31 Mart 2016 Perşembe

HERKESİN AKLI KENDİNE

 Bizler büyük dünyanın küçük insanlarıyız. Boyumuzdan büyük işler peşindeyken esas sorunlarımızı çözmekte yetersiz kalanlarız.
 Dünya küçüldü dedikleri koca bir yalan. Asıl küçülen insanlığımız. Yaptıklarıyla şeytana bile şapka çıkarttıran, aramızda barındırdığımız asalakların kemirdiği insanlığımız.
 Bizler mi? Bizler pikselleri izleyip neşelenen, pikselleri izleyip kilobaytlarca dert biriktirenleriz.
 Dünyanın bir ucunda olana, dünyanın diğer ucundan faydası dokunacağına inanırken bile yanı başındaki çığlıklara kulak tıkayanlarız.
 Aklı olan, kaçırmamaya baksın çünkü başkasının aklı senin bedenini koruyamıyor artık.


29 Mart 2016 Salı

NE DİYEBİLİRİM Kİ!

  Hayatı nefes alır gibi yaşayan insanlar var. Öylesine, sırf mecbur olduğundan.  Hissetmeden, farkında olmadan hiçbir şeyin ya da hiçbir şeyi umursamadan. Ne acısı derin, ne de mutluluğu içten. 
 Her gün yanından geçtiği kirli üst başlı ve de suratlı, parlak gözlü çocukları görmezden gelip, içinde bir yerleri acımadan yoluna devam edebilen. 
 Bugün memlekette, dünyada ne oldu acaba diye merak etmeden koca bir gün geçirip; akşam olunca dizisini, yarışmasını, maçını izleyen sonra da başını yastığa koyar koymaz horlamaya başlayabilen.
 Uykuları kabuslar ile bölünmeksizin sabahlara kadar uyumaya devam edebilen.
 Yarın ne olacağının garantisi hiçbir zaman yoktu, evet. Ama yine de yarına dair endişelerini bir kenara koyup da bu anı yaşayabilen.
 Benim başlığını okumaya bile dayanamadığım bazı haberleri soğukkanlılıkla, kılı kıpırdamadan ayrıntısıyla okuyabilen, boğazı düğümlenmeden anlatabilen...
 Ve daha nice nicesi...
 Kimseyi yargılamıyorum. Aksine onlardan biri olmayı hiç bu kadar çok istememiştim. Amacım moral bozmak da değil, bu günlerde bana kalmaz zaten. Sadece paylaşmak istedim.

28 Mart 2016 Pazartesi

SÖZÜM TAKINTI DERECESİNDE PİŞMANLIK DUYANLARA

  Olacak olur.
  Başımıza gelen üzücü bir olayda geçmişe takılıp, kendini paralamanın bir yararı yok. "Neden ben, neden böyle oldu!" diye isyan etmenin de. Durumun ciddiyetine, şiddetine göre alışmak, kabullenmek zaman alır belki ancak şunu bilmek gerek; olacak olur.
  Kaza videolarını izleyince şunu fark edersiniz; çoğu bağıra bağıra gelir. Anlık bir dikkatsizlik, yanlış tercih ve geri dönüşsüz hasarlar, kayıplar. Önlemini alırsın, çok dikkatli olursun ancak biz insanız, robot değil. Hataya açığız. Yanlış tercihler yapabiliriz. İsyan etmek olanı geri çevirmez. Önce ruhen sonra da fiziksel olarak insanı yıpratır ve direnci kırar. Çözüm üretmeyi zorlaştırır.
  Ne kadar akıllı, mantıklı bir insan olduğuna inanırsan inan; aklın tutukluk yaptığı anlar da olabiliyor. Diyorum ya, insanız. Bazen iş işten geçtikten sonra yaptığımız tercihe hayret edip kalabiliyoruz.
  Hayat öğrenme ve sınanma alanı. Nefes aldığımız gün öğrenmeye başlıyoruz ve aklımız yeterli olduğu müddetçe yaptığımız her şeyden sorumluyuz. 
  Dünyaya karşı, kendimize karşı, çevremizdeki herkese, her şeye karşı sorumluluklarımız var ancak bu demek değil ki hata yapmamak için dünyadan soyutlanıp bir köşeye sinelim. Yaşayacağız, yaşarken pek çok hata yapacağız. Hatalarımızı telafi etmek için uğraşacağız yeri gelecek telafi edeceğiz, yeri gelecek elimizden yapacak başka bir şey gelmediğini fark edeceğiz. İşte o noktada hayatımıza devam edebilmemiz gerekiyor. Hata noktasına takılıp kalmanın kimseye bir faydası yok.
  Sözüm yanlış tercihleri, hataları dolayısıyla takıntı derecesinde pişmanlık ve üzüntü duyanlara. "Kural tanıma, salla gitsin, dünyanın anasını ağlat yine de sıkma canını!" gibi bir sonuç çıkmasın. Tabi ki de böyle bir şey kastetmiyorum ;)

25 Mart 2016 Cuma

ÇOCUKLUK GELECEKTİR

  Çocukluktan kalma uzun bir zaman dilimi.
  O zamanlar da bu gezegene delicesine tutkunum. Eve girmek nedir bilmiyorum. Girdiğimde ise kapı, pencere neresi olursa; açık bulduğum ilk fırsatta kaçıyorum.
  Mahalledeki tüm kedi yuvalarının yerini biliyorum. Ellerimin üzeri yeni doğmuş yavruların annelerinin tırnak izleriyle dolu. Karnım zırt pırt kuduz aşısı yapılmaktan mor berelerle bezenmiş.
  Evimiz zemin katta. Kapının önü köpeklerin uğrak yeri. Annem artık benden köşe bucak ekmek kaçırıyor.
  İlk ektiğim tohum bir elma çekirdeği. Sonra ayva, karpuz… Ne bulursam toprağa sokuşturup duruyorum ve sonu hep hüsran. Çocuk unutur derler ya öyle değil, hepsinin hayal kırıklığını tek tek hatırlıyorum.
  Anneme ilk götürdüğüm çiçek buketi, anaokulu çıkışı evden çok uzaktaki mezarlıktan topladığım kardelenler ile yaptığım. Geç kaldım diye kızacak korkusuyla eve koşuşum ve yüzünde gördüğüm mutluluk ifadesinin bendeki yarattığı şaşkınlık…  Her anı keyifliydi.
  Doğma büyüme Orduluyum. Köyümüz kış hariç tüm mevsimler yemyeşil. Çocukluğumda yaz kış, insanı da kurdu kuşu da çok olurdu. Şimdi olduğu gibi yazdan yaza ziyaretlerden ibaret değildi şenliği. 
  Şehri pek sevmezdim. Köyün hayalini kurmaya ilkbaharın gelişiyle başlardım. Evciliklerimiz bile ağaç tepelerinde ya da orman kıyısında, köşesinde olurdu bizim. Öyle üzülüyorum ki en iyi haliyle bile dört duvar arasında geçen çocukluklara. 
  Bir yaz yine kuzenler toplandık, belgesel hazırlıyoruz muhabbetine ince bir dere boyunca bir kilometre kadar aşağıdan yukarıya tırmanıyoruz. Birimizin elinde çalı çırpıdan yapma kamera, diğerinde güya mikrofon; gördüğümüz kurbağaları, koca koca sülükleri, börtü böceği inceliyoruz. Şimdi biliyorum ki dünyanın en güzel kanyonunda geziyor olsam bile o anki heyecanı, tadı vermeyecektir.
..................
  Ben şanslı bir çocuktum; güzel bir çocukluk geçirdim, şanslı çocuklar tanıdım. Şimdi hepsi mutlu yetişkinler oldu ve mutlu çocuklar yetiştiriyorlar. 
   
  

16 Mart 2016 Çarşamba

13.03.2016 :(

 Üç gün önce kor ve cam parçaları yağan gökyüzünden bugün kar tanecikleri serpiliyor. 
 Kızılay'da gövdesi yanmış ve dalları kırık olan eşlerine rağmen şehrin dört bir yanında bahar dalları ve meyve ağaçları çiçek açmış. 
 Hava soğuk, buz; içimde ise sönmek bilmeyen bir yangın...
 Yavrularımız, kardeşlerimiz, şehitlerimiz; bu dünyadan apansızın göçüp gidenlerimiz. Gidişinize rağmen biz, umarsızca yaşamaya devam ediyoruz. 
 Allah sevdiğini kaybedenlere dayanma gücü versin.




11 Mart 2016 Cuma

DERT, ÇÖZÜM DEĞİL

 -Dertsizler kervanında, eşeğin sırtındaki çulu yük sanıp ağlaşan, ağzı gözü yamuk develer gibiyiz. Üstelik kervan da, deve de, eşek de biziz; yol da bizim, çul da.

 Birkaç hafta öncesine kadar uykusuzluktan yakınıp durduğum yaklaşık bir ömür geçirmiştim. Uyuyamama illetinden ise her şeyi dert edinmeye vazgeçmem ile kurtuldum. (Belki de bahar etkisi, bilemiyorum.)

  Aslında pratikte değişen bir şey yok. Hayattaki tüm gedik ve kıyısı köşesi tırtıklanmış parçalar yerli yerinde duruyor. Ben ise artık ne yaşadığım ve gördüğümle değil de ne hissettiğimle ilgilenmeye başladım. Üstelik karar bile almadan, durup dururken. İyi olacağım diye bir gayem yoktu. Yaşantımı değiştiremezdim. İstediğim bu değildi. Sadece herhangi bir sebeple ortaya çıkan ve içimi kemirmeye kalkışan kimyasalı hissettiğim anda, bir yerlerde saklanan serotonini salacaktım ortaya. 

 İşe yaradı. Hem de oldukça. Zaten dert dediğin nedir? Gördüm ki yeri geliyor, benim gözyaşı döktüğüm bir şeye dünyanın bir ucunda, başka bir insan evladı güle oynaya sarılabiliyor; ben de en azından bir iki göz kırpayım, tebessüm edeyim dedim. Yüzüne gülümsediğim ne varsa ışıldamaya başladı. 

  Yine de dert sadece sahip olduğundan ibaret olmuyor, acıya ortak olma olayı da var. Bazen sırf etrafındaki birilerinin acılarına ortak olma adına onlarla birlikte ağlıyorsun. Halbuki ağlayan bir suratın kime, ne faydası var? Herkes çözüm ister ya da en azından umutlanmak, gülmek, güldürülmek. Ya da ağlarken bir parça mendil, dinleyen bir çift kulak. (Aslında teki de yeter. Biz ki suya derdini anlatan bir milletiz.)  Benim ise bırakın güldürmeyi, gülmekten utandığım zamanlar oluyor. Yaptığım yanlış belki bilemiyorum ama mutlu olabilmek, huzur bulmak adına tamamen duyarsızlaşmak hiç doğru olmasa gerek. 

  Uykularını kaçırmayacak kadar hüzün, insanlıktan çıkmayacak kadar mutluluk... 

  Bu kadar ölçülü yaşamak mümkün mü ya da insan yapısına uygun mu peki? 

  Aslında birer hamur parçası gibiyiz; yoğrulmaya, şekilden şekile girmeye müsait. Niyeti kötü olmayan, iyi kalpli ama bir o kadar da mutlu bir insanın dünyaya ya da insanlığa bir zararı olduğunu sanmam. Hatta karamsar, acıların evladı kalıbından sıyrılamamış ve bu şekilde faydası dokunacağını zanneden bir budala olmaktan çok çok daha iyidir diye düşünüyorum. 

  Çocuklar kadar saf ve temiz bir dünyaya uyanmak dileğiyle. (İmkansız olduğunu bile bile istemek...)

5 Mart 2016 Cumartesi

İKİ KAP, BİRKAÇ SIĞIR

   Dolmuştan inip kaldırıma adım atmamla, yere kapaklanmam bir olmuştu. Yine de şükürler olsun ki, kafamdan önce ellerim, üstelik bir balgam öbeğinin tam göbeğine değil de iki santim kadar kenarına kondu. O mikrop yuvasında,  yere abanmış ne kadar bekledim bilmiyorum. Bana bir ömür gibi gelen süre zarfında bir insan evladı da gelip el uzatmadı. O an bile ne kadar da domuz olduklarını düşünmeyip, saydamlığıma lanet okudum. Oysa bundan daha ilgi çekici bir düşüş olmazdı. Üstelik insan, ömründe kaç kere birinin düşüşüne şahit oluyordur ki, hiç bir şey olmamış gibi tırıs tırıs uzaklaşıp gitsin.

   Elimdeki market poşeti kaldırımın diğer ucuna, umumi çöp kovasının dibine fırlamıştı. Avuç içlerimde oluşan çiziklerden ince, ince kan sızıyordu. Dizlerimdeki acı, utancımı bastıracak şiddetteydi. Zorlanarak doğruldum ve kaldırımın tozlu yükseltisine oturup ayaklarımı asfalta doğru uzattım. Ne arkamda gelip geçmeye devam eden insanlar, ne karşımda vızıldayan araçlar, ne de poşetten dışarıya saçılmış olan plastik kaplar... Artık hiçbir şey umurumda değildi. Başladım ağlamaya. Yıllardır içimde biriktirip büyüttüğüm tüm acıların şerefine, bir daha ağlayabilecek takatim kalmayıncaya dek, dünyanın bir yerlerinde kopan fırtınalarla yarışırcasına ağladım. Omzuma dokunan o ince parmakları hissettiğim anda ise sustu dünya. Diğer elinde kağıt mendil, uzatmış bana bakıyordu. Gözlerinde acıma, şefkat ya da benzeri herhangi bir duygu ifadesi göremedim. Yardım etmeye programlı bir robotla bakışıyordum sanki. Mendili alıp teşekkür ettim. Ciddiyetini hiç bozmadan, ufak bir baş eğme hareketi sonrası yanımdan uzaklaştı.


   Doğruldum, burnumu sildim. Yere dökülen ıvır zıvırı, market poşetini ve sümüklü mendili çöp kovasına atıp evime doğru yol aldım.

BENİM KÜÇÜK DÜNYAM


Minik avucumda durur dünya;
Kah rengarenk, kah saydam.
Dünyamın ardında gülümser annem,
Sözcüklerinde sevgi saklıdır.
Meraktır ve bitmeyen sorgu sualdir,
Bilinmezliklerle dolu zihnim.
Işıltısı sonsuz bakışlarımdan,
Daha da çocuktur kalbim,
Kalbimden de temizdir,
Benim bir avuçluk dünyam.





31 Ocak 2016 Pazar

SÖZ YETMEZ













Kelimeler var tutamadığım.
Kaçak göçek,
Uçarı kelimeler.
Gitmek var örneğin.
Kopacak kadar uzaklaşmak,
Kavuşacakmışçasına yaklaşmak.
Yalnızca düşlemek kadar dokunabilmek.
Aşkı dokunmadan hissetmek.
Dönmek  var bir de.
Görecelidir dönmek.
Bir tur attıktan sonra
Bıraktığın yerde aramak kendini.
Oysa dönemez insan artık
Ne bildiğine, ne kendine.



Ankara sevilir mi?

  "Daa avriya niye giriüyon. bu araba dönmicekte mi avraya girüyon?"
  Öyle tuvalete bile arabayla gidip de Ankara'yı çok seviyorum demek olmaz. Halk otobüsüne, dolmuşuna bineceksin; bir düğününü göreceksin;  Karanfil'de yürürken kalabalıkta nereden geldiği belirsiz bir pandik yiyeceksin; buzunda kayıp düşeceksin; yazın kuru hava, kışın da ayaz yüzünden zırt pırt faranjit olacaksın, vs. O zaman Ankara sevmeye değer mi değil mi fikir yürütebilirsin.

29 Ocak 2016 Cuma

"Ölümden önce hayat var mı?" sorusuna cevabım

 Zaman değirmeninde beden ölür, ruh ya parlar ya çürür. Hayat dediğinse şu an. İster var say ister yok. Geçti bitti bile. Yeni bir an, yeni bir hayat. Bir daha ve bir daha... milyonlarca hayattan biri, bir kaçı mutlaka "var" saymaya değer olacaktır. (dayanamadım bıdı bıdı yaptım yine ;))

ÇIKMAZLAR

Dilinin ucunda kal demek duruyorken
Git diyecek kadar küskünse yüreğin,
Birbirinden kısır anılar doğuruyorsa
Yalnızlığa mahkum zavallı kaderin,
Köşeye sinmiş, ürkek bir çocuk ise
Aynaya baktığında gördüğün suretin,
Bir cesedi sürükler artık attığın her adım,
Kalan son kuvvetin.

(YA DA)

Çek git hayatımdan demek istiyorken
Kal diyecek kadar acizse dilin,
Birbirinden kötürüm günler sunuyorsa
Acımasıza ilişik zavallı kaderin,
Başı yere eğik masum bir çocuk ise
Aynaya baktığında gördüğün suretin,
Bir cesedi sürükler artık attığın her adım,
Kalan son kuvvetin.











20 Ocak 2016 Çarşamba

  Herkes ilgisi doğrultusunda okur, algısı ölçüsünde anlar. Merak ise bilinmeyene ve alışılmayana karşı uyanır. 

MERAKLI MİNİK FINDIK FARESİ

 Okumayı çok seven minik fındık faresi, kitap kokusuna, dokusuna; sayfaları çevrilirken duyulan hışırtısına bayılırmış. Öyle ki ne zaman saman kağıttan, büyük bir kitap görse çevirir kapağını, çıkar üzerine, bıyıklarını titrete titrete, minik keskin dişlerini gıcırdata gıcırdata hikayeleri okur, beğendiği bir satır olursa da koparır tadına bakarmış.

 Yine bir akşam, ev halkı uykuya daldıktan sonra, büyük salonda duran kitaplığın tozlu raflarından birinin üzerine zıplamış. Minicik tırnakları ile tahta rafı tıkırdata tıkırdata bir uçtan diğer uca seğirtmiş. İncelemeye bayıldığı kalın, kırmızı kapaklı ansiklopedinin arkasına geldiğinde ise oflaya puflaya ittirmeye başlamış. Yoğun bir çabanın sonucunda; ansiklopedi paldır küldür yere düşmüş. 

 Bembeyaz tüylü minik fare, çıkan sese ve bıyığından süzülen ter damlacıklarına aldırış etmeksizin aşağıya atlamış. Geçmiş ansiklopedinin dip tarafına, başlamış sayfaları çevirmeye. Günlerdir yemeye değecek ancak üç, beş satıra denk geldiğinden olsa gerek; karnı açlıktan gurul gurul gurulduyormuş. Yine de meraklı minik, okuyor, okuyor, okuyormuş. Bir sayfa çevirmiş, bir sayfa daha.. ve nehir gözlü, alevden kızıl tüylü, iri gagalı papağının fotoğrafını gördüğünde öylece kalakalmış. Başlamış ilgi ile papağanı incelemeye. Bir yandan "sabah olup da insanlar uyanmadan yiyecek bir şeyler bulmalıyım" diye düşünüyor ama bakışlarını, pençesi ile boynunu kaşımakta olan papağanın parlak tüylerinden bir türlü alamıyormuş. "Acaba o papağan da benim kadar okumayı seviyor mu? Seviyorsa nereden kitap buluyor? Kitap bulamıyorsa gazete mi okuyor? Sahi o balta girmeyen, devasa ağaçlarla dolu ormana gazete giriyor mu? Giriyorsa kim getiriyor? Maymunlar mı, göçmen kuşlar mı? Gelen gazetelerin zamanı geçmiş, haberler eskimiş olmuyor mu? Yoksa ormanda gazete değil de çizgi roman mı okuyorlar?" diye kendi kendine sorup durmuş. Ta ki kapının önünde öylece kendisini seyretmekte olan Yusuf Alp'i fark edene dek. Farecik bir an kaçmaya yeltendiyse de küçük çocuğun kendisine gülümsediğini görünce vazgeçmiş. Arka ayaklarının üzeride dikilerek, ufacık siyah burnu ve uzun bıyıklarını kıpırdatarak çocuğu izlemeye başlamış. Ona merhaba küçük arkadaşım demek istiyor ama konuşamadığı için sadece vikvikliyormuş. Yusuf Alp hemen mutfağa koşmuş. Buzdolabından bir parça peynir almış ve mutfağa kadar onu takip etmiş olan minik fareciğin önüne koymuş. Farecik teşekkür ederim anlamında vikviklemiş. 
  
  O günden sonra minik fare ile küçük çocuk arkadaş olmuşlar. Çocuk, anne ve babası uyur uyumaz yataktan kalkıyor, fareciğin okuması için bir kitap ve yemesi için bir kaç parça peynir alıp kitaplığın önündeki koltuğun üzerine koyuyormuş. Farecik de sabah olmadan önce, bahçeden topladığı minik çileklerden getirip, çocuğun baş ucuna bırakıyormuş. Sonra da minimicik dudaklarıyla çocuğun yanağına bir öpücük kondurup yuvasına, uyumaya gidiyormuş. 

17 Ocak 2016 Pazar

 Ben çocuk gelişimi üzerine nacizane ahkam kesiyorken; 'Oğlum, anne çok şey biliyo. Ortadan kaldırmamız lazım. ' diyen bir babamız var. 

14 Ocak 2016 Perşembe

BİTMEYEN ALARM ÇİLESİ

  Hep aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde sonlanan, birbirinin benzeri günlerle tıka basa dolu yirmi koca yıl geçmişti. Başlarda büyük kavga meselesi olan ufak tefek sorunlar çoktan sorun olmaktan çıkmış; kimine alışılmış, kimine de kendince çözümler bulunmuştu. Aynı çatı altında yașayan iki farklı insan değillerdi artık. Önceleri huyları; uzunca bir süre sonra da mimikleri ve yüz hatları birbirine benzemeye başlamıştı.
  Kadın kendisi de horlamaya başladığından beridir kulaklarına pamuk tıkama gereği duymuyor, adam ise uzun kollu bir şeyler giymeksizin uyuyamıyordu. Artık ikisi de sabahları çaydan ziyade kahve içiyor, akşam yatmadan önce çıkardığı çorabı yatak odasının bir köşesine fırlatıyor ve de tuvalette yarım saatten fazla vakit geçiriyordu. Evin her bir tarafına saçılan kıllarla birlikte saçlar da beyazdı artık. Bir de evlerine hırsız girdiği o günden beridir adam da yıllardır kadının yapmış olduğu gibi yastığının altında bir bıçak bulunduruyordu. Ve birbirinden manasız daha bir yığın şey.
  Yine de bunca yılın ardından kadın, adamın her sabah defalarca kez erteleyip durduğu alarm sesine bir türlü alışamamıştı. Sırf bu nedenden ötürü ettikleri kavgaların sayısı ve şiddeti ölçülebilir boyutta değildi ancak adam bir türlü bu huyundan vazgeçmiyor, belki de geçemiyordu.
  Ve malum sabah geldi çattı. Kadın o gece geç saatlere kadar uyuyamamış, başındaki ağrıyı geçirmek için aldığı ilaçlar ile evde sersem sersem dolanırken mutfak dolabında bulduğu ve uykusunu getirmesi ümidiyle koca bir yudum içtiği öksürük şurubunun da etkisiyle saat
4-5 civarı sızıp kalmıştı. Her sabah olduğu gibi o sabah da adamın kurduğu alarm saat 6’da çalmaya başladı. Kadının yarı uykulu halde dürtüklemeleri sonucu adamda hafif bir kıpırdanma oldu ancak alarmın susması ile birlikte ikisi de uykusuna kaldığı yerden devam etti. 10 dakika sonra tekrar çalan alarm sesi nedeniyle kadın bu kez yerinden sıçradı ve yine uyku sersemi, adamı sarsmaya başladı. Adam ise kolunu güç bela yana doğru kaldırıp telefonun üzerine bıraktı. Bir iki yokladıktan sonra telefonu havaya doğru kaldırdığını kadın o an, belki de aldığı ilaçların etkisiyle fark etmedi çünkü hemencecik uykuya yenik düşmüştü. Alarm bu kez 6:30’a kuruldu. 

  Kadın rüya görmeye başlamıştı. Loş bir koridorda dizlerine kadar uzanan bir sis kümesinin içerisinde yürüyordu. Koridorun duvarları beyazdan griye, griden de laciverte dönmeye başladığında tavanın yerini alaca gökyüzü, koridorun ucunda göze çarpan lambanın yerini de bulutların arasından sızmaya çalışan ay ışığı aldı. Artık küllerle kaplı bir ormanın içerisinde ilerliyordu. Uzunca bir süre sonra ayağındaki postallar öyle ağırlaştı, öyle ağırlaştı ki yosun kaplı koca bir kayanın yanına vardığında olduğu yerde çakılıp kaldı. Ne kadar çabalarsa çabalasın bir türlü yerinden kıpırdamıyordu. Etraf daha bir karanlık olmuştu sanki. Her defasında olduğu gibi rüya görüyor olduğunun farkına vardı. Yine de karanlığın onu içine alıp da yok edeceği, bir daha asla nefes alamayacağı endişesinden kurtulamıyor, avazı çıktığı kadar bağırmaya çalışıyordu. Kendinin bile duymadığı sesini, kimseye duyuramayacağını anladığında bu çabasından vazgeçti. O anda tuhaf bir cisim havada süzülerek ona doğru yaklaşmaya başladı. Simsiyah, vıcık vıcık görünen bu şey kanat benzeri uzuvlarını açarak birden üzerine çullandı. Kollarını hareket ettirmeyi başaran kadın, sırt çantasının yanında bulunan bıçağı aldı ve yaratığın gövdesine sapladı. Tanıdık bir sesin feryadı ile gözlerini açtığında kocasının acılı yüz ifadesi ile karşılaştı. Adamcağızın kafası, göğsü üzerine düştüğünde geçmişten gelen bir kokunun, yıllar yıllar önce evlendikleri yıl kullanmakta olduğu parfümün kokusunun, kan kokusu ile karışmış halini duyumsamıştı. Adamın saçları çenesini gıdıklıyor, koku midesini bulandırıyor ancak bir türlü ağlayamıyordu. Gözlerini aşağı devirdiğinde adamın saçlarının ne kadar da koyu olduğunu gördü. Evlendikleri gün olduğu gibi simsiyah. O an; hala uyumaya devam ettiğini anladığı an; masanın üzerindeki kurmalı saatin var gücüyle çalmaya başladığı an yataktan sıçrayarak kalktı.
  Hava henüz aydınlanmamıştı. Telefonun alarmı çalıyor; adam ise koca cüssesi, kırış buruş suratı, yarı dökük saçları ve beyazlamış kirli sakalı ile her zaman olduğu gibi uyumaya devam ediyordu.
   Kadın yataktan doğruldu. Derin bir of ve ya sabır çekti, yastığının altında duran bıçağı aldı ve bir daha çıkarmamak üzere komodinin çekmecesinde duran kılıfına soktu.

   Yine bir gün daha, öncekilerle benzer şekilde başlıyordu. 

13 Ocak 2016 Çarşamba

ŞİİR

  Üretmek zamanı geldiğinde, dur durak dinlemeyecek kadar yoğun ve sırnaşık mısralar zapt eder geceyi. Bir şairin en perişan hallerinden kurtuluşudur bu açlık durumu. Günlerdir süren bir kalem tutukluğunun ardından, ilaç gibidir. Can katar boş kağıtlara. Kanı çekilmeye yüz tutmuş duyguları kamçılar, yürekleri ısıtır. 
  Şiir aşktan da öte bir tutkudur. Haykırmaktır maddenin özünde saklı olanları. Manaya bir beden çizmektir ve sövmektir bazen; en süslü kelimelerle sövmek, rahatlamak ve gerisini duyan düşünsün artık bencilliğidir.
   Duygulanımın çok eşliliği ve paylaşımıdır. Kendini kendinden başkalarıyla aldatmaktır defalarca ve sen sunarken duyduğun hazzı çoktan unutup gitmişken. 
   Şiir şiire dost olamaz. Şiirde tek dostluk, mısralar arasında olandır. Her yaşanan olay birbirinden ve her hissedilen duygu bir öncekinden farklı olduğu gibi, şiirler de bambaşka ve apayrıdır; bir topluluk içerisinde ve tek bir başlık altında düşünülemez. Şiire yakışan kendine özgülük ve de özgürlüktür. 

10 Ocak 2016 Pazar

İLİŞİKSİZ

Biz bu evde üç kişiyiz;
Sen, ben ve yalnızlığım.
Senin yanında seven bir kadın var,
Benim yanımda vurdumduymazlığın.

9 Ocak 2016 Cumartesi

GERÇEK

Mor değnekli,
Bir güvercin hayat.
Çerden çöpten yuvası,
Üç beş katlı binaların
Arka balkonlarında saklı..

Kırık kanadı,
Pençesi camdan.
Dokunsa da komşu hayatlara
Kıyısından, köşesinden, 
Yara almadan
Kaçamayan.
Zaten uçamayan..

Yaslanıp da rüzgara,
Tepetaklak olmadan
Açılmayan gözlerinde,
Gereğinden çok saflık..
Aldanmışlık;
Ateşinde güneşin;
Gözlerinde;
Mahmurluk var.

Mor değneğin ucunda asılı 
Denizlerde yüzer gümüşi balıklar.
Dudaklarında;
Tek heceli şiirler..
Kuyruklarına tutunmuş,
Gökkuşağı renkli çocuklar.

Mor değneğin ucunda asılı,
Sahip olunamayan hayaller.
Bir ucunda hayaller,
Diğerinde hayat var.

REST

 Oradan normal görünmediğimi biliyorum. Peki, kabul. Düzelmek için birşeyler yapacağım; ilaç vs. ne gerekirse. Ama önce normal olan biriniz geçsin karşıma da şu normal olmak ne imiş bir göreyim. Ve hatta görelim. Çünkü benim çevremde yalnızca tuhaf insanlar var. En kalıp dışı eylemleri mutlu görünmek adına yaptıkları. O pek çok normallerinizin kalıplardan taşan ayıplarının yanında bizlerin zamansız çığlıklarının, yersiz gülüşlerinin ne zararı olabilir?
 Bu kadar mı gösterecekleriniz? Yalancısınız hepiniz. Hayatınız bir oyun. Sizlere daha çocukken ezberlettikleri rolleri sergiliyorsunuz. Bırakın da bari biz içimizden geldiği gibi olalım. İçimizden geldiği gibi doğal, içimizden geldiği kadar mutlu. Sizler boğazınıza kadar battığınız hırs çukurunda çırpınmaya devam edin. Bizi o çukura çekme çabalarınız sizi oradan kurtarmayacaktır. Vazgeçtim. İstemiyorum sizin öğretilerinizi, telkinlerinizi, ilaçlarınızı. Beni benimle baş başa bırakın. Biz asıl böyle iyiyiz.