25 Ağustos 2016 Perşembe
Ben de Kıskanıyorum
Mutsuz olduğum, özellikle de çaresiz hissettiğim dönemlerde hayvan olsun, börtü böcek olsun, farkındalığı insandan az olan ne varsa kıskanıyorum.
Kaz mısın? Mis gibi suda bir iki süzül, endamını göster; kap ekmek parçalarını. Başka derdin var mı, yok.
Başına gelebilecek en kötü şey birine yem olmak belki ama bunun da bilincinde değilsin. Icgudusel olarak bir iki tıslayıp uzaklaşır, beş dakika sonra unutup geri dönersin.
Gerçi unutma konusunda biz de fena değiliz ama yetmiyor işte. Daha da hızlı unutmak gerek.
En iyisi kaplumbağa olup tüm alıcıları kapatıp kabuğuna girmek sanırım.
23 Ağustos 2016 Salı
VEDA 36 (Oktay)
Pizza
bitmişti. Kocaman pizzadan tek bir dilim almıştım ve pizza bitmişti. Oysa hep
tersi olurdu. Bu kadar yiyebilmiş olmasına şaşırmam gerekirdi belki ama artık
neye şaşıracağımı bilmiyordum. Çantasından çıkardığı ıslak mendil ile ellerini
sildi, sonra bir tane de bana uzattı. Gülümsemeye devam ediyordu.
“Arkadaşın ne zaman gelir?” dedim ve “Ne zaman gidiyoruz?” diye ekledim, gülümsemesinden cesaret alarak. Birden ciddileşti. Bir mendil daha çıkardı, ağzını sildi. Derin bir nefes aldı; “Arkadaş falan yok. Ayrıca neresi olursa olsun fark etmez, sadece buradan gitmek istiyorum. Üstelik sen gelmiyorsun.” Dedi. Sonra da masanın üzerindeki telefonu aldı ve kurcalamaya başladı.
Umutsuzluğa kapılmaya başlamıştım. Belki de başından beri yanlış şey için endişeleniyordum. Çaresiz kalmıştım. Ne yapmam, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Öfkelenmeli mi, üzülmeli mi yoksa boş versene deyip çantamı alıp gitmeli miydim? İçimden ağlamak geliyordu. Tüm olanlar bir kenara, yıllardır herhangi bir şey için tek bir damla gözyaşı dökmemiş olmama şaşırdım.
Yemek boyunca birkaç kez telefonum çalmıştı. Açmak istememiştim. İşte yine çalıyordu. Ömür olmadığını umarak cebimdeki telefonu çıkardım. Hastanenin numarasıydı. “Hocam!” dedi telefonun ucundaki ses. “Sizi rahatsız ediyorum, özür dilerim ancak Ömür adında bir bayan sizinle görüşmek istediğini söylüyor.”
“İzinde olduğumu söylesene kızım!”
“Raporlu olduğunuzu, hastanede bulunmadığınızı söylediysem de bir türlü inandıramadım. Belki siz kendisiyle konuşmak istersiniz.” Yerimden kalktım. Masadan uzaklaştım. “Şu an hiç müsait değilim. Onu sonra arayacağımı söyle.”
“Hocam çok ısrar ediyor, zor durumda kaldık, lütfen!” Telefonun ucundan gelen hışırtı ve ufak bir gürültünün ardından Ömür’ün sesini duydum. Ne söylediğini anlayamıyordum. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Göğsümdeki baskı ve ağrı dayanılmaz bir hal almıştı. Nefes almakta ve ayakta durmakta zorlanıyordum. Önce elimdeki telefon yere düştü, sonrası ise karanlık.
Devam edecek... ;)
“Arkadaşın ne zaman gelir?” dedim ve “Ne zaman gidiyoruz?” diye ekledim, gülümsemesinden cesaret alarak. Birden ciddileşti. Bir mendil daha çıkardı, ağzını sildi. Derin bir nefes aldı; “Arkadaş falan yok. Ayrıca neresi olursa olsun fark etmez, sadece buradan gitmek istiyorum. Üstelik sen gelmiyorsun.” Dedi. Sonra da masanın üzerindeki telefonu aldı ve kurcalamaya başladı.
Umutsuzluğa kapılmaya başlamıştım. Belki de başından beri yanlış şey için endişeleniyordum. Çaresiz kalmıştım. Ne yapmam, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Öfkelenmeli mi, üzülmeli mi yoksa boş versene deyip çantamı alıp gitmeli miydim? İçimden ağlamak geliyordu. Tüm olanlar bir kenara, yıllardır herhangi bir şey için tek bir damla gözyaşı dökmemiş olmama şaşırdım.
Yemek boyunca birkaç kez telefonum çalmıştı. Açmak istememiştim. İşte yine çalıyordu. Ömür olmadığını umarak cebimdeki telefonu çıkardım. Hastanenin numarasıydı. “Hocam!” dedi telefonun ucundaki ses. “Sizi rahatsız ediyorum, özür dilerim ancak Ömür adında bir bayan sizinle görüşmek istediğini söylüyor.”
“İzinde olduğumu söylesene kızım!”
“Raporlu olduğunuzu, hastanede bulunmadığınızı söylediysem de bir türlü inandıramadım. Belki siz kendisiyle konuşmak istersiniz.” Yerimden kalktım. Masadan uzaklaştım. “Şu an hiç müsait değilim. Onu sonra arayacağımı söyle.”
“Hocam çok ısrar ediyor, zor durumda kaldık, lütfen!” Telefonun ucundan gelen hışırtı ve ufak bir gürültünün ardından Ömür’ün sesini duydum. Ne söylediğini anlayamıyordum. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Göğsümdeki baskı ve ağrı dayanılmaz bir hal almıştı. Nefes almakta ve ayakta durmakta zorlanıyordum. Önce elimdeki telefon yere düştü, sonrası ise karanlık.
Devam edecek... ;)
21 Ağustos 2016 Pazar
VEDA 35 (Oktay)
Yol
boyunca hissettiğim telaş, havalimanına girince daha da arttı. Ben de sizinle
geleceğim demiştim ama uçabileceğimden hala emin değildim. Göğsümde baskı hissediyordum. Kontrol
noktasından geçerken Berna’nın rahat ve de kendinden emin hareketleri hoşuma
gitti. Genel olarak halinde ve tavırlarında büyük bir değişiklik vardı. Eski
gergin ve de öfkeli görünümünden eser yoktu. Yaklaşık bir saattir baş başa
olmamıza rağmen henüz herhangi bir şey için sinirlenmemişti.
İçeri girdikten sonra “evet” dedim “ne yapıyoruz?” Bana döndü, durakladık. “Önce oturacak bir yer bulalım. Sonra konuşuruz. Sana anlatacaklarım var.” Dedi.
Terminal içerisinde biraz dolaştıktan sonra pizza yemeye karar verip, kalabalıktan nispeten uzak bir masaya oturduk. Çantalarımızı masanın yanına koymuştuk. Menüyü inceleyip sipariş vermemiz her zamankinden daha kısa sürdü. Berna’nın oldukça sakin ve kararlı tavırları, alışılageldik hallerinden çok uzaktı. Arkasına yaslandı, ellerini birbirine kavuşturup masanın üzerine koydu. Onları tutmak üzere öne doğru eğildiğimde geri çekip, dizlerinin üzerine indirdi. Bozulmuştum, ancak buna hakkım olmadığının fazlasıyla farkındaydım. Gözlerime bakmaya devam ediyordu. “Sana yalan söyledim” dedi. “Buraya geliş nedenim yani kaza olayı yalandı.” “Biliyorum” dedim. “Lütfen!” dedi, “İzin ver anlatayım. Amacım geçmişi konuşmak, sorunları deşmek değil. Sadece bir şeyin farkında olmanı istiyorum. Derya olayını biliyorum.” O an göğsümdeki baskının ağırlaştığını hissettim. Karnıma kramplar giriyordu. “Bunu konuşmak için çok geç farkındayım. Bunca zaman geçtikten sonra sana herhangi bir şey için kızacak da değilim. Sadece anlamaya çalışıyorum. Neden hala devam ettiriyoruz?” Bir cevap bekleyip beklemediğini anlayamamıştım. Sadece onu ne kadar çok sevdiğimi, ondan asla vazgeçmediğimi ve vazgeçemeyeceğimi söylemek istiyordum ancak boğazım düğümlenmişti. Hiçbir şey söyleyemedim. Anlık bir duraksama sonrası devam etti. “Evliliğimiz sadece birbirimize tahammül etme çabalarından ibaret. Ben artık dayanamıyorum, dayanmayı çok istedim ama yapamıyorum. Artık yeni bir hayata başlamak istiyorum” dedi. “Seninle olamayacağı da çok açık. Bırak beni de gideyim.”
Tüm gücümü toplayıp konuşmaya başladım. “Bu şekilde seni hiçbir yere bırakmam. Bana desen ki artık sevmiyorum. O zaman döner giderdim. Ancak böyle olmaz.” Sessizce dinliyor olması cesaretimi artırmıştı. “Bundan sonra da elimden gelen her şeyi yapacağım, söz veriyorum. Üstelik Derya, ya da bir başkası umurumda değil. Ben yalnızca seni seviyorum, seninle hayatıma devam etmek istiyorum. İzin ver bunu sana ispatlayayım.”
“ Mümkün değil.” Dedi. “Üzgünüm ama sana inanmam, güvenmem mümkün değil. Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi tartışmak için çok geç kaldık. On koca yıl geçti ve artık ağzımızdan dökülen sözcüklerin bir anlamı yok. Burada karşımda diz çökebilirsin, hatta belki yalvarıp ağlayabilirsin bile. Neyi değiştirir sanıyorsun? Gecenin bir yarısı yola çıkmış, buraya kadar gelmişsin. Peki ne için… Ne umuyorsun? Ben yıllardır sırtını döndüğün, hiçbir zaman ciddiye almadığın, dinlemediğin ve de umursamadığın karınım. On yıldır böyle bir adam tanıdım. Şimdi ne sanıyorsun? Gece yarısı yollara düştün, geldin diye değiştiğini ummamı mı bekliyorsun? Kendini kandırma. Beni zaten kandıramazsın.”
Ne söylemem, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Elim kolum bağlanmıştı. Tek bir söz edebilecek durumda değildim. Belki de buraya hiç gelmemeliydim. Evet, evet… Tamamen hataydı, ters tepmişti. Keşke gelene kadar bekleseydim, neden telaşlandım ki sanki. İşte, gayet iyi görünüyordu. Hasta falan olamayacak kadar aklı başındaydı. Son derece de rahat görünüyordu. Kendi düştüğüm durumdan da çok, onun bu soğukkanlılığına şaşırıyordum. Bu bir kumar değildi ve gelirken hiçbir alternatif düşünmemiştim. Sadece yeniden yoğun bir depresyon atağında olduğunu düşünüyordum ancak bu hal, gerçekten de beklentimin dışındaydı. Evet bu bir kumar değildi ama ben tüm kozlarımın şimdiden tükendiğini hissediyordum. Belki de haklıydı, gerçekten de her şey için çok çok geç kalmıştık.
Çantasından telefonunu çıkardı ve kurcalamaya başladı. Sanki aramızda, az önceki konuşma hiç geçmemiş gibiydi. Ben ise gözlerimi üzerinden alamıyordum. Onun benden bu kadar uzaklaştığını hiç ama hiç anlayamamıştım. Ve onu daha önce hiç, şu an olduğu kadar özlememiş olduğumu fark ettim.
Sigara içmek istiyordum, içmem gerekiyordu. Ellerimin titremeye başladığını fark ettim. Göğsümdeki baskı arttıkça artıyordu. Sorguya çekilmekte olan, yaptıklarından pişman bir suçlu gibi karşısında ter döküyordum. Oldukça uzun gelen bu sessizlik garsonun siparişlerimizi getirmesiyle bozuldu. Elindeki telefonu çantasına geri koydu. Garsona gülümseyerek teşekkür etti ve iştahlı bir şekilde pizzasından lokmalar almaya başladı. Ben ise hiçbir şey yiyebilecek durumda değildim. Bir an kafasını kaldırdı ve hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek, “Yesene hadi, acıkmışsındır.” dedi. Önümdeki yiyeceğe baktım. Aklım konuştuklarımızda ve çantamda duran sigara paketindeydi. Pizzadan bir dilim aldım, ağzıma götürdüm. Zoraki bitirebildim. En iyisi hiçbir şey olmamış gibi konuşmalı diye düşündüm.
“Bulantın nasıl oldu, daha iyi misin?” diye sordum, aklıma sadece bu gelmişti. Gülümseyerek, “geçti çoktan” diye cevap verdi.
devam edecek.. ;)
İçeri girdikten sonra “evet” dedim “ne yapıyoruz?” Bana döndü, durakladık. “Önce oturacak bir yer bulalım. Sonra konuşuruz. Sana anlatacaklarım var.” Dedi.
Terminal içerisinde biraz dolaştıktan sonra pizza yemeye karar verip, kalabalıktan nispeten uzak bir masaya oturduk. Çantalarımızı masanın yanına koymuştuk. Menüyü inceleyip sipariş vermemiz her zamankinden daha kısa sürdü. Berna’nın oldukça sakin ve kararlı tavırları, alışılageldik hallerinden çok uzaktı. Arkasına yaslandı, ellerini birbirine kavuşturup masanın üzerine koydu. Onları tutmak üzere öne doğru eğildiğimde geri çekip, dizlerinin üzerine indirdi. Bozulmuştum, ancak buna hakkım olmadığının fazlasıyla farkındaydım. Gözlerime bakmaya devam ediyordu. “Sana yalan söyledim” dedi. “Buraya geliş nedenim yani kaza olayı yalandı.” “Biliyorum” dedim. “Lütfen!” dedi, “İzin ver anlatayım. Amacım geçmişi konuşmak, sorunları deşmek değil. Sadece bir şeyin farkında olmanı istiyorum. Derya olayını biliyorum.” O an göğsümdeki baskının ağırlaştığını hissettim. Karnıma kramplar giriyordu. “Bunu konuşmak için çok geç farkındayım. Bunca zaman geçtikten sonra sana herhangi bir şey için kızacak da değilim. Sadece anlamaya çalışıyorum. Neden hala devam ettiriyoruz?” Bir cevap bekleyip beklemediğini anlayamamıştım. Sadece onu ne kadar çok sevdiğimi, ondan asla vazgeçmediğimi ve vazgeçemeyeceğimi söylemek istiyordum ancak boğazım düğümlenmişti. Hiçbir şey söyleyemedim. Anlık bir duraksama sonrası devam etti. “Evliliğimiz sadece birbirimize tahammül etme çabalarından ibaret. Ben artık dayanamıyorum, dayanmayı çok istedim ama yapamıyorum. Artık yeni bir hayata başlamak istiyorum” dedi. “Seninle olamayacağı da çok açık. Bırak beni de gideyim.”
Tüm gücümü toplayıp konuşmaya başladım. “Bu şekilde seni hiçbir yere bırakmam. Bana desen ki artık sevmiyorum. O zaman döner giderdim. Ancak böyle olmaz.” Sessizce dinliyor olması cesaretimi artırmıştı. “Bundan sonra da elimden gelen her şeyi yapacağım, söz veriyorum. Üstelik Derya, ya da bir başkası umurumda değil. Ben yalnızca seni seviyorum, seninle hayatıma devam etmek istiyorum. İzin ver bunu sana ispatlayayım.”
“ Mümkün değil.” Dedi. “Üzgünüm ama sana inanmam, güvenmem mümkün değil. Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi tartışmak için çok geç kaldık. On koca yıl geçti ve artık ağzımızdan dökülen sözcüklerin bir anlamı yok. Burada karşımda diz çökebilirsin, hatta belki yalvarıp ağlayabilirsin bile. Neyi değiştirir sanıyorsun? Gecenin bir yarısı yola çıkmış, buraya kadar gelmişsin. Peki ne için… Ne umuyorsun? Ben yıllardır sırtını döndüğün, hiçbir zaman ciddiye almadığın, dinlemediğin ve de umursamadığın karınım. On yıldır böyle bir adam tanıdım. Şimdi ne sanıyorsun? Gece yarısı yollara düştün, geldin diye değiştiğini ummamı mı bekliyorsun? Kendini kandırma. Beni zaten kandıramazsın.”
Ne söylemem, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Elim kolum bağlanmıştı. Tek bir söz edebilecek durumda değildim. Belki de buraya hiç gelmemeliydim. Evet, evet… Tamamen hataydı, ters tepmişti. Keşke gelene kadar bekleseydim, neden telaşlandım ki sanki. İşte, gayet iyi görünüyordu. Hasta falan olamayacak kadar aklı başındaydı. Son derece de rahat görünüyordu. Kendi düştüğüm durumdan da çok, onun bu soğukkanlılığına şaşırıyordum. Bu bir kumar değildi ve gelirken hiçbir alternatif düşünmemiştim. Sadece yeniden yoğun bir depresyon atağında olduğunu düşünüyordum ancak bu hal, gerçekten de beklentimin dışındaydı. Evet bu bir kumar değildi ama ben tüm kozlarımın şimdiden tükendiğini hissediyordum. Belki de haklıydı, gerçekten de her şey için çok çok geç kalmıştık.
Çantasından telefonunu çıkardı ve kurcalamaya başladı. Sanki aramızda, az önceki konuşma hiç geçmemiş gibiydi. Ben ise gözlerimi üzerinden alamıyordum. Onun benden bu kadar uzaklaştığını hiç ama hiç anlayamamıştım. Ve onu daha önce hiç, şu an olduğu kadar özlememiş olduğumu fark ettim.
Sigara içmek istiyordum, içmem gerekiyordu. Ellerimin titremeye başladığını fark ettim. Göğsümdeki baskı arttıkça artıyordu. Sorguya çekilmekte olan, yaptıklarından pişman bir suçlu gibi karşısında ter döküyordum. Oldukça uzun gelen bu sessizlik garsonun siparişlerimizi getirmesiyle bozuldu. Elindeki telefonu çantasına geri koydu. Garsona gülümseyerek teşekkür etti ve iştahlı bir şekilde pizzasından lokmalar almaya başladı. Ben ise hiçbir şey yiyebilecek durumda değildim. Bir an kafasını kaldırdı ve hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek, “Yesene hadi, acıkmışsındır.” dedi. Önümdeki yiyeceğe baktım. Aklım konuştuklarımızda ve çantamda duran sigara paketindeydi. Pizzadan bir dilim aldım, ağzıma götürdüm. Zoraki bitirebildim. En iyisi hiçbir şey olmamış gibi konuşmalı diye düşündüm.
“Bulantın nasıl oldu, daha iyi misin?” diye sordum, aklıma sadece bu gelmişti. Gülümseyerek, “geçti çoktan” diye cevap verdi.
devam edecek.. ;)
20 Ağustos 2016 Cumartesi
VEDA 34 (Oktay)
Siteye
girip girmeme konusunda kararsız kalmıştım. Belki de önce Şebnem’i ya da Onur’u
aramam daha uygun olacaktı, bilemiyordum. Bir müddet güvenlik noktasının
gerisinde bekledikten sonra aramamaya karar verdim. Araçla bariyerlerin önüne
ilerledim. Güvenlik görevlisi açık olan pencereden kafasını dışarı doğru uzatıp
kime geldiğimi sordu. “B blok, 6 numara; Oktay Beyler.” dedim. Tekrar
içeri girip telefonu kulağına götürdü. Birkaç saniye sonra bariyerler kalktı ve
içeri girdim. Arabayı boş bulduğum bir yere park ettikten sonra B bloğa
ilerledim. Asansörle yukarı çıkarken gergin olduğumu fark ettim. Kalbim
hızlanmıştı. Ben de nefes alışverişimi yavaşlattım. Vücudumu gerilecek bir durum
olmadığına inandırmaya çalışıyordum.
Dairenin kapısı açıktı ve Şebnem kapıya yaslanmış beni bekliyordu. Sinirli görünüyordu. Yeni bir şey değildi bu. Beni hiçbir zaman sevmemişti ve bunu belli etmekten de çekinmezdi. Cesaretimi topladım ve ona doğru yaklaştım. “Günaydın” dedim. “Kusura bakma sizi rahatsız ediyorum sabah sabah.” “Olur mu Oktay, buyur içeri gel” dedi. Sesi kuru ve de soğuk geliyordu. İçeri girdiğimde Berna’yı göremedim. Belki de uyuyordu. Salona doğru ilerlerken, “Berna nerede?” diye sordum. “Çıktı” dedi. “Anlamadım! Nasıl, ne zaman çıktı?” Yüzünde sen karının nerede olduğunu nasıl bilmezsin. Ne sorumsuz ve de ilgisiz bir adamsın ifadesi vardı. O öyle düşünmüyordu belki ama benim aklımdan tam da bunlar geçmişti. Tedirgin olmuştum. Onu aramak üzere telefonumu çıkardım. İki cevapsız çağrı vardı. Ömür aramıştı. Kısa bir duraklama sonrası Berna’yı aradım. Açmıyordu. “Bir saat oldu çıkalı. Kuaföre uğrayacaktı. Sitenin kuaförü C bloğun altında. Bir bak istersen, belki de oradadır.” Dedi. Teşekkür ettim ve alelacele dışarı çıktım. Asansörün gelmesini beklerken geriye döndüm. Şebnem hala kapıda bekliyordu. Utana sıkıla “Onur’a geçmiş olsun dediğimi ilet olur mu? Daha önce arayamadım, kusura bakmayın.” Dedim. Şaşırdı. “Anlamadım!” dedi. Tam o sırada asansör gelmişti. “Neyse” dedim. “Sonra görüşürüz. Mutlaka arayacağım.” deyip asansöre bindim ve aşağı indim.
Koşar adımlarla kuaför salonunun önüne kadar geldim. Berna içerideydi. Saçlarını boyatmıştı. Ödeme yapıyordu. Yüzü gülüyordu, iyi görünüyordu. Neden mutsuz olmasını bekliyordum ki zaten. Bir an ne diyeceğimi bilemedim, geri dönüp arabaya doğru yürümeye başladım. Uzun zamandır hiç böyle heyecanlanmamıştım. Sonra da o gece, Ömür’ün kapısında beklerken hissettiğim heyecanı anımsadım, utandım. Pişmandım. Ve bu noktadan sonra vazgeçersem daha da pişman olacağımı düşündüm. Tekrar geri döndüm. Berna kuaförden çıkmış, bahçe kapısına doğru geliyordu. Sabah güneşi yüzüne ve saçlarına vuruyordu. Saçlarının kızıllığı güneşin de etkisi ile iyice belirginleşmişti. Yüzünde eski günlerden kalma tatlı bir gülümseme vardı. Durdu. Gözlerini kapattı, kafasını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Dudaklarının kavsi artmıştı. Gözlerini açtı ve açar açmaz yüzü yeniden soldu. Göz göze gelmiştik. Ona doğru adım attım. O ise sendeleyerek yandaki güllerin sarılı olduğu demir kapıya doğru uzandı. Sonrasında hızla elini çekti. Yanına koştum. Avucu kanıyordu. Diken batmış olacaktı. Cebimden peçete çıkardım ve avucuna bastırdım.
Dairenin kapısı açıktı ve Şebnem kapıya yaslanmış beni bekliyordu. Sinirli görünüyordu. Yeni bir şey değildi bu. Beni hiçbir zaman sevmemişti ve bunu belli etmekten de çekinmezdi. Cesaretimi topladım ve ona doğru yaklaştım. “Günaydın” dedim. “Kusura bakma sizi rahatsız ediyorum sabah sabah.” “Olur mu Oktay, buyur içeri gel” dedi. Sesi kuru ve de soğuk geliyordu. İçeri girdiğimde Berna’yı göremedim. Belki de uyuyordu. Salona doğru ilerlerken, “Berna nerede?” diye sordum. “Çıktı” dedi. “Anlamadım! Nasıl, ne zaman çıktı?” Yüzünde sen karının nerede olduğunu nasıl bilmezsin. Ne sorumsuz ve de ilgisiz bir adamsın ifadesi vardı. O öyle düşünmüyordu belki ama benim aklımdan tam da bunlar geçmişti. Tedirgin olmuştum. Onu aramak üzere telefonumu çıkardım. İki cevapsız çağrı vardı. Ömür aramıştı. Kısa bir duraklama sonrası Berna’yı aradım. Açmıyordu. “Bir saat oldu çıkalı. Kuaföre uğrayacaktı. Sitenin kuaförü C bloğun altında. Bir bak istersen, belki de oradadır.” Dedi. Teşekkür ettim ve alelacele dışarı çıktım. Asansörün gelmesini beklerken geriye döndüm. Şebnem hala kapıda bekliyordu. Utana sıkıla “Onur’a geçmiş olsun dediğimi ilet olur mu? Daha önce arayamadım, kusura bakmayın.” Dedim. Şaşırdı. “Anlamadım!” dedi. Tam o sırada asansör gelmişti. “Neyse” dedim. “Sonra görüşürüz. Mutlaka arayacağım.” deyip asansöre bindim ve aşağı indim.
Koşar adımlarla kuaför salonunun önüne kadar geldim. Berna içerideydi. Saçlarını boyatmıştı. Ödeme yapıyordu. Yüzü gülüyordu, iyi görünüyordu. Neden mutsuz olmasını bekliyordum ki zaten. Bir an ne diyeceğimi bilemedim, geri dönüp arabaya doğru yürümeye başladım. Uzun zamandır hiç böyle heyecanlanmamıştım. Sonra da o gece, Ömür’ün kapısında beklerken hissettiğim heyecanı anımsadım, utandım. Pişmandım. Ve bu noktadan sonra vazgeçersem daha da pişman olacağımı düşündüm. Tekrar geri döndüm. Berna kuaförden çıkmış, bahçe kapısına doğru geliyordu. Sabah güneşi yüzüne ve saçlarına vuruyordu. Saçlarının kızıllığı güneşin de etkisi ile iyice belirginleşmişti. Yüzünde eski günlerden kalma tatlı bir gülümseme vardı. Durdu. Gözlerini kapattı, kafasını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Dudaklarının kavsi artmıştı. Gözlerini açtı ve açar açmaz yüzü yeniden soldu. Göz göze gelmiştik. Ona doğru adım attım. O ise sendeleyerek yandaki güllerin sarılı olduğu demir kapıya doğru uzandı. Sonrasında hızla elini çekti. Yanına koştum. Avucu kanıyordu. Diken batmış olacaktı. Cebimden peçete çıkardım ve avucuna bastırdım.
19 Ağustos 2016 Cuma
VEDA 33 (Berna)
Arabanın içinde, gece boyunca içilmiş olan
sigaranın rahatsız edici kokusu vardı. Midemin bulandığını hissettim, camı
açtım. Dışarıdan, beni rahatlatmasını umduğum derin bir nefes çektim. Bu kez
trafiğin ürettiği yoğun bir egzos kokusu, midemi iyice bulandırdı ve elimde
olmaksızın öğürmeme neden oldu. “İyi misin?” diye sordu, sakin bir
şekilde. “Uygun bir yer bulabilirsen arabayı kenara çeker misin?” dedim.
Az ileride benzin istasyonu vardı. Oraya gelince durabilirmiş.
Araçtan iner inmez lavaboya doğru koştum. Burası çok daha fenaydı. Etkisi henüz geçmeyen tüm o kokuların üzerine bir de benzin ve tuvalet kokusu eklenmişti. Elimi yüzümü yıkadım. Akşamdan beridir hiçbir şey yememiştim. Her öğürmemde çıkan azıcık safra, genzimi yakıyordu. Lavabodan akan su ile ağzımı çalkaladım. Bu sırada tuvaletin kapısı açıldı. Oktay, elinde şişelenmiş su ile içeri girdi. “Al bunu iç bitanem. Soğuk soğuk iyi gelir.”
Tekrar arabaya bindiğimizde, daha iyi hissediyordum. “Yüzün bembeyaz oldu. Uçuş kaçta? İstersen önce bir şeyler yiyelim.” Oktay’da hiç ummadığım bir telaş vardı. En son ne zaman onu bu kadar ilgili gördüğümü hatırlayamadım. Hoşuma gitmişti. Yine de temkinli olmam, tekrar kendimi kaptırmamam gerekiyordu. Daha öncekiler nasıl son bulduysa muhakkak bu hali de geçecekti, biliyordum.
“Daha çok vakit var, acelemiz yok. Havalimanında yeriz.” Dedim. “Sen bu halde gidebilecek misin peki?” İyi hissediyordum. Bulantım geçmişti. Ancak biletleri almamız gerekiyordu. Umarım yer bulabilirdik. Bu düşüncemi söylemedim. Bir de arkadaş yalanı vardı. Nasıl düzelteceğimi hiç düşünmemiştim. Neyse, orada bir yolunu bulurdum. Zaten nasılsa havalimanına girer girmez kaçıp geri dönecekti. Ben de kendime gidecek bir yer bulurum diye düşündüm. Roma olmazsa da başka bir yer. Dünyada gezecek öyle çok şehir, yapacak öyle çok şey vardı ki. Yıllarca bir adamın aklına uyup da zindan gibi bir eve nasıl kapanmışım anlayamıyordum. Oktay’a olan öfkem yeniden canlanır gibi oldu. Hayır, hayır. Bu kez öfke, tartışma ya da benzeri negatif hiçbir şey olmayacaktı. Artık çevremde sadece huzur var olsun istiyordum. Gereksiz duyguların hayatımı mahvetmesine izin vermeyecektim. İster Oktaylı ister onsuz olsun, hiçbir önemi yoktu. Yüzümde varlığına engel olmadığım bir gülümseme belirdi. “Her şey çok güzel olacak.”
Devam edecek. ;)
Araçtan iner inmez lavaboya doğru koştum. Burası çok daha fenaydı. Etkisi henüz geçmeyen tüm o kokuların üzerine bir de benzin ve tuvalet kokusu eklenmişti. Elimi yüzümü yıkadım. Akşamdan beridir hiçbir şey yememiştim. Her öğürmemde çıkan azıcık safra, genzimi yakıyordu. Lavabodan akan su ile ağzımı çalkaladım. Bu sırada tuvaletin kapısı açıldı. Oktay, elinde şişelenmiş su ile içeri girdi. “Al bunu iç bitanem. Soğuk soğuk iyi gelir.”
Tekrar arabaya bindiğimizde, daha iyi hissediyordum. “Yüzün bembeyaz oldu. Uçuş kaçta? İstersen önce bir şeyler yiyelim.” Oktay’da hiç ummadığım bir telaş vardı. En son ne zaman onu bu kadar ilgili gördüğümü hatırlayamadım. Hoşuma gitmişti. Yine de temkinli olmam, tekrar kendimi kaptırmamam gerekiyordu. Daha öncekiler nasıl son bulduysa muhakkak bu hali de geçecekti, biliyordum.
“Daha çok vakit var, acelemiz yok. Havalimanında yeriz.” Dedim. “Sen bu halde gidebilecek misin peki?” İyi hissediyordum. Bulantım geçmişti. Ancak biletleri almamız gerekiyordu. Umarım yer bulabilirdik. Bu düşüncemi söylemedim. Bir de arkadaş yalanı vardı. Nasıl düzelteceğimi hiç düşünmemiştim. Neyse, orada bir yolunu bulurdum. Zaten nasılsa havalimanına girer girmez kaçıp geri dönecekti. Ben de kendime gidecek bir yer bulurum diye düşündüm. Roma olmazsa da başka bir yer. Dünyada gezecek öyle çok şehir, yapacak öyle çok şey vardı ki. Yıllarca bir adamın aklına uyup da zindan gibi bir eve nasıl kapanmışım anlayamıyordum. Oktay’a olan öfkem yeniden canlanır gibi oldu. Hayır, hayır. Bu kez öfke, tartışma ya da benzeri negatif hiçbir şey olmayacaktı. Artık çevremde sadece huzur var olsun istiyordum. Gereksiz duyguların hayatımı mahvetmesine izin vermeyecektim. İster Oktaylı ister onsuz olsun, hiçbir önemi yoktu. Yüzümde varlığına engel olmadığım bir gülümseme belirdi. “Her şey çok güzel olacak.”
Devam edecek. ;)
17 Ağustos 2016 Çarşamba
YALNIZLIK
Yalnızlık, "bir durum"dan ziyade "bir his"tir. Görecelidir. Sende ya da bende duruşu farklı bir kıyafettir. Sana tam geliyorken, benim dünyamı dar edendir. Bana bol gelirken bir başkasını boğan kalabalıktır yalnızlık.
Yalnızlık, tarifi kolay; dayanması zor bir zulümdür. Kendi sesine hasret kalmaktır. Su ile, çiçek böcek ile dostluk; düşlere muhtaç olmaktır. Allah düşmanıma bile vermesin dediğimiz; dağı, taşı çatlatan derttir. Varlığı ile tüm varları içine çekip yok eden bir kara delik gibidir istenmediğinde.
İsteyerek uzaklaşmışsan eğer şehrin bol tantanalı karmaşasından ve bir sandalın üzerinde oturmuş bekliyorsan akşam yemeğinin oltaya gelmesini ya da güneşin batışını, sazlıklar ve sazlıklardan havalanan su kuşları ile birlikte seyrediyorsan, ufak bir mola vermek, dinlenmektir yalnızlık.
Bazen şans, çoğu zamanda da şanssızlıktır yalnızlık.
Yalnızlık, tarifi kolay; dayanması zor bir zulümdür. Kendi sesine hasret kalmaktır. Su ile, çiçek böcek ile dostluk; düşlere muhtaç olmaktır. Allah düşmanıma bile vermesin dediğimiz; dağı, taşı çatlatan derttir. Varlığı ile tüm varları içine çekip yok eden bir kara delik gibidir istenmediğinde.
İsteyerek uzaklaşmışsan eğer şehrin bol tantanalı karmaşasından ve bir sandalın üzerinde oturmuş bekliyorsan akşam yemeğinin oltaya gelmesini ya da güneşin batışını, sazlıklar ve sazlıklardan havalanan su kuşları ile birlikte seyrediyorsan, ufak bir mola vermek, dinlenmektir yalnızlık.
Bazen şans, çoğu zamanda da şanssızlıktır yalnızlık.
5 Ağustos 2016 Cuma
VEDA 32 (Berna)
Kapıdan çıkarken sevgili saç bakım uzmanımla
geçen konuşmamızın etkisindeydim hala. Mutluydum, rahatlamıştım. Her şeye
rağmen umut doluydum. Bitmesini hiç istemediğim bir haldi bu. Bahçe kapısına
sardırılmış pembe güllerin arasından geçerken içime derin bir nefes çektim.
Gerçek gül kokusunu tüm hücrelerime doldurmak istercesine uzun bir soluktu bu.
O an, ayaklarımdan zemine çakılı kalmama sebep olan o görece uzun; yüreğimin
kıpır kıpır olmasına, aldığım soluğun ciğerlerimde hapsolmasına sebep olan o büyülü
an, aşık olmaktan bir türlü vazgeçemediğim adamla göz göze geldiğim andı.
Aradan yalnızca üç gün geçmiş olmasına rağmen yüz yıl geçmişçesine bir
bitkinlik kuşattı uzuvlarımı. Düşmemek için kolumu yana uzattığımda avuç içimde
yakıcı bir acı belirdi. Yüzümü buruşturarak elimi çektiğimde fark ettim, üç
ayrı noktadan sızmakta olan kanı. Kafamı tekrar kaldırdığımda hızla yanıma
gelmekte olduğunu gördüm. Avuç içimde beliren bu fiziksel acı kolumdan yüreğime
ulaştığımda geçen on yılın hayal kırıklıkları yeniden dimağımda canlandı.
Kaçmak istiyordum, uzaklaşmak, olabildiğince hızlı koşup kaybolmak,
kaybettirmek izimi ve silmek aldığım yaşların tüm etkisini. Belki o da bir
hayaldi; sadece bedensiz bir yansıma. Öyle olduğunu umarak yanından geçip
gitmek üzereydim. Kolumdan tuttu. Cebinden çıkardığı peçeteyi avcumdaki
yaraların üzerine doğru kapattı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Nereye olacak, senden kaçabileceğim herhangi bir yere demek istedim. Yapamadım, yapmadım. “Ona.” dedim. Elimi bıraktı. “O da kim?” Öfkeli olmasını bekliyordum ama daha çok şaşırmış gibi görünüyordu.
“O işte. Senden önce o vardı. Hatta hep o vardı. Hayal ettim ben onu. Kendim yarattım. Yanımda olmadığın, hatta yanımda iken aslında yok olduğun anları bile onunla doldurdum ben. Ama silebilirim. İstediğin an silip çıkarabilirim hayatımdan” demek istedim ama anlamayacaktı, biliyordum. Tüm o havada kalacak, hatta beni olduğumdan da aciz gösterecek sözcüklerin yerine “Fakülteden arkadaşım.” Dedim. “Onunla uzun zamandır planladığımız bir tatil vardı. Sana bahsetmiştim, unuttun mu?”
“Hangi arkadaşın?” Diye sordu. Umutsuz ve de yarım bir gülümseme belirdi yüzümde. “Hangi arkadaşımı tanıyorsun da onu tanıyacaksın hayatım? Üstelik ne fark eder, gidiyorum işte. Kafam karışık son zamanlarda. Biraz tatile ihtiyacım var. Hem sen niye geldin, hayırdır?”
Tekrar ellerini uzattı, “Tatilini erteleyemez misin?” diye sordu. “Ya da izin ver, ben de seninle geleyim.” Şaşırmıştım. Ne duyduklarıma ne de ışıltısını unuttuğum gözlerindeki samimiliğe inanabiliyordum. Olanlar hayalden de öteydi. İmkansızdı. Bu kez gerçekten de çıldırıyor olmalıyım diye düşündüm. “Gerçek misin sen?” diye sordum. Bakışları tıpkı eskiden olduğu gibi sıcacık ve berraktı. Gülümsedi. Bu kez; “Ben de sizinle geliyorum.” Dedi. Sesinde soru sorduğuna ya da rica ettiğine dair bir vurgu yoktu. Karalıydı, istekliydi. Yine de bu halinden şüphe etmek için yıllarca birçok gerekçe biriktirmiştim. “Keşke gelsen.” Dedim. “Ama gelemezsin ki, Roma’ya gidiyorum. Uçağa binemezsin.” Biraz durdu ancak yine kararlı bir şeklide, “Neden binemeyecekmişim, hadi bana da bilet alalım.” dedi. Erkeklerin bir kadını gerçekten istediği andaki çocuksuluğu değişmez bir durumdu. Gardı inmeye hazır her kadında merhamet duygusu uyandırır bir çocuksuluktu bu. “Neyse!” dedim. “Hadi beni havaalanına bırak. Nasılsa oradan dönmek istersin sen.” Elimi sımsıkı kavradı ve arabaya doğru sürüklemeye başladı.
Devamı gelecek... ;)
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Nereye olacak, senden kaçabileceğim herhangi bir yere demek istedim. Yapamadım, yapmadım. “Ona.” dedim. Elimi bıraktı. “O da kim?” Öfkeli olmasını bekliyordum ama daha çok şaşırmış gibi görünüyordu.
“O işte. Senden önce o vardı. Hatta hep o vardı. Hayal ettim ben onu. Kendim yarattım. Yanımda olmadığın, hatta yanımda iken aslında yok olduğun anları bile onunla doldurdum ben. Ama silebilirim. İstediğin an silip çıkarabilirim hayatımdan” demek istedim ama anlamayacaktı, biliyordum. Tüm o havada kalacak, hatta beni olduğumdan da aciz gösterecek sözcüklerin yerine “Fakülteden arkadaşım.” Dedim. “Onunla uzun zamandır planladığımız bir tatil vardı. Sana bahsetmiştim, unuttun mu?”
“Hangi arkadaşın?” Diye sordu. Umutsuz ve de yarım bir gülümseme belirdi yüzümde. “Hangi arkadaşımı tanıyorsun da onu tanıyacaksın hayatım? Üstelik ne fark eder, gidiyorum işte. Kafam karışık son zamanlarda. Biraz tatile ihtiyacım var. Hem sen niye geldin, hayırdır?”
Tekrar ellerini uzattı, “Tatilini erteleyemez misin?” diye sordu. “Ya da izin ver, ben de seninle geleyim.” Şaşırmıştım. Ne duyduklarıma ne de ışıltısını unuttuğum gözlerindeki samimiliğe inanabiliyordum. Olanlar hayalden de öteydi. İmkansızdı. Bu kez gerçekten de çıldırıyor olmalıyım diye düşündüm. “Gerçek misin sen?” diye sordum. Bakışları tıpkı eskiden olduğu gibi sıcacık ve berraktı. Gülümsedi. Bu kez; “Ben de sizinle geliyorum.” Dedi. Sesinde soru sorduğuna ya da rica ettiğine dair bir vurgu yoktu. Karalıydı, istekliydi. Yine de bu halinden şüphe etmek için yıllarca birçok gerekçe biriktirmiştim. “Keşke gelsen.” Dedim. “Ama gelemezsin ki, Roma’ya gidiyorum. Uçağa binemezsin.” Biraz durdu ancak yine kararlı bir şeklide, “Neden binemeyecekmişim, hadi bana da bilet alalım.” dedi. Erkeklerin bir kadını gerçekten istediği andaki çocuksuluğu değişmez bir durumdu. Gardı inmeye hazır her kadında merhamet duygusu uyandırır bir çocuksuluktu bu. “Neyse!” dedim. “Hadi beni havaalanına bırak. Nasılsa oradan dönmek istersin sen.” Elimi sımsıkı kavradı ve arabaya doğru sürüklemeye başladı.
Devamı gelecek... ;)
11 Temmuz 2016 Pazartesi
ŞEBİNKARAHİSAR
Çocukluğumun ilk altı yılı bu sokaklarda geçti. Şimdi binalar çoğunlukla terkedilmiş, taşlar ve duvarlar yosun bağlamış, fideler ağaç olmuş, meyvesini topladığım ağaçlar ya kesilmiş ya da kocamış.
Kışı çetin olur Şebinkarahisar'ın. Sokaklarında kar ve buz en az üç ay kalır. Camları yarı beline kadar donar, kazara sobanın olmadığı bir odaya asılmış olan ıslak çamaşır, buz kalıbı halini alır. Bu annemin sorunuydu. Babamın sorunu kapının önünü kapatan karları küremek olurdu. Böyle bir iklimde çocuk olmak ise; sabah okula çantanın üzerine oturup kayarak gitmek, tek katlı evlerin çatılarından sarkan buz saçaklarını yemek demekti.
Kırmızı boyalı duvardaki pencereden kaçmışlığım çoktur. O zamanlar demir korkuluğu yoktu. Elimde bir kese kağıdı dolusu yumurta ile hemen karşısındaki eşiğe takılıp düşmüşlüğüm de dün gibi aklımda. 3 yaşında ya var, ya yoktum. Ilk bakkal alışverişimdi.
25 yıl kadar önce ayrıldık bu şehirden. Daha önce hiç gelme fırsatım olmamıştı. Benim en anlamlı gezim oldu diyebilirim. Sanki bir parçam hep orada kalmış ve kalmaya devam edecekmiş gibi hissediyorum.
29 Haziran 2016 Çarşamba
VEDA 31 (Oktay)
Sait, yaklaşık iki saatin sonunda, karısının
arayıp da eve çağırması üzerine apar topar çıktı. Gitmeden hemen önce ise küçük
çaplı bir nutuk çekmişti. “Bak oğlum, akıllı ol. Basit hesaplara girme. Sen
böyle bir adam değilsin? Rahata biraz fazla alışmışsın ama böyle gitmez. Maden
çocuk istiyorsun, sen de elini taşın altına koyacaksın. O kadınların ise sözünü
dahi etmeye gerek duymuyorum. Hadi sağlıcakla!” deyip kapıdan uzaklaştı.
Bir müddet düşündüm. Bernasız bir hayatı, yalnızlığı, hatta yerine “o kadın” lardan birini koyduğumda nasıl olacağını… Oysa ilişki dediğin, iki kişi arasında kendiliğinden gerçekleşen bir şey değil miydi? Bak işte düşünebiliyordum, planlayabiliyordum. Eğer istersem şu an Ömür ile yeni bir hayat kurabilirdim ama istemiyordum. Her şeye rağmen, nedenini anlayamasam da Berna’dan başka bir kadınla olmayı kendime kabullendiremiyordum.
Yatak odasına geçip ufak bir çanta hazırladım. Niyetim sabaha karşı İstanbul’da olmaktı. Gitmeden önce biraz uyku çekmek istiyordum. Saati bire kurdum. Yatağa uzandım, gözlerimi kapadım. Oluşan karanlık ile birlikte, geçmiş gözümün önüne serildi. Aralardan topladığım güzel anıları rüya yapma gayreti ile uykuya daldım. Telefonun alarmı çaldığında beş dakikadan daha uzun süre uyumamış olduğuma yemin edebilirdim. Rüya görmemiştim ve fazlasıyla yorgun hissediyordum. Gün boyunca içimi kemirip duran huzursuzluk yeniden belirdi. Kalktım ve duş aldım. On- on beş dakika sonra arabamdaydım.
Yollar bomboştu ve şehir uykudaydı. Cadde lambalarından arabanın içine dolup kaybolan ışıklar gözlerimi yakıyordu. Yola çıkmak için uygun bir durumda olmadığımın farkındaydım ama bu zorunlu bir yolculuktu ve ölmeden tamamlamak istiyordum. Ölümün varlığını, şu ana dek bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Bu düşünceden uzaklaşabilmek için radyoyu açtım. Bir müddet frekanslar arasında dolaştıktan sonra, Neşet Ertaş’ın sesini duyduğum noktada kaldım. Bağlamadan yayılan mest edici ses bir nebze rahatlatmıştı. Kafamı arkaya yasladım.
Lise yıllarımdan kalma bir yüz belirdi karşıdan gelen kamyonun ışık şeritlerinin arasında. Yüreğimin telini o derece titretebilecek başka bir varlığın bu dünyada yeri olmadığına inandığım, yaklaşık üç yıllık bir zaman aralığıydı hatırladığım. Lise sonda üniversite tercihlerimizi yaparken karar vermiştik; aynı şehri yazacaktık. Ben Ankara’yı yazmıştım aldığımız karar üzerine, o ise İzmir’i. “Her koyun kendi bacağından asılır.” demişti, neden böyle yaptığını sorduğumda. O gün son görüşmemiz oldu. Her şey bu sözün üzerine bitti. Devamında tek kelime etmedim. Birkaç kez aradı, görüşmek istediğini söyledi, kabul etmedim. Ve sonrasında, ömrümün tamamının o zaman aralığında geçtiğine inandığım uzun bir süreç oldu. Ama adı üstündeydi; geçmiş. Geçmişti. Varlığıyla, duygulanımlarıyla, her şeyiyle geçmişte kalmıştı.
Berna’yla tanışana kadarki zaman diliminde, hatırlamaya değer başka bir şey yaşamamıştım. Okul hayatım, hırslarım, şu an geldiğim noktaya ulaşmamı sağlayan her şey anlamsızdı ve fazlasıyla unutulmaya değerdi. Şimdi ise varlığımın, eş değerde anlamsız olduğunu düşünüyordum. Benim varlığımdan ibaret olmayan dünya, yokluğumda da dönmeye devam edecekti. Bu dünyanın merkezinde olduğumu düşünmeme sebep olan kadın ise dünyamdan çıkmaya çabalıyordu, biliyordum. Onun bu hallerini görmezden gelmeyi tercih etmiştim çünkü yapabileceğim bir şey yoktu. Bu, ona özel bir şey değildi. Uzunca bir süre şuna inanmıştım; gitmek isteyen gidiyordu. Er ya da geç.
Bir müddet düşündüm. Bernasız bir hayatı, yalnızlığı, hatta yerine “o kadın” lardan birini koyduğumda nasıl olacağını… Oysa ilişki dediğin, iki kişi arasında kendiliğinden gerçekleşen bir şey değil miydi? Bak işte düşünebiliyordum, planlayabiliyordum. Eğer istersem şu an Ömür ile yeni bir hayat kurabilirdim ama istemiyordum. Her şeye rağmen, nedenini anlayamasam da Berna’dan başka bir kadınla olmayı kendime kabullendiremiyordum.
Yatak odasına geçip ufak bir çanta hazırladım. Niyetim sabaha karşı İstanbul’da olmaktı. Gitmeden önce biraz uyku çekmek istiyordum. Saati bire kurdum. Yatağa uzandım, gözlerimi kapadım. Oluşan karanlık ile birlikte, geçmiş gözümün önüne serildi. Aralardan topladığım güzel anıları rüya yapma gayreti ile uykuya daldım. Telefonun alarmı çaldığında beş dakikadan daha uzun süre uyumamış olduğuma yemin edebilirdim. Rüya görmemiştim ve fazlasıyla yorgun hissediyordum. Gün boyunca içimi kemirip duran huzursuzluk yeniden belirdi. Kalktım ve duş aldım. On- on beş dakika sonra arabamdaydım.
Yollar bomboştu ve şehir uykudaydı. Cadde lambalarından arabanın içine dolup kaybolan ışıklar gözlerimi yakıyordu. Yola çıkmak için uygun bir durumda olmadığımın farkındaydım ama bu zorunlu bir yolculuktu ve ölmeden tamamlamak istiyordum. Ölümün varlığını, şu ana dek bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Bu düşünceden uzaklaşabilmek için radyoyu açtım. Bir müddet frekanslar arasında dolaştıktan sonra, Neşet Ertaş’ın sesini duyduğum noktada kaldım. Bağlamadan yayılan mest edici ses bir nebze rahatlatmıştı. Kafamı arkaya yasladım.
Lise yıllarımdan kalma bir yüz belirdi karşıdan gelen kamyonun ışık şeritlerinin arasında. Yüreğimin telini o derece titretebilecek başka bir varlığın bu dünyada yeri olmadığına inandığım, yaklaşık üç yıllık bir zaman aralığıydı hatırladığım. Lise sonda üniversite tercihlerimizi yaparken karar vermiştik; aynı şehri yazacaktık. Ben Ankara’yı yazmıştım aldığımız karar üzerine, o ise İzmir’i. “Her koyun kendi bacağından asılır.” demişti, neden böyle yaptığını sorduğumda. O gün son görüşmemiz oldu. Her şey bu sözün üzerine bitti. Devamında tek kelime etmedim. Birkaç kez aradı, görüşmek istediğini söyledi, kabul etmedim. Ve sonrasında, ömrümün tamamının o zaman aralığında geçtiğine inandığım uzun bir süreç oldu. Ama adı üstündeydi; geçmiş. Geçmişti. Varlığıyla, duygulanımlarıyla, her şeyiyle geçmişte kalmıştı.
Berna’yla tanışana kadarki zaman diliminde, hatırlamaya değer başka bir şey yaşamamıştım. Okul hayatım, hırslarım, şu an geldiğim noktaya ulaşmamı sağlayan her şey anlamsızdı ve fazlasıyla unutulmaya değerdi. Şimdi ise varlığımın, eş değerde anlamsız olduğunu düşünüyordum. Benim varlığımdan ibaret olmayan dünya, yokluğumda da dönmeye devam edecekti. Bu dünyanın merkezinde olduğumu düşünmeme sebep olan kadın ise dünyamdan çıkmaya çabalıyordu, biliyordum. Onun bu hallerini görmezden gelmeyi tercih etmiştim çünkü yapabileceğim bir şey yoktu. Bu, ona özel bir şey değildi. Uzunca bir süre şuna inanmıştım; gitmek isteyen gidiyordu. Er ya da geç.
24 Haziran 2016 Cuma
CÜCE İPEK MAYMUNU İLE TARLA FARESİ
Mor boyalı küçük evin geniş bir arka bahçesi varmış. Ve o öyle bir bahçeymiş ki dört mevsim meyvesi eksik olmazmış. Bu bahçede bir de kıvrım kıvrım dalları oraya buraya dolaşık, büyük bir üzüm ağacı varmış. Üzüm ağacının tepesinde cüce ipek maymunu, dibinde ise bizim meşhur fındık faresinin kuzeni, tarla faresi yaşarmış.
Bu ikisi hiç ama hiç geçinemiyorlarmış. Cüce maymun, cüssesine bakmadan maymunluk taslar, ben senden daha güçlüyüm der, tarla faresi de ahmaklığına doymasın, kuyruğunun uzun oluşuyla övünürmüş.
Yandaki konağın bahçesinde ve duvarın hemen arkasında yaşayan yaşlı kirpi ise çıkan kavgaları azaltmak için bir çözüm önerisi sunmuş. Artık ağaçtaki üzümler maymuna, yerdeki çilekler de fareye ait olacakmış. Fare ile maymun ise aldıkları bu akıl karşılığında kirpiye ürünlerinin çeyreğini vereceklermiş.
Başlangıçta çok mantıklı görünen ve iki bücürün hemencecik kabul ettiği bu uygulama, zamanla canlarını sıkmaya başlamış. Maymun çileğin, fare de üzümün tadını çokça özler olmuş.
Günler geceleri, geceler gündüzleri kovalamış. Bir gece çileklerin kokusuna daha fazla dayanamayan minik maymun, yere yakın bir dala oturmuş ve kuyruğunu aşağıya uzatmış. Tam çileklerden birini koparacakmış ki kirpi onu fark etmiş ve fareyi uyandırıp haber vermiş. Bunlar başlamışlar kavgaya. Kavga uzamış da uzamış.
Bizim ikili tükenmeye yakın, Kirpi, bu böyle olmayacak diyerek araya girmiş. Siz bütün hasılatı toplayıp bana verin, ben size paylaştıracağım demiş. Bizim yarım akıllılar, hem çilek hem üzüm yiyecek olmanın mutluluğundan dolayı sarhoş; düşünmeden kabul etmişler tabi. Bonus olarak da ikisine sırtından kopardığı dikenlerden birer tane vermiş.
Kirpi, bundan böyle her hasat sonunda elde ettiği ürünlerin çeyreğini fare ile maymuna pay eder, bir miktar kendine ayırır, kalan kısmını da konağın sahibesine götürürmüş. Kadın da aldığı bu ürünler karşılığında kirpiye çok sevdiği sulu mu sulu, olgun ve de lezzetli elmalardan verirmiş.
Masalımız da burada bitermiş.
İyi uykular ;)
Yandaki konağın bahçesinde ve duvarın hemen arkasında yaşayan yaşlı kirpi ise çıkan kavgaları azaltmak için bir çözüm önerisi sunmuş. Artık ağaçtaki üzümler maymuna, yerdeki çilekler de fareye ait olacakmış. Fare ile maymun ise aldıkları bu akıl karşılığında kirpiye ürünlerinin çeyreğini vereceklermiş.
Başlangıçta çok mantıklı görünen ve iki bücürün hemencecik kabul ettiği bu uygulama, zamanla canlarını sıkmaya başlamış. Maymun çileğin, fare de üzümün tadını çokça özler olmuş.
Günler geceleri, geceler gündüzleri kovalamış. Bir gece çileklerin kokusuna daha fazla dayanamayan minik maymun, yere yakın bir dala oturmuş ve kuyruğunu aşağıya uzatmış. Tam çileklerden birini koparacakmış ki kirpi onu fark etmiş ve fareyi uyandırıp haber vermiş. Bunlar başlamışlar kavgaya. Kavga uzamış da uzamış.
Bizim ikili tükenmeye yakın, Kirpi, bu böyle olmayacak diyerek araya girmiş. Siz bütün hasılatı toplayıp bana verin, ben size paylaştıracağım demiş. Bizim yarım akıllılar, hem çilek hem üzüm yiyecek olmanın mutluluğundan dolayı sarhoş; düşünmeden kabul etmişler tabi. Bonus olarak da ikisine sırtından kopardığı dikenlerden birer tane vermiş.
Kirpi, bundan böyle her hasat sonunda elde ettiği ürünlerin çeyreğini fare ile maymuna pay eder, bir miktar kendine ayırır, kalan kısmını da konağın sahibesine götürürmüş. Kadın da aldığı bu ürünler karşılığında kirpiye çok sevdiği sulu mu sulu, olgun ve de lezzetli elmalardan verirmiş.
Masalımız da burada bitermiş.
İyi uykular ;)
KABUS
Kaybettim. Üstelik ne olduğunu hatırlayamadığım bir şeyi kaybettim.
Öyle çok soru işareti var ki...
Her şeyi yutan, çokluktan vücut bulmuş, devasa bir soru işareti yığını ve arta kalan; özü çekilmiş, kupkuru bir beden.
Nefret, öfke, hüzün, neşe; hislerimi de kaybettim o ne idiği belirsiz şey ile birlikte. Bu beden kabuğunu nasıl taşır ve artık onunla ne yapabilirim bilmiyorum? Bir de kaynağını ayırt edemediğim bir acı var. Sanki her yerde ama tek bir noktadaymışçasına keskin. Ve karanlık; zihnim kapkara, bomboş... korkuyorum! Duyularım alışabilecek mi karanlığa? Kir, pas mı yeri göğü ve kalbimi karartan? Sahi kalbim var mı hala? Ağla gözlerim ağla! Ağla ama ne fayda? Bedenin ağlayışı yıkayabilir mi kaçak bir yüreği? Nefes alabilmek ne zormuş boşlukta. Her şey ve herkes yabancı. Karanlıkta bir ayna ve aynada beliren bir çift göz; öyle suçlayıcı bakıyor ki dayanamıyorum.
-“Ben bir şey yapmadım.” diye bağırıyorum ama duyduğum ses; bu ses kimin, ben kimim? Gözler yalvarıyor bu kez;
-“Anlat ” diyor “Anlat. Aradığın cevaplar iki dudağının arasında. O zindan bedenden kurtulmak istiyorsan anlatmalısın. Burada bizden başka kimse yok korkma.”
Susuyorum.
Gözler büyüyor, içinden çıkan bir çift kanlı pençe boğazıma dolanıyor.
-“Yapma!” diyor yabancı bir ses.“Yapma nefes alamıyor!”
-“Sen acı çekmeyi bile hak etmiyorsun. Kendinden korkan birinin yaşamaya hakkı yok, ölmeye de. Sonsuza kadar burada kıvranışını seyretmeye tutsak ediyorum seni.”
-“Korkağım ben, evet korkuyorum. Bırak! Senden, kendimden, sevdiğim sevmediğim herkesten, her şeyden korkuyorum. Karanlıktan, yalnızlıktan, ölümden, sonsuz yaşamdan, sevilmemekten; az ya da çok ama her şeyden. Uğraşma artık benimle, benim kimseye faydam dokunmaz ama zararım da yok, bırak.” Pençeler gözlerin derinliğine doğru çekiliyor ama nefes almak hala güç.
-“Hayatı hep idare ettim ben. İdareten güldüm, idareten uyudum; yedim, içtim, gezdim... Hep idareten. İnsanları hep idare ettim ve idareten sevdim. Her soruya en az iki cevap buldum. Az düşündüm, az konuştum. Kimseye karşı çıkamadım çünkü ağzını açan herkesi haklı gördüm. İdareten dinledim ama anladım, anlayış gösterdim bol keseden. Anlayışlı olmayı erdem sandım. Göz yummayı bırak, gözlerimi hiç açmamıştım zaten. Kör oldum haklının da haksızın da karşısında. Herkesin benim açımdan haklı olmak için geçerli mazeretleri vardı ve ben mazeret sunmalarına bile gerek olmadan anladım. Kızmayı unutalı yıllar olmuştu, kızmayı şımarıklık saydım. Tartışanları hele ki kavga edenleri hiç anlayamadım; neyi paylaşamıyorlardı?” Gözler ufacık bir nokta halini alıyor ve aynada bir silüet halinde kendimi seyre başlıyorum. Bu kez kendi yansımam benim sesimle;
-“Devam et” diyor.“Konuş benimle, o seni hiç anlamadı, anlamazdı da. O sadece bir insan. Seni ancak ben anlayabilirim. O da diğer insanlar gibi. Duygusuz, ruhsuz, merhametsiz diğer tüm insanlar gibi sadece bir insan."
-“Ben çok mu merhametliyim sanki. Hem merhametin acımaktan farkı ne? Ağızdan döküldüğünde birisi erdemli bir ifadeyken diğeri ne kadar da aşağılık duruyor. Diğer tüm sözcükler gibi soyut ve de uygulanmadığı sürece anlamsız.”
-“Susmayı da bilmeli insan ve nerede duracağını. Hissettiklerine yoğunlaşabilmeli bazen. Bizi nesne olmaktan uzaklaştıran duyguların akışına kapılmalı. Neşe kadar coşkun konuşuyorken hüznün durgunluğuna dalabilmeli yeri geldiğinde. Susarak sorgulayabilmeli.”
-“Konuşmadan nasıl sorabilir, nasıl sorgulayabilirsin. Bunlar sadece süslü cümleler.”
-“Muhatabını değil kendini sorgulamalı. Yine kendisi için kendini sorgulayabilmeli. Kabul etmeli kendinden başka kimseyi değiştiremeyeceğini. Ve anlaşabilmek için değişimin çok da şart olmadığını. Hatta anlaşmaya değip değmeyeceğini sorgulamalı. Yeri gelir insan şeytandan da günahkar olur, anlaşmaya çalışmamalı. Başkalarının hatasını ya da masumiyetini sorgulamayı bırak. Anlayış, empati, eleştiri; koy bunları bir kenara. Bırak herkes kendi hatasını görsün, ya da görmesin boş ver. Farz et ki ortada senden başka kimse yok ya da herkes uykuda ya da herkes delirmiş ne bileyim diller tutulmuş ya da sen sağır olmuşsun."
-“İnsan... Ne büyük karmaşa. Doğa gibi.”
-“Doğayı insanla aynı kefeye koyamazsın. Doğada müthiş bir düzen vardır. Her şey sırasıyla ve saygı çerçevesinde gerçekleşir. Doğal afet denilen olayların sıfatı bile, sonuçtan etkilenen insan olduğu için felaket. İnsan olmasaydı süreç tüm doğallığıyla devam ederdi. Üstelik insanın bu süreçten zarar görüyor olmasının sebebi yine insan kaynaklı aptallık, açgözlülük ve dünyaya dair hırslar. Ve sonuçta tüm teknolojik gelişmişliğe karşın zayıflayan yine insanlık. Canavar insanlara yenik düşmüş, masumiyetini yitirmiş insanlık. Kendi türüne bu kadar zarar veren başka canlı var mı yeryüzünde ya da altında? Faydası olacağını bilseniz toprağın altından çıkarır ölülerinizi yersiniz, nasılsa farkında değiller diyerek. Ya da farkında olsalar bile. Açgözlülük ne hain, ne korkunç bir özellik. Bir de bencillik. Açgözlülüğü önleyebilirsin ama bencillikten kurtulmak zordur, imkansıza yakın derecede zor. Bencillik her davranışta, her hedefte ve her düşüncede var; öyle hemen sıyırıp atamazsın. Yardım eder teşekkür beklersin, edilmezse sinirlenirsin; çocuk doğurur, vefa beklersin; elindekini paylaşırsın, en kötü ihtimalle vicdani olarak rahatlar yine benliğine yarar sağlarsın. Sen de herkes gibi bencilsin; az ya da çok. Ama boş ver o kadarının kimseye zararı yok. Hadi affettim seni, salıveriyorum, uyanabilirsin. İşe gitme vaktin de geldi artık, bak alarm çalıyor”
-“Ama henüz cevap vermedin. Ben neyi arıyorum, neyin peşindeyim. Yardım et, lütfen!”
Öyle çok soru işareti var ki...
Her şeyi yutan, çokluktan vücut bulmuş, devasa bir soru işareti yığını ve arta kalan; özü çekilmiş, kupkuru bir beden.
Nefret, öfke, hüzün, neşe; hislerimi de kaybettim o ne idiği belirsiz şey ile birlikte. Bu beden kabuğunu nasıl taşır ve artık onunla ne yapabilirim bilmiyorum? Bir de kaynağını ayırt edemediğim bir acı var. Sanki her yerde ama tek bir noktadaymışçasına keskin. Ve karanlık; zihnim kapkara, bomboş... korkuyorum! Duyularım alışabilecek mi karanlığa? Kir, pas mı yeri göğü ve kalbimi karartan? Sahi kalbim var mı hala? Ağla gözlerim ağla! Ağla ama ne fayda? Bedenin ağlayışı yıkayabilir mi kaçak bir yüreği? Nefes alabilmek ne zormuş boşlukta. Her şey ve herkes yabancı. Karanlıkta bir ayna ve aynada beliren bir çift göz; öyle suçlayıcı bakıyor ki dayanamıyorum.
-“Ben bir şey yapmadım.” diye bağırıyorum ama duyduğum ses; bu ses kimin, ben kimim? Gözler yalvarıyor bu kez;
-“Anlat ” diyor “Anlat. Aradığın cevaplar iki dudağının arasında. O zindan bedenden kurtulmak istiyorsan anlatmalısın. Burada bizden başka kimse yok korkma.”
Susuyorum.
Gözler büyüyor, içinden çıkan bir çift kanlı pençe boğazıma dolanıyor.
-“Yapma!” diyor yabancı bir ses.“Yapma nefes alamıyor!”
-“Sen acı çekmeyi bile hak etmiyorsun. Kendinden korkan birinin yaşamaya hakkı yok, ölmeye de. Sonsuza kadar burada kıvranışını seyretmeye tutsak ediyorum seni.”
-“Korkağım ben, evet korkuyorum. Bırak! Senden, kendimden, sevdiğim sevmediğim herkesten, her şeyden korkuyorum. Karanlıktan, yalnızlıktan, ölümden, sonsuz yaşamdan, sevilmemekten; az ya da çok ama her şeyden. Uğraşma artık benimle, benim kimseye faydam dokunmaz ama zararım da yok, bırak.” Pençeler gözlerin derinliğine doğru çekiliyor ama nefes almak hala güç.
-“Hayatı hep idare ettim ben. İdareten güldüm, idareten uyudum; yedim, içtim, gezdim... Hep idareten. İnsanları hep idare ettim ve idareten sevdim. Her soruya en az iki cevap buldum. Az düşündüm, az konuştum. Kimseye karşı çıkamadım çünkü ağzını açan herkesi haklı gördüm. İdareten dinledim ama anladım, anlayış gösterdim bol keseden. Anlayışlı olmayı erdem sandım. Göz yummayı bırak, gözlerimi hiç açmamıştım zaten. Kör oldum haklının da haksızın da karşısında. Herkesin benim açımdan haklı olmak için geçerli mazeretleri vardı ve ben mazeret sunmalarına bile gerek olmadan anladım. Kızmayı unutalı yıllar olmuştu, kızmayı şımarıklık saydım. Tartışanları hele ki kavga edenleri hiç anlayamadım; neyi paylaşamıyorlardı?” Gözler ufacık bir nokta halini alıyor ve aynada bir silüet halinde kendimi seyre başlıyorum. Bu kez kendi yansımam benim sesimle;
-“Devam et” diyor.“Konuş benimle, o seni hiç anlamadı, anlamazdı da. O sadece bir insan. Seni ancak ben anlayabilirim. O da diğer insanlar gibi. Duygusuz, ruhsuz, merhametsiz diğer tüm insanlar gibi sadece bir insan."
-“Ben çok mu merhametliyim sanki. Hem merhametin acımaktan farkı ne? Ağızdan döküldüğünde birisi erdemli bir ifadeyken diğeri ne kadar da aşağılık duruyor. Diğer tüm sözcükler gibi soyut ve de uygulanmadığı sürece anlamsız.”
-“Susmayı da bilmeli insan ve nerede duracağını. Hissettiklerine yoğunlaşabilmeli bazen. Bizi nesne olmaktan uzaklaştıran duyguların akışına kapılmalı. Neşe kadar coşkun konuşuyorken hüznün durgunluğuna dalabilmeli yeri geldiğinde. Susarak sorgulayabilmeli.”
-“Konuşmadan nasıl sorabilir, nasıl sorgulayabilirsin. Bunlar sadece süslü cümleler.”
-“Muhatabını değil kendini sorgulamalı. Yine kendisi için kendini sorgulayabilmeli. Kabul etmeli kendinden başka kimseyi değiştiremeyeceğini. Ve anlaşabilmek için değişimin çok da şart olmadığını. Hatta anlaşmaya değip değmeyeceğini sorgulamalı. Yeri gelir insan şeytandan da günahkar olur, anlaşmaya çalışmamalı. Başkalarının hatasını ya da masumiyetini sorgulamayı bırak. Anlayış, empati, eleştiri; koy bunları bir kenara. Bırak herkes kendi hatasını görsün, ya da görmesin boş ver. Farz et ki ortada senden başka kimse yok ya da herkes uykuda ya da herkes delirmiş ne bileyim diller tutulmuş ya da sen sağır olmuşsun."
-“İnsan... Ne büyük karmaşa. Doğa gibi.”
-“Doğayı insanla aynı kefeye koyamazsın. Doğada müthiş bir düzen vardır. Her şey sırasıyla ve saygı çerçevesinde gerçekleşir. Doğal afet denilen olayların sıfatı bile, sonuçtan etkilenen insan olduğu için felaket. İnsan olmasaydı süreç tüm doğallığıyla devam ederdi. Üstelik insanın bu süreçten zarar görüyor olmasının sebebi yine insan kaynaklı aptallık, açgözlülük ve dünyaya dair hırslar. Ve sonuçta tüm teknolojik gelişmişliğe karşın zayıflayan yine insanlık. Canavar insanlara yenik düşmüş, masumiyetini yitirmiş insanlık. Kendi türüne bu kadar zarar veren başka canlı var mı yeryüzünde ya da altında? Faydası olacağını bilseniz toprağın altından çıkarır ölülerinizi yersiniz, nasılsa farkında değiller diyerek. Ya da farkında olsalar bile. Açgözlülük ne hain, ne korkunç bir özellik. Bir de bencillik. Açgözlülüğü önleyebilirsin ama bencillikten kurtulmak zordur, imkansıza yakın derecede zor. Bencillik her davranışta, her hedefte ve her düşüncede var; öyle hemen sıyırıp atamazsın. Yardım eder teşekkür beklersin, edilmezse sinirlenirsin; çocuk doğurur, vefa beklersin; elindekini paylaşırsın, en kötü ihtimalle vicdani olarak rahatlar yine benliğine yarar sağlarsın. Sen de herkes gibi bencilsin; az ya da çok. Ama boş ver o kadarının kimseye zararı yok. Hadi affettim seni, salıveriyorum, uyanabilirsin. İşe gitme vaktin de geldi artık, bak alarm çalıyor”
-“Ama henüz cevap vermedin. Ben neyi arıyorum, neyin peşindeyim. Yardım et, lütfen!”
21 Haziran 2016 Salı
VEDA 30 (Oktay)
Ömür
gittikten sonra üçlü koltuğa geçip uzandım ve Berna’yı aradım. İki, üç kez
aramama rağmen açmamış, dönüş de yapmamıştı. Belki de görmemiştir diye
düşündüm. Ömür’ün Berna’ya gerçekte neler söylediğini çok merak ediyordum.
Belki de blöf yapıyordu, aramamış bile olabilirdi. Ben düşünüp dururken kapı
çaldı. Yine Ömür’ün geldiğini sanıyordum. Ona söyleyeceklerimin hesabını
yaparak kapıyı açmaya gittim. Karşımda kapıcıyı görünce rahatlamıştım.
“Nerede kaldın Rafet Bey? Kaç saat oldu!” Yüzünde yılışık bir ifade ile; “Bir saat önce buradaydım ama misafirinin geldiğini görünce geri döndüm, rahatsız etmek istemedim Oktay Bey.” Dedi. Kıpkırmızı olmuştum. Oralı değilmiş gibi görünmeye çalışarak elindeki poşeti aldım. Gitmesini beklemeksizin, yüzünde çakılı kalan o rahatsız edici ifadenin üzerine kapıyı kapattım. Şu adamın diline düşecek olmak canımı sıkmıştı. Berna’nın haberi olmamasını diledim. Yeniden hastalanmasını istemiyordum. Üstelik bu kadar da lüzumsuz bir olay yüzünden.
Keşke sesini duyabilseydim. İçim çok huzursuzdu. Ömür’ün aklından geçenleri nasıl da anlayamamıştım. Oysaki kaç kere görüşmüş, konuşmuştuk. Hareketlerinde benden hoşlanıyor olabileceğine dair hiçbir belirti yoktu. Gelip geçici bir şey olduğunu sanmıştım. Bu yaşta, böylesi yanılgılar…
Elimde sigara, evin içinde volta atmaya başladım. Bir şey yapmalıydı, ama ne? Onur’u mu arasaydım acaba? Arayıp da ne diyecektim! Kaza yapmış olmasına rağmen aramamıştım. Hatta en son konuşmamız üzerinden yıllar geçmişti. Şimdi böyle damdan düşer gibi arayıp da karımın nasıl olduğunu soramazdım. Hayır hayır, olmazdı. Başka bir şey düşünmeliydim.
Acaba hangi hastanede yatıyordu? Kendi hastanesinde olmalıydı. Acilini arayıp sorsam, öğrensem. Gerçi bu neyi değiştirir ki, öğrenip de ne yapacaktım? Belki de önemli bir şeyi yoktur, taburcu olmuştur. Of Berna! Telefonunu neden açmıyorsun sanki. Bir an Sait’i arayabileceğimi düşündüm. Evet, evet! O arayıp neler olduğunu öğrenebilirdi. Telefon iki kere çaldıktan sonra açıldı. Küçük bir kız çocuğu ile adamın tartışma sesi geliyordu. Çocuk, dilinin döndüğünce yarım yamalak bir şeyler söylüyor, adam da versene kızım şunu diye bağırıyordu. Sonunda Sait telefonu eline alabilmiş olacak “Efendim Oktay” dedi. Tedirgin edici bir tonlamayla “Acilen seninle konuşmam lazım.” Dedim. “Hayırdır, önemli bir şey mi?” diye sordu. Önemli olduğunu, buluşmamız gerektiğini söyledim. Ayrıca evde olduğumu, isterse bu tarafa gelebileceğini ekledim.
“Ufaklığı yatırır yatırmaz gelirim. Görüşürüz.” Deyip telefonu kapattı.
Sait, fen lisesinden arkadaşımdı. Beraber yatılı okumuştuk. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hafta sonları bile görüşürdük. O benim, ben onun ailesinin bir parçası gibiydik. Farklı üniversitelerde olsak bile, o mühendislik okumuştu, sık sık görüşürdük. Tabi evlenene kadar. Daha doğrusu o, çocuk sahibi olana kadar. Baba olduktan sonra ancak iki, üç ayda bir görüşebilir hale gelmiştik. Onda da işten güçten bahseder, ayrılırdık.
Telefonla konuştuktan bir buçuk saat kadar sonra geldi. Balkona geçtik. İçecek bir şeyler koydum. Çocukların nasıl olduğunu sordum. Kısa bir cevapla geçiştirdikten sonra, "Çocukları sonra konuşuruz oğlum, sen sıkıntı ne, onu söyle" dedi.
Bernayla olan sorunlarımızı genel olarak biliyordu zaten. Ona Derya ve Ömür’den bahsetmeye karar verdim. "Kısa ve net bir şekilde söyleyeyim. Ben Berna'yı aldattım ve bu konuda herhangi bir suçluluk duygusu hissetmedim. En azından bugüne kadar. Ancak şimdi bir sorun var ve içimi kemirip duruyor." "Nedir?" diye sorduktan sonra sorusundan vazgeçmiş olacak baştan anlatmamı istedi. Ben de anlatmaya başladım;
"2-3 yıl önce bir kızla takıldık, adı Derya. O da benim bölümdendi. Bizim hastaneye üç aylığına cihaz eğitimi için gelmişti. Bir süre sonra benim polikliniğe girip çıkmaya başladı. Vaka danışacağını söyler, muayenemi izlerdi; ameliyatlarıma falan girerdi. Sonraları çıkma saatine yakın, hastalar gittikten sonra da gelmeye başladı. Elinde iki kahve ile içeri girer, çok sıkıldığını söyleyip iki çift laf edelim der, otururdu. Muhabbeti güzeldi, eğlenceliydi. Eğitimi bittikten sonra dışarıda görüşmeye başladık. Bir gün benden çok hoşlandığını söyledi. Olmaz diyemedim. Ben de bir şeyler hissediyordum zaten ama öyle Berna’yı kaybetme düzeyinde değil. Beni bilirsin; kızarım, küserim ama ondan vazgeçmeyi düşünemem bile. Araya mesafe koymayı denedim, beceremedim. Uzunca bir süre gel gitli bir ilişkimiz oldu. İlişki demek de doğru olmaz aslında. O dönem Berna ile çok problemimiz vardı. Bir haftayı barışık geçiremiyorduk. Zaten zor bir kadın biliyorsun. Derya ile konuşunca kafam dağılırdı. Gündelik problemlerden sıyrılırdım. Sonra yavaş yavaş uzaklaştık. O da sıkıldı muhtemelen. İki yıldır hiç görüşmedik." Hikaye bittikten sonra çay almak için mutfağa girdim. "Eee! yine mi aradı yoksa?" diye seslendi balkondan içeriye doğru. "Yok, o değil de..." deyip Ömür'den bahsettim. Ben anlatırken bir taraftan çayını içiyor, diğer taraftan sanki hiç dinlemiyormuş gibi etrafa bakınıyordu. Anlatacaklarım bitmişti. Şimdi ikimiz de susmuş etrafı seyrediyorduk. Birden döndü ve; "Şimdi sen hiç suçluluk hissetmedim diyorsun öyle mi?" diye sordu. "Yani dedim. İçimde bir huzursuzluk var tabi ama buna vicdan azabı demek doğru olur mu bilmiyorum." diye cevap verdim. Gerçekten de öyleydi. Aslında uzunca bir süre tüm olanlar için Berna' yı suçlamıştım. Hatta kendimi haklı bile görmüştüm. Bu düşüncemi Sait' e söyleyince. "Saçmalama" dedi. "Ortada bir suç varsa, en büyüğü senin bir kere. Kalanını kime, nasıl dağıtırsan dağıt artık." dedi. Sonra da on dakika boyunca ne yapmalı, ne yapmalı diyerek uzun faullerini çekiştirdi durdu. Sonra kafasını kaldırıp; "Belli ki pişman olmuşsun. Ben hep derim zaten bir kadını başka bir kadınla aldatmanın ne anlamı var, nasılsa hep aynı kapıya çıkıyor diye. Özeniyorsunuz saçma sapan şeylere ondan sonra heves geçince, ben ne yaptım da ne yaptım!"
"Bana akıl verme de yardım et. Ben de hatamın farkındayım. Ama diyorum ya nasıl olduğunu hiç anlamadım." Aslında kızmıştım ama fazlasıyla haklıydı. "Neyse... Şimdi bir kere esas sorun Berna ile aranızdaki anlaşmazlık ve soğukluk . Ömür falan değil, hatta Derya hiç değil bence. Yapmaman gerekirdi ama olmuş artık dönüşü yok. Eğer gerçekten pişmansan ve karını seviyorsan; izin mi alırsın artık nasıl yaparsın bilmem, gidin güzel bir tatil yapın. Biraz sık dişini, sana batan şeylerini görmezden gel, alttan al. Bak gör, eskisinden de iyi olur. Hem daha önce de sana kaç defa söyledim, inatlaşmayın, oluruna bırakın biraz diye. Çocuk mu istemiyor, istemeyebilir. Gözü korkuyordur belki de, çocuk büyütmek kolay mı? Hemde senin gibi bir adamla evliyken."
"Valla ben öyle senin gibi gece besle, yatır; gündüz pışpışla... Yapamam oğlum.Zaten hastanede canım çıkıyor."
"O belli canım. Sahi Berna nerede?” Diye sorunca, kardeşinin yanında olduğunu söyledim. “Tamam işte…” dedi. “…atla git sen de.” Gidemeyeceğimi, bacanağın kaza yaptığını, iki gündür aramamış olduğumu, zaten aramızın da açık olduğunu söyledim ve nedenlerine dair bir şeyler anlattım. “E dur, ben bir Derya’yı arayayım. Geçmiş olsun der, ağzından da laf alırım.” dedi. İstediğim de buydu zaten.
On, on beş dakika kadar konuştular. Anlaşılan Berna’nın gevezeliği tutmuştu. Sesini duyabiliyordum, fazlasıyla neşeli geliyordu. Çok uzun zamandır benimle bu şekilde konuşmamıştı, özlediğimi hissettim. Bir an telefonu Sait’in elinden alıp konuşmaya devam etmeyi bile düşündüm.
Konuşma bitince telefonu balkondaki yuvarlak cam masanın üzerine, kül tablasının yanına koydu. “Sesi çok iyi geliyor Oktaycığım. Ailecek dışarıda yemek yiyorlarmış. Kazadan falan da bahsetmedi. Hatta duydun, ben sordum. Hiçbir şey söylemeden lafı değiştirdi biliyor musun?” dedi. Şaşırmıştım. Bana yalan mı söyledi acaba? Ne gerek vardı ki buna! “Bir de…” diye ekledi, “…yarın yolculuğa çıkacakmış.” “Nasıl, nereye gidecekmiş?” “Bilmiyorum, orasını söylemedi.” Şaşırmıştım. Kiminle gidecekti acaba. Berna öyle yalnız gezmeyi sevmezdi. Hiç anlaşamasa da çoğunlukla Şebnemlerle, bazen de abisi ile takılırdı. Gerçi iki yıl kadar önce, hastalandığı zaman alıp başını gitmişti. Yine mi benzer bir şey yaşıyordu acaba. Ömür'ü duymuş olamazdı. Ya da Ömür ona her şeyi anlattı. Öyleyse bu kadar neşe nereden geliyordu?
Kafam patlamak üzereydi sanki. Şakaklarım zonkluyor, ensemdeki baskı git gide artıyordu. Benim Bernayla konuşmam şarttı; hatta onu görmeli, yüz yüze konuşmalıydım.
Bölümdeki doktor arkadaşı aradım. Randevulu hastalarımı o alacaktı. Ameliyatları iptal ettirdim. Fikret'i arayıp bana yarından itibaren 3-5 gün rapor yazmasını söyledim. Evet evet, bu gece İstanbul'a gidecektim.
“Nerede kaldın Rafet Bey? Kaç saat oldu!” Yüzünde yılışık bir ifade ile; “Bir saat önce buradaydım ama misafirinin geldiğini görünce geri döndüm, rahatsız etmek istemedim Oktay Bey.” Dedi. Kıpkırmızı olmuştum. Oralı değilmiş gibi görünmeye çalışarak elindeki poşeti aldım. Gitmesini beklemeksizin, yüzünde çakılı kalan o rahatsız edici ifadenin üzerine kapıyı kapattım. Şu adamın diline düşecek olmak canımı sıkmıştı. Berna’nın haberi olmamasını diledim. Yeniden hastalanmasını istemiyordum. Üstelik bu kadar da lüzumsuz bir olay yüzünden.
Keşke sesini duyabilseydim. İçim çok huzursuzdu. Ömür’ün aklından geçenleri nasıl da anlayamamıştım. Oysaki kaç kere görüşmüş, konuşmuştuk. Hareketlerinde benden hoşlanıyor olabileceğine dair hiçbir belirti yoktu. Gelip geçici bir şey olduğunu sanmıştım. Bu yaşta, böylesi yanılgılar…
Elimde sigara, evin içinde volta atmaya başladım. Bir şey yapmalıydı, ama ne? Onur’u mu arasaydım acaba? Arayıp da ne diyecektim! Kaza yapmış olmasına rağmen aramamıştım. Hatta en son konuşmamız üzerinden yıllar geçmişti. Şimdi böyle damdan düşer gibi arayıp da karımın nasıl olduğunu soramazdım. Hayır hayır, olmazdı. Başka bir şey düşünmeliydim.
Acaba hangi hastanede yatıyordu? Kendi hastanesinde olmalıydı. Acilini arayıp sorsam, öğrensem. Gerçi bu neyi değiştirir ki, öğrenip de ne yapacaktım? Belki de önemli bir şeyi yoktur, taburcu olmuştur. Of Berna! Telefonunu neden açmıyorsun sanki. Bir an Sait’i arayabileceğimi düşündüm. Evet, evet! O arayıp neler olduğunu öğrenebilirdi. Telefon iki kere çaldıktan sonra açıldı. Küçük bir kız çocuğu ile adamın tartışma sesi geliyordu. Çocuk, dilinin döndüğünce yarım yamalak bir şeyler söylüyor, adam da versene kızım şunu diye bağırıyordu. Sonunda Sait telefonu eline alabilmiş olacak “Efendim Oktay” dedi. Tedirgin edici bir tonlamayla “Acilen seninle konuşmam lazım.” Dedim. “Hayırdır, önemli bir şey mi?” diye sordu. Önemli olduğunu, buluşmamız gerektiğini söyledim. Ayrıca evde olduğumu, isterse bu tarafa gelebileceğini ekledim.
“Ufaklığı yatırır yatırmaz gelirim. Görüşürüz.” Deyip telefonu kapattı.
Sait, fen lisesinden arkadaşımdı. Beraber yatılı okumuştuk. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hafta sonları bile görüşürdük. O benim, ben onun ailesinin bir parçası gibiydik. Farklı üniversitelerde olsak bile, o mühendislik okumuştu, sık sık görüşürdük. Tabi evlenene kadar. Daha doğrusu o, çocuk sahibi olana kadar. Baba olduktan sonra ancak iki, üç ayda bir görüşebilir hale gelmiştik. Onda da işten güçten bahseder, ayrılırdık.
Telefonla konuştuktan bir buçuk saat kadar sonra geldi. Balkona geçtik. İçecek bir şeyler koydum. Çocukların nasıl olduğunu sordum. Kısa bir cevapla geçiştirdikten sonra, "Çocukları sonra konuşuruz oğlum, sen sıkıntı ne, onu söyle" dedi.
Bernayla olan sorunlarımızı genel olarak biliyordu zaten. Ona Derya ve Ömür’den bahsetmeye karar verdim. "Kısa ve net bir şekilde söyleyeyim. Ben Berna'yı aldattım ve bu konuda herhangi bir suçluluk duygusu hissetmedim. En azından bugüne kadar. Ancak şimdi bir sorun var ve içimi kemirip duruyor." "Nedir?" diye sorduktan sonra sorusundan vazgeçmiş olacak baştan anlatmamı istedi. Ben de anlatmaya başladım;
"2-3 yıl önce bir kızla takıldık, adı Derya. O da benim bölümdendi. Bizim hastaneye üç aylığına cihaz eğitimi için gelmişti. Bir süre sonra benim polikliniğe girip çıkmaya başladı. Vaka danışacağını söyler, muayenemi izlerdi; ameliyatlarıma falan girerdi. Sonraları çıkma saatine yakın, hastalar gittikten sonra da gelmeye başladı. Elinde iki kahve ile içeri girer, çok sıkıldığını söyleyip iki çift laf edelim der, otururdu. Muhabbeti güzeldi, eğlenceliydi. Eğitimi bittikten sonra dışarıda görüşmeye başladık. Bir gün benden çok hoşlandığını söyledi. Olmaz diyemedim. Ben de bir şeyler hissediyordum zaten ama öyle Berna’yı kaybetme düzeyinde değil. Beni bilirsin; kızarım, küserim ama ondan vazgeçmeyi düşünemem bile. Araya mesafe koymayı denedim, beceremedim. Uzunca bir süre gel gitli bir ilişkimiz oldu. İlişki demek de doğru olmaz aslında. O dönem Berna ile çok problemimiz vardı. Bir haftayı barışık geçiremiyorduk. Zaten zor bir kadın biliyorsun. Derya ile konuşunca kafam dağılırdı. Gündelik problemlerden sıyrılırdım. Sonra yavaş yavaş uzaklaştık. O da sıkıldı muhtemelen. İki yıldır hiç görüşmedik." Hikaye bittikten sonra çay almak için mutfağa girdim. "Eee! yine mi aradı yoksa?" diye seslendi balkondan içeriye doğru. "Yok, o değil de..." deyip Ömür'den bahsettim. Ben anlatırken bir taraftan çayını içiyor, diğer taraftan sanki hiç dinlemiyormuş gibi etrafa bakınıyordu. Anlatacaklarım bitmişti. Şimdi ikimiz de susmuş etrafı seyrediyorduk. Birden döndü ve; "Şimdi sen hiç suçluluk hissetmedim diyorsun öyle mi?" diye sordu. "Yani dedim. İçimde bir huzursuzluk var tabi ama buna vicdan azabı demek doğru olur mu bilmiyorum." diye cevap verdim. Gerçekten de öyleydi. Aslında uzunca bir süre tüm olanlar için Berna' yı suçlamıştım. Hatta kendimi haklı bile görmüştüm. Bu düşüncemi Sait' e söyleyince. "Saçmalama" dedi. "Ortada bir suç varsa, en büyüğü senin bir kere. Kalanını kime, nasıl dağıtırsan dağıt artık." dedi. Sonra da on dakika boyunca ne yapmalı, ne yapmalı diyerek uzun faullerini çekiştirdi durdu. Sonra kafasını kaldırıp; "Belli ki pişman olmuşsun. Ben hep derim zaten bir kadını başka bir kadınla aldatmanın ne anlamı var, nasılsa hep aynı kapıya çıkıyor diye. Özeniyorsunuz saçma sapan şeylere ondan sonra heves geçince, ben ne yaptım da ne yaptım!"
"Bana akıl verme de yardım et. Ben de hatamın farkındayım. Ama diyorum ya nasıl olduğunu hiç anlamadım." Aslında kızmıştım ama fazlasıyla haklıydı. "Neyse... Şimdi bir kere esas sorun Berna ile aranızdaki anlaşmazlık ve soğukluk . Ömür falan değil, hatta Derya hiç değil bence. Yapmaman gerekirdi ama olmuş artık dönüşü yok. Eğer gerçekten pişmansan ve karını seviyorsan; izin mi alırsın artık nasıl yaparsın bilmem, gidin güzel bir tatil yapın. Biraz sık dişini, sana batan şeylerini görmezden gel, alttan al. Bak gör, eskisinden de iyi olur. Hem daha önce de sana kaç defa söyledim, inatlaşmayın, oluruna bırakın biraz diye. Çocuk mu istemiyor, istemeyebilir. Gözü korkuyordur belki de, çocuk büyütmek kolay mı? Hemde senin gibi bir adamla evliyken."
"Valla ben öyle senin gibi gece besle, yatır; gündüz pışpışla... Yapamam oğlum.Zaten hastanede canım çıkıyor."
"O belli canım. Sahi Berna nerede?” Diye sorunca, kardeşinin yanında olduğunu söyledim. “Tamam işte…” dedi. “…atla git sen de.” Gidemeyeceğimi, bacanağın kaza yaptığını, iki gündür aramamış olduğumu, zaten aramızın da açık olduğunu söyledim ve nedenlerine dair bir şeyler anlattım. “E dur, ben bir Derya’yı arayayım. Geçmiş olsun der, ağzından da laf alırım.” dedi. İstediğim de buydu zaten.
On, on beş dakika kadar konuştular. Anlaşılan Berna’nın gevezeliği tutmuştu. Sesini duyabiliyordum, fazlasıyla neşeli geliyordu. Çok uzun zamandır benimle bu şekilde konuşmamıştı, özlediğimi hissettim. Bir an telefonu Sait’in elinden alıp konuşmaya devam etmeyi bile düşündüm.
Konuşma bitince telefonu balkondaki yuvarlak cam masanın üzerine, kül tablasının yanına koydu. “Sesi çok iyi geliyor Oktaycığım. Ailecek dışarıda yemek yiyorlarmış. Kazadan falan da bahsetmedi. Hatta duydun, ben sordum. Hiçbir şey söylemeden lafı değiştirdi biliyor musun?” dedi. Şaşırmıştım. Bana yalan mı söyledi acaba? Ne gerek vardı ki buna! “Bir de…” diye ekledi, “…yarın yolculuğa çıkacakmış.” “Nasıl, nereye gidecekmiş?” “Bilmiyorum, orasını söylemedi.” Şaşırmıştım. Kiminle gidecekti acaba. Berna öyle yalnız gezmeyi sevmezdi. Hiç anlaşamasa da çoğunlukla Şebnemlerle, bazen de abisi ile takılırdı. Gerçi iki yıl kadar önce, hastalandığı zaman alıp başını gitmişti. Yine mi benzer bir şey yaşıyordu acaba. Ömür'ü duymuş olamazdı. Ya da Ömür ona her şeyi anlattı. Öyleyse bu kadar neşe nereden geliyordu?
Kafam patlamak üzereydi sanki. Şakaklarım zonkluyor, ensemdeki baskı git gide artıyordu. Benim Bernayla konuşmam şarttı; hatta onu görmeli, yüz yüze konuşmalıydım.
Bölümdeki doktor arkadaşı aradım. Randevulu hastalarımı o alacaktı. Ameliyatları iptal ettirdim. Fikret'i arayıp bana yarından itibaren 3-5 gün rapor yazmasını söyledim. Evet evet, bu gece İstanbul'a gidecektim.
20 Haziran 2016 Pazartesi
GURBET
İnsanın kendini yaşadığı yere ait hissedememesi ne acınası bir durum. Sık sık kabından çıkmak arzusu ve devamında en savunmasız yanlarının açıkta kalışı. Yıkıcı darbeleri hep bu yumuşak yanlarından alışı. Etrafı konuşup, gülüşen insanlarla doluyken bile içini kemirip duran yalnızlık hissi ve bu duygu ile tek başına savaşmak zorunda kalışı.
Neymiş; memleket, insanın doğduğu değil, doyduğu yermiş. Vallahi de yalan. En azından gerçek anlamı yalan.
Ruhunu, kalbini doyurmayan yerden ne memleket oluyor, ne de yuva. Öyle gurbet gurbet dolanıyorsun iş güç peşinde. Attığın her adım, dokunduğun nesneler, soluduğun hava... ardında bıraktığın ne varsa sahipsiz ve yabanıl duruyor. Öyle istemeye istemeye yapıyorsun ki her şeyi!
Ortalıkta dolananın sen değil de ancak bir gölgen olabileceğini göremeyen buna rağmen seni tanıdığını iddia eden gözlerle yalnızlığını gidermeye çalışıyorsun. Olmuyor. Eksik kalıyor ilişkilerin.
Üstelik çocukluğunun bihaber olduğu toprak parçası memleket olabilir mi, mümkün mü bu? Minik ayaklarının tepmediği yollar, minik ellerinin dokunmadığı apartman duvarları, daha önce hiç tırmanmamış olduğun erik ağacı... anılarında yeri olmayan bir tablonun üzerine ne renk koyarsan koy, tuvalin karanlığında bozulmaz mı çizdiğin şekiller?
Geçtiğin sokaklarda bir zamanlar ilk aşkınla rastlaşmadıysan, benimseyebilir misin hanımeli kokan duvarlarını?
Kıyısında serinlediğin denizi, kestane ve meşe ağaçlarının gölgesinde oynadığın parkları, şehir sınırından dışarı çıkamamış olan lezzetleri bu kadar uzağındayken, evindeymiş gibi hissedebilir misin gerçekten?
Oralarda bir yerlerde anne ve baban bir çatının altında yaşamaya devam ediyorken, sen o geçmişini doyuran kokudan kilometrelerce uzakta yaşayabilir misin, sanki hiç ayrılmamış gibi?
Ah ah! Karnı tok olduğundan mı bu şımarık duygulanımlar ve yersiz delirip durmalar? Yok yok. Ben yerimi, yurdumu özledim. Hem de bu sefer öncekilerden çok daha fazla.
Neymiş; memleket, insanın doğduğu değil, doyduğu yermiş. Vallahi de yalan. En azından gerçek anlamı yalan.
Ruhunu, kalbini doyurmayan yerden ne memleket oluyor, ne de yuva. Öyle gurbet gurbet dolanıyorsun iş güç peşinde. Attığın her adım, dokunduğun nesneler, soluduğun hava... ardında bıraktığın ne varsa sahipsiz ve yabanıl duruyor. Öyle istemeye istemeye yapıyorsun ki her şeyi!
Ortalıkta dolananın sen değil de ancak bir gölgen olabileceğini göremeyen buna rağmen seni tanıdığını iddia eden gözlerle yalnızlığını gidermeye çalışıyorsun. Olmuyor. Eksik kalıyor ilişkilerin.
Üstelik çocukluğunun bihaber olduğu toprak parçası memleket olabilir mi, mümkün mü bu? Minik ayaklarının tepmediği yollar, minik ellerinin dokunmadığı apartman duvarları, daha önce hiç tırmanmamış olduğun erik ağacı... anılarında yeri olmayan bir tablonun üzerine ne renk koyarsan koy, tuvalin karanlığında bozulmaz mı çizdiğin şekiller?
Geçtiğin sokaklarda bir zamanlar ilk aşkınla rastlaşmadıysan, benimseyebilir misin hanımeli kokan duvarlarını?
Kıyısında serinlediğin denizi, kestane ve meşe ağaçlarının gölgesinde oynadığın parkları, şehir sınırından dışarı çıkamamış olan lezzetleri bu kadar uzağındayken, evindeymiş gibi hissedebilir misin gerçekten?
Oralarda bir yerlerde anne ve baban bir çatının altında yaşamaya devam ediyorken, sen o geçmişini doyuran kokudan kilometrelerce uzakta yaşayabilir misin, sanki hiç ayrılmamış gibi?
Ah ah! Karnı tok olduğundan mı bu şımarık duygulanımlar ve yersiz delirip durmalar? Yok yok. Ben yerimi, yurdumu özledim. Hem de bu sefer öncekilerden çok daha fazla.
Etiketler:
Gurbet,
GÜNCE,
memleket,
memleket özlemi,
Sıla ozlemi
17 Haziran 2016 Cuma
TAMPON İLİŞKİ
Bana kapılman, en büyük pişmanlığın ve belki de sonun olacak. Karşılık bulamayacağını bilmeksizin bekleyip, isteyeceksin.
Vazgeçip tüm gerçeklerinden, denizi koca bir yalandan ibaret, gücümün artık ancak kendisini onarmaya ve aydınlatmaya yettiği limanıma demir atacaksın.
Her gününü, şehrimin sokaklarında adımladığımız anların hayalini kurarak geçireceksin. Oysa bu şehir defalarca kez yıkıma uğradı ve her bir sokağı aynı moloz yığınına çıkıyor. Sen bunu bilmiyorsun ve görmene asla izin vermeyeceğim. Bu belirsizlik seni hasta edecek. Sen bu hastalığı aşk sanıyorken, her an, tekrar tekrar yanacaksın ve ben senin küllerinden bir daha asla yanmayacak ve yıkılmayacak olan koca bir şehir inşa edeceğim. Asma bahçeleri ile bezeli, denizi hırçın, rüzgarı hoyrat ve limanı batık koca bir şehir. Adı BEN olan.
Cevap ver. Bunu gerçekten istiyor musun?
Vazgeçip tüm gerçeklerinden, denizi koca bir yalandan ibaret, gücümün artık ancak kendisini onarmaya ve aydınlatmaya yettiği limanıma demir atacaksın.
Her gününü, şehrimin sokaklarında adımladığımız anların hayalini kurarak geçireceksin. Oysa bu şehir defalarca kez yıkıma uğradı ve her bir sokağı aynı moloz yığınına çıkıyor. Sen bunu bilmiyorsun ve görmene asla izin vermeyeceğim. Bu belirsizlik seni hasta edecek. Sen bu hastalığı aşk sanıyorken, her an, tekrar tekrar yanacaksın ve ben senin küllerinden bir daha asla yanmayacak ve yıkılmayacak olan koca bir şehir inşa edeceğim. Asma bahçeleri ile bezeli, denizi hırçın, rüzgarı hoyrat ve limanı batık koca bir şehir. Adı BEN olan.
Cevap ver. Bunu gerçekten istiyor musun?
15 Haziran 2016 Çarşamba
VEDA 29 (Berna)
Boya
dolu kase ile yanıma geldiğinde saçım hala biraz ıslaktı. Önemli olmadığını
söyledi. "Demek Ceren..." dedim. İçimde yoğun bir
konuşma isteği vardı. Bir yabancıya içimi yakıp yıkan ne varsa dökmek
istiyordum. Bunun damdan düşercesine olamayacağının farkındaydım. Aramızda böylesi
bir samimi konuşmanın gelişip gelişmeyeceğine dair bir nabız yoklama
hareketiydi bu. Belki yüz yıllar öncesinden gelen, sosyal bir ilk adım. "...eşinin
adı." diye ekledim. Büyükçe bir kahkaha patlattı.
Bembeyaz dişler ile dolu alt ve üst damağı, ince dudaklarının arasındaki
açıklıktan dışarı fırlamıştı.
"Hayır" dedi. Ceren benim kedimin adı. "Bunlar da tırnak izleri" diyerek damarlı ellerinin üzerindeki ve kollarındaki nispeten soluk, düzensiz hatları gösterdi. "Hadi canım..." dedim. "...kim kedisinin adını yüzük parmağına işletir?" Duraksadı. Gülüşü dağıldı. Açık mavi gözlerinin kasırgayı bekleyen bir deniz gibi koyulduğunu fark ettim. Fırçanın ucu ile kaseden bir miktar boya aldı ve üç parmağının arasında tuttuğu saç tutamına sürerken anlatmaya başladı.
"İlk ve son aşkımdı. Ortaokulda birleşen yollarımız lisedeyken ayrıldı. Aynı apartmanda oturuyorduk. Simsiyah, bukleli saçları; kapkara gözleri vardı. Sabah okula giderken ayak seslerini duyana dek bekler, bizim kata inmeden hemen önce kapıyı açardım. Kafamı kaldırır, göz göze gelene kadar öylece ona bakardım. Lisedeyken çıkmaya başladık. Çıkmak dediğim; beraber okula gider, beraber gelirdik. Aynı sınıftaydık ama farklı sıralarda otururduk. Hayallerimiz hep kağıt üzerindeydi. Şiirler yazar, kitabının arasına sokuştururdum. Pek konuşmazdık. Paylaşacak kadar yaşamamış, biriktirmemiştik henüz. Bir gece apartman silah sesleri ile yankılandı. Babası cinnet geçirmiş. Önce iki kardeşini, sonra annesini, en son da onu öldürdükten sonra kafasına sıkmış. Sesi duyar duymaz yukarı koştum. Kapının önünde kanlar içinde yatıyordu. Kaçmaya çalışmış ama başaramamış.
O gecenin üzerinden bir ay kadar zaman geçmişti. Okula gitmek üzere evden çıktım. Apartmanın bodrum katından cılız bir miyavlama sesi geliyordu. Lambası tozlanmış, yarı karanlık bodruma indiğimde Cerenlerin deposunda onu buldum. Daha küçücüktü. kapkara tüyleri, kapkara gözleri vardı. Şimdi çok yaşlandı. Biraz da delirdi. Yanına kimseyi yaklaştırmıyor. Yaklaşmaya çalışırsan da sonuç bu" diyerek bileğinin iç kesimine geçmiş diş izlerini gösterdi.
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Öyle üzülmüştüm ki resmen darmadağın hissediyordum. Sorduğum için pişman değildim ancak adamcağıza da, hayatının baharında böylesine bir zulüm yaşamış olan kızcağıza da acıyordum. O sırada aynanın önünde duran telefon çalmaya başladı. “Ceren Arıyor...” yazıyordu ekranda. Genç adam telefonu aldı, benden müsaade isteyerek açtı. "Efendim hayatım?"
Konuşmak için dışarı çıkmıştı. Bende ise duygu sömürüsüne maruz kalmanın doğurduğu bir öfkeden ziyade, rahatlamışlık hissi vardı. Yine de döndüğünde, ciddi ve de bu kadar acı bir durumun şakasını nasıl yapabildiğini soracaktım. Geldi ve ben daha ağzımı açamadan; "Nolur kusuruma bakmayın. İnsanlar hikayelerimden hoşlanıyor. Ben de vakit geçsin diye arada anlatıyorum böyle."
"İyi de bu, öylesine anlatılacak türden bir öykü değil ki. İnsanları durup dururken üzmeye hakkın yok. Üstelik başkalarının acılarıyla alay edercesine öyküler uyduramazsın."
"Olur mu? İnsanlar asıl böyle hikayeleri seviyor. Mesela buraya geldiğinizde fazlasıyla tedirgin görünüyordunuz. Muhtemelen basit sayılabilecek bir derdiniz vardı çünkü genelde öyle olur. Ben hikayemi anlatınca, derdinizin ne kadar da önemsiz olduğunu anladınız değil mi?” dedi.
"Yanılıyorsun" dedim. "Anlattığın öykü, her gün haberlerde izlediğimiz trajedilerden sadece biri. İnsanların çoğu bu tarz haberler çıktığında kanalı değiştiriyor. Üstelik başkasının acısının büyüklüğünü görüp de kendi acını unutmak çok bencilce ve de saçma bir düşünce!” yeniden damağını açıkta bırakarak güldü.
“Neyse yine de seni adına sevindim." dedim.
Aslında derdimi unuttuğum konusunda haklıydı. En azından kısa bir süreliğine. Konuşmadan geçen bir sürenin sonunda; "Peki izler?" diye sordum. "Onlar kime ait?"
" Çizikler kedimize; diş izi, kızımıza ait. İkisi de bir buçuk yaşında." dedi.
Öncesinde düşünmeksizin, “Senin savına göre şimdi de derdime yanmam gerekiyor, öyle mi?” diye sorduğumda; “Siz en iyisi anlatın, ben de kendimce üzülmeye değip değmediğini söyleyeyim” diye cevap verdi. Benim de istediğim buydu zaten, ağırdan satacak değildim.
Boyama işi bitmişti. Bir müddet, saçın renk almasını beklemem gerekiyordu. Bahçe masasına geçtik. Bir ara bir bayan geldi, fön çektirmek istediğini söyledi. Kuaför, “beklemeniz gerekiyor efendim, hanım efendinin saçlarını yıkayacağız.” deyince de acelesi olduğunu, bekleyemeyeceğini söyleyip gitti. Hemen ardından birer kahve hazırlayıp getirdi. İnsanlar işlerine gidiyor; ben de kafamda boya katmanı, omzumda örtü, gülleri seyrediyordum. En baştan anlatmaya başladım. Şebnem’le olan sorunlarımızı, annemin beni doktora götürmek için henüz aldığı ehliyet ile direksiyonun başına geçişi, kaza yapışı ve kanlar içerisinde kalışı, arka koltukta, yanımda oturan Şebnem’in “Senin yüzünden!” diye bağırarak feryat figan ağlayışı, sonrasında Oktay’la olan evliliğimizi ve onu da öncesinden kopup gelen aşık olduğum adamın hayaletini, çantamdaki biletleri, şu anda da havalimanında beni bekliyor olduğunu… Her şeyi eksiksiz olarak anlattım. Donup kalmıştı. Sonra bir düşünceyi kovuştururcasına kafasını iki yana salladı, saçımı yıkamamız gerektiğini söyledi. Yıkama koltuğuna doğru ilerlerken, “Bunlar gerçek mi yoksa misilleme mi yaptın?” diye sordu. Sadece gülümsedim. Anlattıklarımın gerçek dışı olduğuna inanmış olacak, gülmeye başladı. “İyiydi.” dedi ve “Bunu mutlaka birilerine anlatmalıyım.” diye ekledi. “Hadi çabuk kurut da gideyim. Hayaletler bekletilmeyi sevmez.” dedim. Anlatmak iyi gelmişti. Kafamdaki düşüncelerin oraya buraya saçılmış olduğunu hissediyordum. İnanmaması da canıma minnetti. Doğrusu ben de inanamıyordum olanlara. İmkansızdı, biliyordum ama belli ki imkansız olana inanmayı seçmiştim. Dünyayı gerçekte olduğu gibi yaşama kuralımız da nereden geliyordu? Üstelik gerçek kimin gerçeğiydi. Kimin gördüğü, kimin dokunduğu, kokladığı… Çoğunluğun mu? Peki benim gerçeğim? Oradaydı işte, ete kemiğe bürünmüş olarak bankta, hemen yanı başımda oturmuştu. Sesi en az, boğazdaki vapurun sesi kadar gerçekti, duymuştum. Kim bunun bir yalandan ibaret olduğuna beni ikna edebilirdi ve nasıl?
Onur hep geçimsiz olduğumu söylerdi. İnatçı, kıskanç, hırslı ve tüm bunların sonucu olarak da uyumsuz... Öyleyse ben de beni her halimle seven adama gidiyordum. Beni sevdiğini söyleyen ama hiçbir şekilde anlayamayan tüm insanlardan kaçıyordum. Aslında ödeşmiştik, alacak verecek yoktu çünkü ben de onları anlayamıyordum. Onların süslü sözlerini, yapmacık gülüşlerini, yapay lezzetlerini ve onların her şeyinin bana gerçek dışı gelişinin verdiği rahatsızlığı...
Çarşamba günü görüşürüz... Sevgiler ;)
(Not: Daha önce de çarşamba günü görüşmek üzere söz vermiş olan kalem idaresi, sabah sabah bütün işini gücünü bırakmış, verdiği sözü hiç olmasa kuyruğundan yakalayabilme gayretine girmiştir.)
"Hayır" dedi. Ceren benim kedimin adı. "Bunlar da tırnak izleri" diyerek damarlı ellerinin üzerindeki ve kollarındaki nispeten soluk, düzensiz hatları gösterdi. "Hadi canım..." dedim. "...kim kedisinin adını yüzük parmağına işletir?" Duraksadı. Gülüşü dağıldı. Açık mavi gözlerinin kasırgayı bekleyen bir deniz gibi koyulduğunu fark ettim. Fırçanın ucu ile kaseden bir miktar boya aldı ve üç parmağının arasında tuttuğu saç tutamına sürerken anlatmaya başladı.
"İlk ve son aşkımdı. Ortaokulda birleşen yollarımız lisedeyken ayrıldı. Aynı apartmanda oturuyorduk. Simsiyah, bukleli saçları; kapkara gözleri vardı. Sabah okula giderken ayak seslerini duyana dek bekler, bizim kata inmeden hemen önce kapıyı açardım. Kafamı kaldırır, göz göze gelene kadar öylece ona bakardım. Lisedeyken çıkmaya başladık. Çıkmak dediğim; beraber okula gider, beraber gelirdik. Aynı sınıftaydık ama farklı sıralarda otururduk. Hayallerimiz hep kağıt üzerindeydi. Şiirler yazar, kitabının arasına sokuştururdum. Pek konuşmazdık. Paylaşacak kadar yaşamamış, biriktirmemiştik henüz. Bir gece apartman silah sesleri ile yankılandı. Babası cinnet geçirmiş. Önce iki kardeşini, sonra annesini, en son da onu öldürdükten sonra kafasına sıkmış. Sesi duyar duymaz yukarı koştum. Kapının önünde kanlar içinde yatıyordu. Kaçmaya çalışmış ama başaramamış.
O gecenin üzerinden bir ay kadar zaman geçmişti. Okula gitmek üzere evden çıktım. Apartmanın bodrum katından cılız bir miyavlama sesi geliyordu. Lambası tozlanmış, yarı karanlık bodruma indiğimde Cerenlerin deposunda onu buldum. Daha küçücüktü. kapkara tüyleri, kapkara gözleri vardı. Şimdi çok yaşlandı. Biraz da delirdi. Yanına kimseyi yaklaştırmıyor. Yaklaşmaya çalışırsan da sonuç bu" diyerek bileğinin iç kesimine geçmiş diş izlerini gösterdi.
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Öyle üzülmüştüm ki resmen darmadağın hissediyordum. Sorduğum için pişman değildim ancak adamcağıza da, hayatının baharında böylesine bir zulüm yaşamış olan kızcağıza da acıyordum. O sırada aynanın önünde duran telefon çalmaya başladı. “Ceren Arıyor...” yazıyordu ekranda. Genç adam telefonu aldı, benden müsaade isteyerek açtı. "Efendim hayatım?"
Konuşmak için dışarı çıkmıştı. Bende ise duygu sömürüsüne maruz kalmanın doğurduğu bir öfkeden ziyade, rahatlamışlık hissi vardı. Yine de döndüğünde, ciddi ve de bu kadar acı bir durumun şakasını nasıl yapabildiğini soracaktım. Geldi ve ben daha ağzımı açamadan; "Nolur kusuruma bakmayın. İnsanlar hikayelerimden hoşlanıyor. Ben de vakit geçsin diye arada anlatıyorum böyle."
"İyi de bu, öylesine anlatılacak türden bir öykü değil ki. İnsanları durup dururken üzmeye hakkın yok. Üstelik başkalarının acılarıyla alay edercesine öyküler uyduramazsın."
"Olur mu? İnsanlar asıl böyle hikayeleri seviyor. Mesela buraya geldiğinizde fazlasıyla tedirgin görünüyordunuz. Muhtemelen basit sayılabilecek bir derdiniz vardı çünkü genelde öyle olur. Ben hikayemi anlatınca, derdinizin ne kadar da önemsiz olduğunu anladınız değil mi?” dedi.
"Yanılıyorsun" dedim. "Anlattığın öykü, her gün haberlerde izlediğimiz trajedilerden sadece biri. İnsanların çoğu bu tarz haberler çıktığında kanalı değiştiriyor. Üstelik başkasının acısının büyüklüğünü görüp de kendi acını unutmak çok bencilce ve de saçma bir düşünce!” yeniden damağını açıkta bırakarak güldü.
“Neyse yine de seni adına sevindim." dedim.
Aslında derdimi unuttuğum konusunda haklıydı. En azından kısa bir süreliğine. Konuşmadan geçen bir sürenin sonunda; "Peki izler?" diye sordum. "Onlar kime ait?"
" Çizikler kedimize; diş izi, kızımıza ait. İkisi de bir buçuk yaşında." dedi.
Öncesinde düşünmeksizin, “Senin savına göre şimdi de derdime yanmam gerekiyor, öyle mi?” diye sorduğumda; “Siz en iyisi anlatın, ben de kendimce üzülmeye değip değmediğini söyleyeyim” diye cevap verdi. Benim de istediğim buydu zaten, ağırdan satacak değildim.
Boyama işi bitmişti. Bir müddet, saçın renk almasını beklemem gerekiyordu. Bahçe masasına geçtik. Bir ara bir bayan geldi, fön çektirmek istediğini söyledi. Kuaför, “beklemeniz gerekiyor efendim, hanım efendinin saçlarını yıkayacağız.” deyince de acelesi olduğunu, bekleyemeyeceğini söyleyip gitti. Hemen ardından birer kahve hazırlayıp getirdi. İnsanlar işlerine gidiyor; ben de kafamda boya katmanı, omzumda örtü, gülleri seyrediyordum. En baştan anlatmaya başladım. Şebnem’le olan sorunlarımızı, annemin beni doktora götürmek için henüz aldığı ehliyet ile direksiyonun başına geçişi, kaza yapışı ve kanlar içerisinde kalışı, arka koltukta, yanımda oturan Şebnem’in “Senin yüzünden!” diye bağırarak feryat figan ağlayışı, sonrasında Oktay’la olan evliliğimizi ve onu da öncesinden kopup gelen aşık olduğum adamın hayaletini, çantamdaki biletleri, şu anda da havalimanında beni bekliyor olduğunu… Her şeyi eksiksiz olarak anlattım. Donup kalmıştı. Sonra bir düşünceyi kovuştururcasına kafasını iki yana salladı, saçımı yıkamamız gerektiğini söyledi. Yıkama koltuğuna doğru ilerlerken, “Bunlar gerçek mi yoksa misilleme mi yaptın?” diye sordu. Sadece gülümsedim. Anlattıklarımın gerçek dışı olduğuna inanmış olacak, gülmeye başladı. “İyiydi.” dedi ve “Bunu mutlaka birilerine anlatmalıyım.” diye ekledi. “Hadi çabuk kurut da gideyim. Hayaletler bekletilmeyi sevmez.” dedim. Anlatmak iyi gelmişti. Kafamdaki düşüncelerin oraya buraya saçılmış olduğunu hissediyordum. İnanmaması da canıma minnetti. Doğrusu ben de inanamıyordum olanlara. İmkansızdı, biliyordum ama belli ki imkansız olana inanmayı seçmiştim. Dünyayı gerçekte olduğu gibi yaşama kuralımız da nereden geliyordu? Üstelik gerçek kimin gerçeğiydi. Kimin gördüğü, kimin dokunduğu, kokladığı… Çoğunluğun mu? Peki benim gerçeğim? Oradaydı işte, ete kemiğe bürünmüş olarak bankta, hemen yanı başımda oturmuştu. Sesi en az, boğazdaki vapurun sesi kadar gerçekti, duymuştum. Kim bunun bir yalandan ibaret olduğuna beni ikna edebilirdi ve nasıl?
Onur hep geçimsiz olduğumu söylerdi. İnatçı, kıskanç, hırslı ve tüm bunların sonucu olarak da uyumsuz... Öyleyse ben de beni her halimle seven adama gidiyordum. Beni sevdiğini söyleyen ama hiçbir şekilde anlayamayan tüm insanlardan kaçıyordum. Aslında ödeşmiştik, alacak verecek yoktu çünkü ben de onları anlayamıyordum. Onların süslü sözlerini, yapmacık gülüşlerini, yapay lezzetlerini ve onların her şeyinin bana gerçek dışı gelişinin verdiği rahatsızlığı...
Çarşamba günü görüşürüz... Sevgiler ;)
(Not: Daha önce de çarşamba günü görüşmek üzere söz vermiş olan kalem idaresi, sabah sabah bütün işini gücünü bırakmış, verdiği sözü hiç olmasa kuyruğundan yakalayabilme gayretine girmiştir.)
14 Haziran 2016 Salı
AĞIT
İnce, ipince bir tel dökülür açık alnına,
Zülüf şaşar, ten şaşar; kara kaşın, kara gözün şaşar.
Ecel olur tel, batar göğsüne; kalbine dolanır,
Gökte ay, yıldız; yerde cümlesinin şavkı şaşar.
Bedenin uzanır toprağa, alabildiğine soğuk,
Bir zamanlar damarında ılık ılık akan kan şaşar.
Börtü böcek sakınır etini çiğnemeye,
Ruhu göçmüş, otuzluk bedenin şaşar.
Yokluğuna ağlar gözler, dilleri ağıtlar kuşatır,
Kulağında kalan son uğultu, kendi varlığına şaşar.
Söner yıldızlar, söner diye ay; Gün doğmaya utanır da,
Adem öldürene değil, böylesi genç ölene şaşar.
Kulağında kalan son uğultu, kendi varlığına şaşar.
Söner yıldızlar, söner diye ay; Gün doğmaya utanır da,
Adem öldürene değil, böylesi genç ölene şaşar.
13 Haziran 2016 Pazartesi
VEDA' yı Takip Edenler İçin Ufak Bir Duyuru
Öncelikle Ramazan gelmiş hoş gelmiş...
Son bölüm biraz yarım yamalak bir kesit oldu farkındayım ama Ramazan'da bilgisayar başına oturmam çok zor oluyor. Bu nedenle sevgili Çay Molası'nın da önerisini dikkate alarak Veda 'yı artık haftada bir gün yayınlamaya karar verdim, en azından bu ay süresince...
En kısa zamanda bloglarınızı da ziyaret edeceğim ;))
Sevgiler herkese...
Son bölüm biraz yarım yamalak bir kesit oldu farkındayım ama Ramazan'da bilgisayar başına oturmam çok zor oluyor. Bu nedenle sevgili Çay Molası'nın da önerisini dikkate alarak Veda 'yı artık haftada bir gün yayınlamaya karar verdim, en azından bu ay süresince...
En kısa zamanda bloglarınızı da ziyaret edeceğim ;))
Sevgiler herkese...
VEDA 28 (Berna)
Kalkar kalkmaz telefonuma baktım. Saat altıya
geliyordu. Pencereyi açtım ve açmamla birlikte odanın içerisine dolan havayı
ciğerime çektim. Gökyüzünde koyu bir mavilik vardı. Az ilerideki iğde ağacının
kadife yaprakları güneşin henüz vurmakta olan ışığı ile bir kızıllanıp bir
parıldıyordu. Kimse uyanmadan çıkmak istiyordum. Olabildiğince sessiz bir
şekilde lavaboya gidip yüzü yüzümü yıkadım. Duş almam gerekiyordu. Köşe dolabının
alt rafında duran dantelsiz tek boy havlusunu aldım ve duş kabininin hemen
dışında bulunan askıya astım. Şebnem’in dünden beridir üzerimde duran bulüzünü,
kendi kotumu ve çamaşırımı çıkarıp kirli sepetine fırlattım.
Sıcak su vanasını açtım ancak su, ısınmak bilmiyordu. Soğuk sudan ne kadar az hoşlanırsam hoşlanayım bu evden çıkma isteğim daha ağır basıyordu. Buz gibi su ile hızlıca yıkandım ve havluma sarınıp, boş koridordan geçerek odama girdim. Saçımı kurutmaya niyetim yoktu. Bavulumda kalan son temiz tişörtüm ile kotumu giydim. İnce hırkamı üzerime geçirdim, sadece sırt çantamı alarak saçlarım ıslak bir şekilde dış kapıya yöneldim.
Tam kapıyı açmak üzereydim ki Şebnem’in yarı uykulu sesi ile irkildim. “Berna’cığım! Sabaha sabah nereye gidiyorsun hayatım?” Ne gece olanları konuşmak; ne de uzun uzadıya nereye gideceğim, ne yapacağımla ilgili gereksiz bir tartışmaya girmek istiyordum. İstanbul’da bir zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım vardı ve ona gidiyor olduğumu söyledim. “Henüz çok erken tatlım. Üstelik Onur da kalktı az önce, hazırlanır çıkar şimdi. Biraz bekle seni de bıraksın.” “Gerek yok canım. Zaten önce sitenin kuaförüne gidip saçlarımı yaptıracağım.” Dedim ve sarılıp veda ettim. Sonra giysilerimi ve bavulumu içeride bıraktığımı, Ankara’ya dönmeden önce alacağımı söyledim. Beklemem konusunda ısrar etmediğine sevinmiştim. Asansörün kapısını açmadan önce son bir kez arkaya dönüp, “Üçünüzü de çok seviyorum.” diye ekledim.
Ön duvarını oluşturan camekanın üzerinde “Saç Bakım Uzmanı Sedat” yazan küçük kuaför salonu açıktı. Salonun bahçesi siyah ferforje çitle çevrelenmişti ve çitler pembe sarmaşık güllerle bezeliydi. Bahçeye girişte hemen sağda, bodur salkım dut ağacının yanında beyaz boyalı, bambu bahçe masası ile iki adet sandalye duruyordu. Kuaför olduğunu düşündüğüm, siyah tişört ve pantolonlu genç adam kafasını kaldırdı, elindeki gazeteyi masanın üzerine bıraktı ve oturmakta olduğu bambu sandalyeden kalkarak, “hoş geldiniz” dedi.
Sol elinin yüzük parmağında dövme ile “Ceren” yazılıydı. Gösterdiği koltuğa oturdum. Uzun zamandır böyle dikkatle aynaya bakmamış olduğumu fark ettim. Kızıl boyası solmuş saçlarım, dibinde yarıya yakını beyaz, yarıdan fazlası da siyah saçları bırakarak uzamışlardı. Adam, koltuğumun arkasında durmuş, elleri ile saçlarımı karıştırırken, ne yapmasını istediğimi sordu. Aynadan arka duvarda asılı duran saate baktım. Biraz duraksadıktan sonra boyamasını istediğimi söyledim. Rengi önemli değildi, sadece uzun sürmemesi gerekiyordu. Kafasını bir sağa, bir sola eğerek saçlarımı süzdükten sonra çekildi ve boyayı hazırlamaya başladı.
Devamı için "Çarşamba günü" görüşmek üzere ;)))
Sıcak su vanasını açtım ancak su, ısınmak bilmiyordu. Soğuk sudan ne kadar az hoşlanırsam hoşlanayım bu evden çıkma isteğim daha ağır basıyordu. Buz gibi su ile hızlıca yıkandım ve havluma sarınıp, boş koridordan geçerek odama girdim. Saçımı kurutmaya niyetim yoktu. Bavulumda kalan son temiz tişörtüm ile kotumu giydim. İnce hırkamı üzerime geçirdim, sadece sırt çantamı alarak saçlarım ıslak bir şekilde dış kapıya yöneldim.
Tam kapıyı açmak üzereydim ki Şebnem’in yarı uykulu sesi ile irkildim. “Berna’cığım! Sabaha sabah nereye gidiyorsun hayatım?” Ne gece olanları konuşmak; ne de uzun uzadıya nereye gideceğim, ne yapacağımla ilgili gereksiz bir tartışmaya girmek istiyordum. İstanbul’da bir zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım vardı ve ona gidiyor olduğumu söyledim. “Henüz çok erken tatlım. Üstelik Onur da kalktı az önce, hazırlanır çıkar şimdi. Biraz bekle seni de bıraksın.” “Gerek yok canım. Zaten önce sitenin kuaförüne gidip saçlarımı yaptıracağım.” Dedim ve sarılıp veda ettim. Sonra giysilerimi ve bavulumu içeride bıraktığımı, Ankara’ya dönmeden önce alacağımı söyledim. Beklemem konusunda ısrar etmediğine sevinmiştim. Asansörün kapısını açmadan önce son bir kez arkaya dönüp, “Üçünüzü de çok seviyorum.” diye ekledim.
Ön duvarını oluşturan camekanın üzerinde “Saç Bakım Uzmanı Sedat” yazan küçük kuaför salonu açıktı. Salonun bahçesi siyah ferforje çitle çevrelenmişti ve çitler pembe sarmaşık güllerle bezeliydi. Bahçeye girişte hemen sağda, bodur salkım dut ağacının yanında beyaz boyalı, bambu bahçe masası ile iki adet sandalye duruyordu. Kuaför olduğunu düşündüğüm, siyah tişört ve pantolonlu genç adam kafasını kaldırdı, elindeki gazeteyi masanın üzerine bıraktı ve oturmakta olduğu bambu sandalyeden kalkarak, “hoş geldiniz” dedi.
Sol elinin yüzük parmağında dövme ile “Ceren” yazılıydı. Gösterdiği koltuğa oturdum. Uzun zamandır böyle dikkatle aynaya bakmamış olduğumu fark ettim. Kızıl boyası solmuş saçlarım, dibinde yarıya yakını beyaz, yarıdan fazlası da siyah saçları bırakarak uzamışlardı. Adam, koltuğumun arkasında durmuş, elleri ile saçlarımı karıştırırken, ne yapmasını istediğimi sordu. Aynadan arka duvarda asılı duran saate baktım. Biraz duraksadıktan sonra boyamasını istediğimi söyledim. Rengi önemli değildi, sadece uzun sürmemesi gerekiyordu. Kafasını bir sağa, bir sola eğerek saçlarımı süzdükten sonra çekildi ve boyayı hazırlamaya başladı.
Devamı için "Çarşamba günü" görüşmek üzere ;)))
8 Haziran 2016 Çarşamba
PAŞA ÇAYI
Bana da çay koy anne;
Demi damlalardan ibaret,
Suyu bol olsun.
Üç yetmez, beş küp şeker;
Kağıdını açamadım, soy da ver.
Bardağı ılık, ilk yudumda köpük,
Yanağımda öpücük,
Etrafımda hep mutluluk olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



