29 Haziran 2016 Çarşamba

VEDA 31 (Oktay)

   Sait, yaklaşık iki saatin sonunda, karısının arayıp da eve çağırması üzerine apar topar çıktı. Gitmeden hemen önce ise küçük çaplı bir nutuk çekmişti. “Bak oğlum, akıllı ol. Basit hesaplara girme. Sen böyle bir adam değilsin? Rahata biraz fazla alışmışsın ama böyle gitmez. Maden çocuk istiyorsun, sen de elini taşın altına koyacaksın. O kadınların ise sözünü dahi etmeye gerek duymuyorum. Hadi sağlıcakla!” deyip kapıdan uzaklaştı.
  Bir müddet düşündüm. Bernasız bir hayatı, yalnızlığı, hatta yerine “o kadın” lardan birini koyduğumda nasıl olacağını… Oysa ilişki dediğin,  iki kişi arasında kendiliğinden gerçekleşen bir şey değil miydi? Bak işte düşünebiliyordum, planlayabiliyordum. Eğer istersem şu an Ömür ile yeni bir hayat kurabilirdim ama istemiyordum. Her şeye rağmen, nedenini anlayamasam da Berna’dan başka bir kadınla olmayı kendime kabullendiremiyordum.
  Yatak odasına geçip ufak bir çanta hazırladım. Niyetim sabaha karşı İstanbul’da olmaktı. Gitmeden önce biraz uyku çekmek istiyordum. Saati bire kurdum. Yatağa uzandım, gözlerimi kapadım. Oluşan karanlık ile birlikte, geçmiş gözümün önüne serildi. Aralardan topladığım güzel anıları rüya yapma gayreti ile uykuya daldım. Telefonun alarmı çaldığında beş dakikadan daha uzun süre uyumamış olduğuma yemin edebilirdim. Rüya görmemiştim ve fazlasıyla yorgun hissediyordum. Gün boyunca içimi kemirip duran huzursuzluk yeniden belirdi. Kalktım ve duş aldım. On- on beş dakika sonra arabamdaydım.
  Yollar bomboştu ve şehir uykudaydı. Cadde lambalarından arabanın içine dolup kaybolan ışıklar gözlerimi yakıyordu. Yola çıkmak için uygun bir durumda olmadığımın farkındaydım ama bu zorunlu bir yolculuktu ve ölmeden tamamlamak istiyordum. Ölümün varlığını, şu ana dek bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Bu düşünceden uzaklaşabilmek için radyoyu açtım. Bir müddet frekanslar arasında dolaştıktan sonra, Neşet Ertaş’ın sesini duyduğum noktada kaldım. Bağlamadan yayılan mest edici ses bir nebze rahatlatmıştı. Kafamı arkaya yasladım.
    Lise yıllarımdan kalma bir yüz belirdi karşıdan gelen kamyonun ışık şeritlerinin arasında. Yüreğimin telini o derece titretebilecek başka bir varlığın bu dünyada yeri olmadığına inandığım, yaklaşık üç yıllık bir zaman aralığıydı hatırladığım.  Lise sonda üniversite tercihlerimizi yaparken karar vermiştik; aynı şehri yazacaktık. Ben Ankara’yı yazmıştım aldığımız karar üzerine, o ise İzmir’i. “Her koyun kendi bacağından asılır.” demişti, neden böyle yaptığını sorduğumda. O gün son görüşmemiz oldu. Her şey bu sözün üzerine bitti. Devamında tek kelime etmedim. Birkaç kez aradı, görüşmek istediğini söyledi, kabul etmedim. Ve sonrasında, ömrümün tamamının o zaman aralığında geçtiğine inandığım uzun bir süreç oldu.  Ama adı üstündeydi; geçmiş. Geçmişti. Varlığıyla, duygulanımlarıyla, her şeyiyle geçmişte kalmıştı.
   Berna’yla tanışana kadarki zaman diliminde, hatırlamaya değer başka bir şey yaşamamıştım. Okul hayatım, hırslarım, şu an geldiğim noktaya ulaşmamı sağlayan her şey anlamsızdı ve fazlasıyla unutulmaya değerdi. Şimdi ise varlığımın, eş değerde anlamsız olduğunu düşünüyordum. Benim varlığımdan ibaret olmayan dünya, yokluğumda da dönmeye devam edecekti. Bu dünyanın merkezinde olduğumu düşünmeme sebep olan kadın ise dünyamdan çıkmaya çabalıyordu, biliyordum. Onun bu hallerini görmezden gelmeyi tercih etmiştim çünkü yapabileceğim bir şey yoktu. Bu, ona özel bir şey değildi. Uzunca bir süre şuna inanmıştım; gitmek isteyen gidiyordu.  Er ya da geç. 

8 yorum:

  1. Kafalar çok karışık. Bu işin sonu nereye varacak merakla bekliyoruz...

    YanıtlaSil
  2. Bu vedanın sonumuydu? Ne zamandır yazmıyorsun. Devamı gelecek de yazmıyor. Yoksa sezon finalini mi yaptık yaz tatiline mi girdi ;)

    YanıtlaSil
  3. Araya çok şey ve zaman girdi, yazamadım bir türlü. İlk fırsatta devamı gelecek ;)

    YanıtlaSil
  4. Yazılarınızın devamını hecanla bekliyoruz

    YanıtlaSil