen bir kokunun, yıllar yıllar önce evlendikleri yıl kullanmakta olduğu parfümün kokusunun, kan kokusu ile karışmış halini duyumsamıştı. Adamın saçları çenesini gıdıklıyor, koku midesini bulandırıyor ancak bir türlü ağlayamıyordu. Gözlerini aşağı devirdiğinde adamın saçlarının ne kadar da koyu olduğunu gördü. Evlendikleri gün olduğu gibi simsiyah. O an; hala uyumaya devam ettiğini anladığı an; masanın üzerindeki kurmalı saatin var gücüyle çalmaya başladığı an yataktan sıçrayarak kalktı.
  Hava henüz aydınlanmamıştı. Telefonun alarmı çalıyor; adam ise koca cüssesi, kırış buruş suratı, yarı dökük saçları ve beyazlamış kirli sakalı ile her zaman olduğu gibi uyumaya devam ediyordu.
   Kadın yataktan doğruldu. Derin bir of ve ya sabır çekti, yastığının altında duran bıçağı aldı ve bir daha çıkarmamak üzere komodinin çekmecesinde duran kılıfına soktu.

   Yine bir gün daha, öncekilerle benzer şekilde başlıyordu. 

13 Ocak 2016 Çarşamba

ŞİİR

  Üretmek zamanı geldiğinde, dur durak dinlemeyecek kadar yoğun ve sırnaşık mısralar zapt eder geceyi. Bir şairin en perişan hallerinden kurtuluşudur bu açlık durumu. Günlerdir süren bir kalem tutukluğunun ardından, ilaç gibidir. Can katar boş kağıtlara. Kanı çekilmeye yüz tutmuş duyguları kamçılar, yürekleri ısıtır. 
  Şiir aşktan da öte bir tutkudur. Haykırmaktır maddenin özünde saklı olanları. Manaya bir beden çizmektir ve sövmektir bazen; en süslü kelimelerle sövmek, rahatlamak ve gerisini duyan düşünsün artık bencilliğidir.
   Duygulanımın çok eşliliği ve paylaşımıdır. Kendini kendinden başkalarıyla aldatmaktır defalarca ve sen sunarken duyduğun hazzı çoktan unutup gitmişken. 
   Şiir şiire dost olamaz. Şiirde tek dostluk, mısralar arasında olandır. Her yaşanan olay birbirinden ve her hissedilen duygu bir öncekinden farklı olduğu gibi, şiirler de bambaşka ve apayrıdır; bir topluluk içerisinde ve tek bir başlık altında düşünülemez. Şiire yakışan kendine özgülük ve de özgürlüktür. 

10 Ocak 2016 Pazar

İLİŞİKSİZ

Biz bu evde üç kişiyiz;
Sen, ben ve yalnızlığım.
Senin yanında seven bir kadın var,
Benim yanımda vurdumduymazlığın.

9 Ocak 2016 Cumartesi

GERÇEK

Mor değnekli,
Bir güvercin hayat.
Çerden çöpten yuvası,
Üç beş katlı binaların
Arka balkonlarında saklı..

Kırık kanadı,
Pençesi camdan.
Dokunsa da komşu hayatlara
Kıyısından, köşesinden, 
Yara almadan
Kaçamayan.
Zaten uçamayan..

Yaslanıp da rüzgara,
Tepetaklak olmadan
Açılmayan gözlerinde,
Gereğinden çok saflık..
Aldanmışlık;
Ateşinde güneşin;
Gözlerinde;
Mahmurluk var.

Mor değneğin ucunda asılı 
Denizlerde yüzer gümüşi balıklar.
Dudaklarında;
Tek heceli şiirler..
Kuyruklarına tutunmuş,
Gökkuşağı renkli çocuklar.

Mor değneğin ucunda asılı,
Sahip olunamayan hayaller.
Bir ucunda hayaller,
Diğerinde hayat var.

REST

 Oradan normal görünmediğimi biliyorum. Peki, kabul. Düzelmek için birşeyler yapacağım; ilaç vs. ne gerekirse. Ama önce normal olan biriniz geçsin karşıma da şu normal olmak ne imiş bir göreyim. Ve hatta görelim. Çünkü benim çevremde yalnızca tuhaf insanlar var. En kalıp dışı eylemleri mutlu görünmek adına yaptıkları. O pek çok normallerinizin kalıplardan taşan ayıplarının yanında bizlerin zamansız çığlıklarının, yersiz gülüşlerinin ne zararı olabilir?
 Bu kadar mı gösterecekleriniz? Yalancısınız hepiniz. Hayatınız bir oyun. Sizlere daha çocukken ezberlettikleri rolleri sergiliyorsunuz. Bırakın da bari biz içimizden geldiği gibi olalım. İçimizden geldiği gibi doğal, içimizden geldiği kadar mutlu. Sizler boğazınıza kadar battığınız hırs çukurunda çırpınmaya devam edin. Bizi o çukura çekme çabalarınız sizi oradan kurtarmayacaktır. Vazgeçtim. İstemiyorum sizin öğretilerinizi, telkinlerinizi, ilaçlarınızı. Beni benimle baş başa bırakın. Biz asıl böyle iyiyiz.

AKIYOR ZAMAN


Ruhunda telaş, sırtında bir yük zaman;
Ömür adlı koca bedende, 
Birer yaradır boş geçen her an.
Pişmanlık duyacak kadar geç olmadan
Yap, üşenip de yapamadıklarını, 
Yaşa, türlü bahanelerle kaçırdıklarını.

Sanma aldığın soluğun kesilmez ardı,
Sen de geçicisin her gelen gibi.
Ölüm rüyada gösterip bir ucundan kendini
Bucağını esirgemez her zaman.
Ayrılık günü gelmeden bu dünyadan
Yap, üşenip de yapamadıklarını,
Yaşa, türlü bahanelerle kaçırdıklarını..

SONSUZ AŞK

Ne dost, ne düşmandım
Kaçıyorken geçmişten
Kimsesiz kaldım. 
Ön koşulsuz sevdim seni
Dermeçatma.. 
Kalbin;

Her an yıkılabileceğine inandığım,

Geçici bir sığınak
Bir gece ansızın,
Bir adım önümde kurulan.


Şefkat örülü duvarları,
Çatısı camdan.
Geceleri yıldızların 
Titrek ışıklarıyla aydınlanan.
Odaları çocukluğum,
Bahçesi gençliğim kokan.
Yaşlılığımı ektim 
Saksılarına sonradan
Kalbin
Artık benim yuvam

YAŞLANANIN GÖZÜNDEN (bölüm 5)

 Beden ölmeden umutların tükenmesi diye bir şey olası değildi. Hatta ölümün ardını bile hayal ediyor, ruhun ölümsüzlüğüne sığınıyorduk dünyada attığımız her titrek adımda. Ölüm kaçınılmaz sondu. Olması gerekendi. Öyle ya da böyle gelecekti, ondan kaçış yoktu. Kutuplarda buza saplanıp kalmış bir gemi kaptanının cesareti kadardı yaşam bataklığındaki son çırpınışlarımız. Az biraz sonra ölmemeye kararlı ancak bir o kadar da yorgun, yılgın ve de donuk.
 Doğduğumuz gün edindiğimiz sonsuzmuş gibi görünenen enerjiden birkaç soluk alımlık kalmıştı. Ve o soluk bile ancak ayakta durmaya yetiyordu. Ayakta durmak denirse buna ya işte; olduğu kadar. Hayatın kalanı puslu, hastalıklar devasa, sorunlar çözümsüzdü. Bir kabusun çıkmaz sokağındaydık sanki; dönüp dolanıp da yorgun argın geldiğimiz nokta başlangıç noktamızdı.
  Korkmuştuk yaşlanmaktan, en az ölümden korktuğumuz kadar. Ancak buraya kadardı. Korkulan gün gelmiş, çatmıştı. Önce en kıymetlim, sonra da ben. Yaşlılıktan korkmakla geçen koca bir gençlik dönemi sonrası işte buradaydım. Bu ucu karanlık koridorda, tedavi olmayı bekleyen hastalardan biri. Çare bir adım önümdeymiş gibi görünüyor ancak aldığım her soluk beni üç beş adım geriye götürüyor, uzaklaştırıyordu. Etrafımdaki gencecik gözlerin sabırsız bakışlarını üzerimde hissediyordum. “Hadi be amca akşama kadar seni mi bekleyeceğiz, geç artık şu odaya!” bakışlarıydı bunlar. Gülünç olan şu ki; çişimin geldiğini bile hissedemeyen ben, nasıl da insanların beklentilerine karşı bu kadar duyarlı olabiliyordum. Sabırsızca gelişimin beklendiği koridorlar geçmişimin yosunlu duvarları ardında kalmıştı. Dün gibi yakın, sonsuzluk kadar uzak. Zihnimin her bir köşesi bu güzel anılarla doluydu.
  Evliliğimizin ilk yıllarıydı. Minik oğlumuz asansörün sesini duyar, kapıyı açıp sabırsızca yolumu gözlerdi. Asansörün kapısı açılır açılmaz mis gibi yemek kokuları dolardı burnuma.
  Derin bir nefes alıyorum aynı kokuyu duymanın ümidiyle, keskin bir ilaç kokusu burnumu sızlatıyor, vazgeçiyorum. Bir, iki saniye sürüyor soluksuz direnişim. Yaşamın gerekli kıldığı her gülünç alışkanlık gibi bu da bedenin ölüme meydan okuyuşu. Vazgeçtim demeyle geçilemiyor yaşamdan. Ölümün kaçınılmazlığından da kaçınılmaz yaşamın sürekliliği. Bu çürümüş bedene sıkışıp kalmış engin bir ruh; sabırsız ölümle kucaklaşmak için. Üstelik henüz ölmeden çürümüş olan bedenin, yaşam arzusuna inat.
  Anılarım da tüm bu itici koşullara rağmen taptaze karşımda duruyor. Sahnemde artık serum askıları, soluk renkli monitörler ve damgalı nevresimlerle kaplı yatak örtüleri yok. Dev bir hortum hepsini hastanenin tavanı ile birlikte içine alarak göğe yükseliyor. Etrafımızı saran duvarlarla birlikte, tüm o önlüklüler çetesi saydamlaşıyor. Titrek elimin içerisinde sıcacık avcunu hissediyorum sevdiğimin. Hatırladığım son hali gibi değil. Damarların, kemikler ile görünme yarışına girmediği zamanlardan kalma bir anı. Mevsim sonbahar. Yapraklar renkten renge giriyor, yanıyor kimisi; alev alev. Attığımız adımlara komşu minik fareler arkalarında çıtırtılar bırakarak yer örtüsünün altına, ikinci bir dünyaya doğru kaçışıyorlar. Göl ile aramızda yükselen sazlıklar su kuşlarının yuvası. Yuvamızdan uzaklaşmak, soluklanmak demek o zamanlar bizim için. Biraz olsun mola vermek hayata; nefes almak, huzur bulmak. Aslında ne kadar da sıkıntısız olduğumuzun farkında olmadığımız zamanlar. Sağlıklı, güçlü ve mutlu olduğumuz… Tek derdimiz biraz daha fazla para kazanmak, geleceğe yatırım yapmak. Çünkü geleceğe taşınan tek şeyin para olduğunu sanıyor ve en çok parayı tüketirken endişe duyuyoruz. Kavgalarımız şiddetli, egolarımız ezeli düşman. Anın paha biçilmezliğinin farkında değiliz. Değersiz gündelik uğraşılar karşılığında harcayıp duruyoruz. Oysa o anı anılarda değil de gerçekte yaşamak uğruna, kalan ömrümün tamamını (geriye ne kaldıysa) vermeye hazırım. Olmuyor.

    “Hadi amcacığım.” diyerek bir el nazikçe kolumdan tutup yatağıma oturmama yardımcı oluyor ve bu temas beni yeniden antibiyotik kokan, bana ait olmayan kırık dökük bedene hapsediyor.

UMUT

Umut; beklemek, beklemeyi bilmek, beklerken sabredebilmektir. Umut, hayal değil yaşamın ta kendisidir. Geleceği bugüne saklayabilmektir. Umut; kimine göre bir lokma ekmek, kimine göre ise çoğunun tadına dahi bakamayacağını bildiği yiyeceklerle tıka basa dolu bir sofrada ziyafettir.


Bir el arar insan ömür boyu. 
Uzansın ister topraktan, 
Ve bağlasın bedenini, 
Toprağa. 
Sıcacık, 
Bir dost eli.. 
Ya da bir kalp, 
Kendi için atan yalnızca; 
Tertemiz, apaydınlık.. 
Özün karanlığına, 
Ve inat karamsarlığına, 
Zihninin. 
Yıkasın ister gökkuşağı, 
Gecelerin zifirini 
Bir de gündüzlerin 
Solgun, 
Sonbahar güneşini. 
Ve bir ses; 
En yumuşak tondan.. 
İnadına, 
En tiz notalarına ömrün. 
Dönen dünyaya 
Ve inat başına 
Soluklanmak en durağan sularında 
Şefkatin 
Ve anne sıcaklığında 
Aşkın..
Tek heceye sığmayan,
Yoğun duygulanımına
Ve inat dünyanın karamsar,
Kötümser maddeselliğine..
İnat çürümeye mahkum,
Soğuk bedenlerin;
Ruhunu,
Ruh ile sarmalamak.



İnatçı gidişlerim var benim, öyle dümdüz.
Dert yok, tasa yok.
Omuzlarım üzerinde çocuk kafam,
Omuzlarım üzerinde sırf neşe.
Annemin seslenişlerinde hep bir telaş,
Karışır gülüşlerime.

  Artık güzel, çirkin; doğru, yanlış her şey göz önünde. Dünya avucumuzun içinde. Olaylardan haberdarız ancak hiçbir şey yapamadan, elimiz kolumuz bağlı öylece kalakalıyoruz. Gözyaşlarımız başkasının ilacı değil. Sadece vicdanlarımızı yıkayıp parlatıyoruz. Neyse ki dünya tek değil. Neyse ki insan, insanın adaletine muhtaç değil. Haklıyı ve haksızı kusursuzca ayırt eden, tüm canlılardan üstün olan Yaradan var ve hak, eninde sonunda yerini bulacak. Önce incitmemek sonra incinmemek dileğiyle. Allah tüm iyileri, kötülerden korusun.

İZSİZLERİN ANISINA

Suyun izi kalır mı?
Kalıyor işte.
Son nefesini,
Dalgalara üfleyene sor.
Öyle bir kalır ki
Şaşarsın!
Utanırsın;
Soluduğundan tertemiz havayı.

Yanağına sor;
Ağlayışlarının yıkadığı.
Başını taşıyan,
Yumuşacık yastığına.
Utanırsın;
Uyuduğundan sıcacık yatağında.

Torağa sor.
Akıp giden;
Suya karışıp,
Sel olan.
İnsana sor;
Bilemez.
Kalmaz der;
Kalır mı hiç!