14 Mayıs 2016 Cumartesi

VEDA 17

(Oktay)  
Eve girip hızlıca duş aldım. Tam kapıdan çıkmak üzereydim ki, aklıma Hikmet Amca geldi. İçeri girip ilaç kutusunun bulunduğu odaya yöneldim. Kutudan bir ampül kas gevşetici, bir ampül ağrı kesici, bir de beşlik enjektör çıkarıp, vestiyerin üst gözünde bulduğum küçük bir alışveriş poşetine koydum. İhtiyarda pamukla kolonya vardır nasılsa diye düşünerek aşağıya indim. Kapıyı bakıcı kız açmıştı. İlaç poşetini ona uzattım ama ablak ablak yüzüme bakınca içinde neler olduğunu açıklama ihtiyacı hissettim. O ise “İğne yapmayı bilmiyorum.” dedi. Doksan küsür yaşındaki bir adamın bakıcısıydı ama enjeksiyon yapmayı bilmiyordu. Önceki iğnelerini kimin yaptığını sordum. Berna'nın yapmış olduğunu söyleyince, içimde tanıdık bir öfke belirdi. Ben çocuk istiyorum dediğimde yoğunluktan yakınan ama her akşam en az bir saatini şu toprak kokan adama ayırmaktan geri kalmayan, iyilik meleği Berna Hanım. 
  Poşeti verip gidecek oldum, yapamadım. Ayakkabılarımı dışarıda bırakıp, rutubetli eve girdim. Doğrusu kolonya kokmak istemiyordum. Enjeksiyonu yapacağım yeri, bakıcı kıza sildirdim. İki ampulü de kırıp, içindeki sıvıları enjektöre çektim. Tavuk derisi gibi kalın, kırışık ancak süt beyazı deriyi olabildiğince gerdirdim. Kalça kemikleri parmaklarımın ucuna batıyordu. Deri ile kemik arasındaki kas kütlesine, kütle demek doğru olmazdı aslında, sıvıyı enjekte ettim.  Adamın, oflayıp puflamalar arasında dua ettiğini duydum. Bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordum, koku dayanılmazdı. Kıza, evi sık sık havalandırması gerektiğini, bu şekilde kendisinin de sağlığının bozulacağını söyledim. Yüzünde herhangi bir ifade belirtisi olmaksızın “tamam” dedi. Bir an, yaşlanmak istemediğimi fark ettim. Eğer bu kadar yaşamayı becerebilirsem, en iyi ihtimalle sonum şu adamınki gibi olacaktı. Evde ne idüğü belirsiz, beceriksiz ve de suratsız bir kız; çoluk yok, çocuk yok. Of Berna of! Neyin inadıydı ki bu? 
   Telefona baktım, saat sekize geliyordu. Koşarak yarım kat merdivenden indim, arabaya bindim ve sokaktan hızla ayrıldım.

(Berna)
  Hava kararmak üzereydi. Yabancı olduğum caddelerden, sokaklardan geçiyorduk. Onur, yol boyunca nefes almaksızın konuşmuştu. İşlerin ne kadar yoğun olduğundan, eve vakit ayıramadığından şikayet ederek başlamıştı konuşmasına. Sonra beraber çalıştığı insanların hiç de merak etmediğim ayırıntılarla dolu hayat hikayelerini dinledim. Bir an, Oktay’ın az konuşuyor olmasının daha iyi olduğunu bile düşündüm. Arada bazı şeyleri kaçırmış olacağım, sorduğu sorulara anlam veremeyip tekrar ettirmek durumunda kaldım. Aslında Onur’u da muhabbetini de çok severdim ama ne olduğunu anlamıyordum. Galiba artık dünya gibi sevdiğimi düşündüğüm insanlar da çekilmez bir hal almıştı. Sıkıldığımı fark ettiğinde çoktan eve gelmiştik. “Neyse canım, ben çok konuştum galiba kusura bakma ne olur, özlemişim.” dedi. “Yukarı çıkınca dinlenirsin. Gerçi bizim ufaklık rahat da bırakmaz seni ya.”
   Öyle ya. Ben onu hepten unutmuştum. Keşke hava alanından  olsun, bir şey alsaydım. Kendimi bir an gereğinden fazla kötü hissettim. Yakınlarda oyuncakçı, kitapçı falan olup olmadığını sordum. Saçmalamamı, benim gelmiş olmama fazlasıyla sevineceğini, başka da herhangi bir şey beklemeyeceğini söyledi. Doğrusu çok özlemiştim cadıyı. Görmeyeli aylar olmuştu.
  Yukarı çıktığımızda alev saçlı prensesim kapının eşiğinde oturmuş bizi bekliyordu. Görür görmez yerinden kalktı, yalın ayak merdivene koşup, ona doğru eğilmemi beklemeksizin boynuma atladı. Sımsıkı sarılmış, bırakmıyordu. Benim de ayrılmaya hiç niyetim yoktu zaten. Onu kucakladığım gibi aldım, içeriye götürdüm. Defne kucağımda, Şermin’le öpüşüp koklaştık.
  O an evim o kadar uzak ve yabancı gelmişti ki, bir daha dönmek istemediğimi fark ettim. 

Merhametin Yalın Hali

 Paketteki tavuk göğsü parçasının üzerinde bir parça kan görüp de "Tavuk yaralanmış anne, çok mu acımış?" deyip paketi öpen ve zaman zaman elinde çekiç var gücüyle anneye vurup duran psikoloji insanın en çekirdek halinin psikolojisi.  İyi de, kötü de bireyin hamurunda saklı.  Hangisinin baskın geleceği yoğrulduğu ortama bağlı. 


 Çocuklarımızı sevgi ile besleyelim. 

13 Mayıs 2016 Cuma

VEDA 16- "BERNA"

  Bir an, evimde olmayı istedim. Mutlu günlerime ait solgun ama bir o kadar da sıcak resimlere bakmayı, yitik anılarımı tekrar bulup gün yüzüne çıkarmayı. Bu gece, anılarıma sarılıp da uyumayı. Yapıma aykırı bir istekti bu ve sanırım çocukluğumu özlemeye başlamıştım. Geçmişe dönemeyecek olmanın çaresizliğini hatırlayınca gözlerim doldu. Nasıl ki şu an evimde olabilmem imkansız ise, bundan sonraki herhangi bir anda da o mutlu çocuk bedenimde olamayacaktım. Artık kendi anımda mutlu olabilmenin yollarını bulmam gerekiyordu.
  Bir elimde bavulla yolcu çıkışa doğru ilerlerken diğer elimde, sıcacık ve de yumuşacık bir dokunuş hissettim. Kasketli küçük bir çocuk, beni annesi sanmış ve elimi yakalamıştı. Kafasını kaldırmaksızın yanımda yürümeye devam ediyordu. Her ne kadar bu büyülü anı bozmak istemesem de gayri ihtiyari “Merhaba!” deyiverdim. Çocuğun elini çekmesi ile kafasını kaldırıp önce bana sonra da şaşkın ve korkulu bakışlarla çevresine bakınması bir oldu. İkimiz de durmuştuk artık, yürümüyorduk. Arkaya baktığımda, bir kadının koşarak bize doğru geldiğini gördüm. “Bak!” dedim “Annen geliyor.”  Çocuğun yüzündeki ifade yumuşamıştı. Arkasına bile bakmadan annesine doğru koştu. Kadın yere eğilmişti. Küçük çocuğun incecik kolları ile kadının boynuna sarılması bende kıskançlıkla, imrenme arası bir duygu doğurmuştu. Geç kaldığımı düşünüyordum. Böylesi hissetmeye de hakkım yoktu zaten. Kırk yaşıma kadar geliştirmemiş olduğum bu duyguların bende yeri olamazdı.
  Geri döndüm. Çıkışa geldiğimde büyük camekanın arkasında Onur’un bana doğru el salladığını gördüm. Üç beş ay öncesinde, şu garip akıma uyup da Şermin’e rağmen inatla uzattığı sakalları yoktu artık. Ancak bıyıkları hala duruyordu. Bu şekilde, tüm minyonluğuna rağmen, yaşının gerektirdiği olgun adam görümüne kavuşmuştu nihayet. Bizim ailede herkes kilolu olmasa bile, kaba hatlı ve de cüsseliydi. Pek tabi Şermin de. O nedenle onurla yan yana durduklarında, ondan küçük olmasına rağmen, karı kocadan ziyade abla kardeş gibi görünüyorlardı. Şermin de bunun farkındaydı. Tüm o doygun kişiliğinin tek zayıf noktası ise bu tezatlık idi. Yeni görünümü en çok Şermin’imi memnun etmiş olsa gerek diye düşündüm.
   Samimi bir hoş geldin kucaklaması sonrası kolunu omzuma attı. “Hayırdır kız? Sonunda boşuyor musun herifi?”
 “Üff, yapma Allah aşkına!” dedim. Çok yorgun olduğumu, şaka maka çekemeyeceğimi, beni bir an önce eve götürmesini, yatıp dinleneceğimi söyledim. Bu sırada alnımdaki yarayı sordu. Anlattım. Eve falan gitmeyeceğimizi, beni bir an önce hastaneye  götüreceğini söyledi. “Saçmalama ya, ufacık bir şey. Ciddi bir şey olsa, manyak mıyım? Kendim gitmek isterdim herhalde.” dedim.
 “Bilmiyorum artık. Şu sıralar senden her şeyi beklerim. Bu arada Şermin acayip tedirgin, haberin olsun. Sabahtan beridir beni arayıp sorguya çekiyor; bir şey biliyor muyum diye. Ben de dedim ki; senin kardeşin, önce sana söylerdi herhalde.”
 “Yok, Onur’cuğum; vallahi de bir şey yok. Canım sıkkındı, eve barka sığamıyordum. Geldim işte. Tatil gibi düşün.”  
 “Kafandakini Oktay mı yaptı yoksa?” 
Onur hep böyle idi zaten, fazlasıyla ilgili, yani Oktay’ın tam tersi. 
 Bıkkın bir ifade ile gözlerimi devirdim. “Boş ver ne olup bittiğini sorma. Yarın hafta sonu. Beni şöyle boğazı görür bir yere götürün. İyi gelecektir bana bilirim."

11 Mayıs 2016 Çarşamba

An

 Ne kadar zamanımız kaldığını hiç bilemeyeceğiz. Belki onlarca yıl, belki de bir an.
 Ama insan, kaç yıl yaşamış olursa olsun, ya güzel ya da kötü anılarını hatırlayacak, arada kalanları değil.  Ve her seferinde de "daha dün gibi" hatırlayacak. Bu noktada, an ile yıl arasında süre bakımından bir fark var mı?
 Madem geçen süreyi anlamlı kılan şey, onu nasıl yaşadığımız; şu anınızı ve sonraki her anınızı kayda değer yaşamanız dileğiyle.
 Yüzünüzde gülücük (ama delilikten değil), sofranızda bereket (en helalinden) eksik olmasın. Sevgiler... ;)

10 Mayıs 2016 Salı

PARKTAKİ KÜÇÜK EMRAH


  Ankara mayısında güneşli bir ikindi vakti, iş çıkışı. Otobüs, büyükçe bir parkın yanından geçiyordu.  Zaten, gün boyu dört duvar arasında kaldığımdan olacak, canım eve gitmek istememişti. İlerideki durakta inmek üzere, otobüsün düğmesine bastım.  İndikten sonra da geldiğim yöne, parka doğru yürümeye başladım. 
  Parkın yeşil boyalı, büyük demir kapısının yanı başında bembeyaz sakallı, yeşil takkeli, kavruk tenli yaşlı bir amca, küçük plastik bardaklara doldurduğu kuş yemlerini satıyordu. “Bardağı kaç lira” dedim. “Bir lira oğlum.” dedi. Beş lirayı uzattım; “Buyur amca!” deyip, üzerini beklemeden içeri girdim.  Amca arkamdan sesleniyordu, ne dedi bilmiyorum, duymazdan gelerek çam ağaçlarının olduğu tarafa ilerledim.  Bir ara geriye doğru göz attığımda amcanın bir bardak yemi, parkı çevreleyen tel örgüden içeriye, çalılıkların önüne doğru döktüğünü gördüm.
  Kafamı çevirdim ve ayakaltı olmadığına karar verdiğim bir yöne, bir bardak dolusu kuş yemini serptim.  Bir müddet dikilip bekledim. Önce bir tane güvercin geldi. Hemen arkasından bir tane daha. Derken, yem sergisinin üzerini birkaç düzine güvercin, iki de kumru örtmüştü.  Bu, nispeten büyük olan kuşların gagasından uzağa fırlayan taneleri ise serçeler hırsız edasıyla kapıp kaçıyordu.  Ziyafet uzun sürmedi. Ayrı yönlerden, ama birbirine benzer haykırış ve gülüşler eşliğinde koşarak gelen biri 3, diğeri 5 yaşlarına iki çocuk kuşları kaçırdı. Yerdeki tozu da beraberinde havaya kaldıran sürü, geride bolca tüy tefeği bırakıp, fazla uzaklaşmayarak, üstümüzde duran dallara tünedi.
  Çam ağaçlarının arasına döşenmiş masalı banklardan biri, beş-altı güvercinin sıralandığı bir dalın altında duruyordu. Bu bankta, kadınlardan ve çocuklardan oluşmuş, kalabalık sayılabilecek bir grup vardı.  Kadınlardan birisi hızla yerinden kalktı, Arapça bir şeyler söyleyerek geldi, çocuklardan küçük olanının dirseğinden tuttu ve çekiştirerek masalarına götürdü.  Sonra da eline küçük bir poşet cips vererek çocuğu tekrar salıverdi. Diğer ufaklığın da gitmesiyle birlikte kuşlar, birerli ikişerli geri geldi.
  Onları orada bıraktım ve oyun parkının yanında duran, güneş alan banklardan birine oturdum.  Gün boyu bilgisayarın başında oturmaktan ağrımış olan sırtım, arkamda kalan güneşin sıcaklığı ile yumuşamaya başladı.  Bu duyguyu seviyordum.
  Bir ara, ufak bir çocuğun, değme serserilere taş çıkarır bir edayla sövdüğünü işittim.  Kafamı sağ arkaya, sesin geldiği yöne çevirdim. Üç-dört yaşlarındaki oğlan çocuğu, kaydırak merdiveninin aşağısında duran, kendisinden büyük iki kız çocuğuna sövmüştü.  Karşıda, oyun parkına dönük olarak oturan ve daha önce kendisini fark etmemiş olduğum genç kadın, yerinden kalkmayarak “Biiiir!” diye bağırdı. Diğer taraftan da elinde telefon, biriyle konuşmaya devam ediyordu.  Artık vücudumu da çevirmiş, olan biteni seyrediyordum. Çocuk, kızlardan birine tükürük fırlattı, kız da ona fırlattı. Kadın, “İkiiii!” diye bağırdı.  Yine de, elindeki telefon hariç her haliyle, tahtına kurulmuş bir sultanı andırır duruşunu bozmamıştı. Balıketli vücuduyla, bankın üzerinde bağdaş kurmuş vaziyette oturmaya devam ediyordu.  Teni bembeyazdı ve yuvarlak hatlara sahip, güzel denilebilecek bir yüzü vardı. Kapkara, delici bakışlarla çocuğundan ziyade etrafı seyrediyor gibiydi. Bir ara göz göze geldik. Bana oldukça uzun gelen, rahatsız edici bu süre, onun değil de benim gözlerimi kaçırmamla son bulmuştu.  Çocuk yine bir şey yapmış olacak, görememiştim, kadın “üüüüç!” nidasıyla yerinden kalktı. Bir elinde telefon, diğer eliyle uzun kloş eteğini hafiften kaldırarak parkın çakıllı kesimine indi. Çocuğu kucakladığı gibi getirdi ve bisikletine bindirdi. Sonra da tahtına kuruldu ve telefon konuşmasına devam etti.
  Karşılıklı ve de sıra sıra duran bankların arasında, beton bir yol uzanıyordu. Yolun yarısı yokuş, diğer yarısı ise ortasında bozuk fıskiyelerin bulunduğu bir düzlüktü.  Çocuk, kendi yaşlarında başka bir oğlanla oynamaya başlamıştı. İkisinde de bisiklet vardı ve yokuştan inme yarışı yapıyorlardı. Bir süre sonra kadının yanına, kendisinden on-on beş yaş büyük bir adam geldi. Beraber oturmaya başladılar. Oturdukları bank, yolun düzlük kısmındaydı ve bisikletler, onların önüne geldiği sırada, duracak kadar yavaşlıyordu. Babası olduğunu düşündüğüm adam, çocuk her galip gelişinde “aferin aslanım” diyor ve gülümseyerek onun sırtını sıvazlıyordu. Diğer çocuğun annesi ise yarış süresince hiç oturmamış ve yanlarından ayrılmamıştı. Onları hep yakından takip ediyor ama oyunlarına karışmıyordu.   Bir ara çocuk, yokuşun başında bisikletten indi, pantolonunu indirdi ve olduğu yere işedi. Yanlarından geçmekte olan yaşlı adam bir şeyler söyledi, kızmış olacak diye düşündüm.  
  Kadınla adam biraz sonra kalktılar ve parkın içindeki otoparkta duran arabaya girdiler. Çocuk, bir süre oynadıktan sonra annesini aramaya başladı. Yanıma çağırdım ve; “Bak! Oradalar. Babanla birlikte arabadalar.” dedim.  Arabanın karartma camlı arka koltuğunda oturuyorlardı. Çocuk, “Babam mı?" dedi ve gösterdiğim yöne doğru gitti. Yanından ayrılmak bilmeyen diğer çocuk, arkasından koşunca, annesi seslendi; “Yusuf Alp! Otoparka gitme oğlum, gel burada oyna.”  Oğlunun kendisini dinlemediğini gören anne de arkasından otoparka girdi. Adam, arabanın arka kapısını açıp, iki çocuğa da birer kutu meyve suyu uzatmıştı. Diğer çocuğun annesi öfkeli bir şekilde çocuğunu tuttu ve getirip karşımdaki banka oturttu. Sonra da karşısında diz çöküp ona; yabancılardan bir şey almasının yanlış olduğunu, bir daha yapmamasını, çok istiyor ise babasına sipariş edebileceklerini söyledi. Ağlaması kesilmişti.
  Meyve suyunu içen çocuk geldi ve uzunca bir süre daha beraber oynadılar.  Bir ara adam arabadan indi, pantolonundan dışarıya sarkmış olan gömleğini düzelterek yan tarafa park etmiş olduğu arabasına bindi ve parktan uzaklaştı. Kadın, oğlunu çağırdı. Yanımdan geçiyorken, oğlanın, “bekçi amca gitti mi?” diye sorduğunu duydum.  Arabanın arka koltuğuna çocuğu bindirdikten sonra kendisi de direksiyona geçti ve adamın arabasının ardı sıra parktan çıktılar.
   Diğer çocuk, arkadaşının gitmesi üzerine ağlamaya başlamıştı ki babasının geldiğini görünce sustu ve koşarak onun kucağına atladı. Hep birlikte arabaya bindiler ve parktan ayrıldılar.
   Güneş batmak üzereydi. Hava oldukça serinlemişti. Dinlenmekten öte, eskisinden de yorgun hissederek  kalktım. Yem satan amca yoktu. Yerinde, kucağında bir bebek, yüzü gözü paçavralarla kaplı, başı öne eğik bir dilenci kadın oturuyordu. Önünden geçtim, gittim.      

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Arzuhal

 Bu hayatta, en çok sevdiğim kişi sen değilsin. Ama sen, beni çok sev istiyorum. Çünkü senin en çok, beni sevmelerini seviyorum. Hayır, hayır! Bencillik değil bu. Bu, sadece zamanlama hatası. Aynı noktalardan, farklı zamanlarda geçiyor olmanın yanılgısı. Bir an gelecek, duygularımız aynı yoğunluğa erişecek. Ama sadece bir an ve sonrasında, sevmiyor hallerini bile seviyor olacağım. Yorgunluklarını, kaprislerini, hatta en çekilmez ve hasta hallerini. Ama bugün; bugün çok sev beni.

8 Mayıs 2016 Pazar

VEDA-15 (oktay)

  Evimin bulunduğu sokağa girdiğimde saat yediye geliyordu. Arabayı apartmanın önüne, bahçe kapısı ile otoparka inen yolun arasına park ettim. Kontağı kapattım, dışarıya çıktım. Bahçe kapısından girmek üzereydim ki birinci katta oturan, doksanlık Hikmet Amca pencerede belirdi. Görmezden gelip hızlandım. O ise yaşının çizdiği sınırı aşan bir çeviklikle pencereyi açıp, kafasını çoktan dışarıya uzatmıştı.
 İncecik boynunu saran sarkık deri katlantıları, birbirine paralel hatlar üzerinde göğsünden, sivri sakallarla kaplı çenesine doğru uzanıyordu. Bu haliyle başını kabuğundan çıkarmış olan bir kaplumbağaya benzediğini düşündüm. Sarf ettiği ani ve de yoğun çabanın da etkisiyle soluk soluğa kalmıştı. Yıllar içerisinde büyümeye devam etmiş, deliklerinden siyahlı beyazlı kılların fışkırdığı kaba burnu, nefes aldıkça kabarıyor, burun kanatları dudaklarının üzerinde şemsiye misali açılıyordu. Ufacık gözlerini çevreleyen pörsümüş göz kapakları kan çanağına dönmüştü.
  Titrek ve de hırıltılar arasından zor seçilen cılız bir sesle beni yakınına çağırdı. “Buyur Amca!” dedim. Romatizma ilaçlarının bittiğini, her yerinin ağrıdığını, ağrılarından dolayı da gece gündüz ağladığını ve gözüne hiç uyku girmediğini söyledi. “Yarın yazar, getiririm.” Dedim. Buruşuk dudaklarının arasından çıkan, memnuniyetsizliğini belirtir bir puflama sonrası, evimde ilaç olup olmadığını sordu.  Ben de yukarı çıkınca bakacağımı, eğer bulursam getireceğimi söyleyip yoluma devam ettim.

   Asansörün bozuk olduğunu gördüğümde, bu evde oturmaktaki ısrarından vazgeçmeyen Berna’ya içten içe saydırdım. Üçüncü kattaki daireye çıkıp kapıyı açtım, ayakkabılarımı çıkarmak üzere içeri girdim. Kapıyı tekrar kapattıktan sonra, nöbetten kalma kirli kıyafetlerle dolu poşeti koridorun köşesine fırlattım. Nikah fotoğraflarımız, yıllardır koridorun duvarında asılı durmaktaydı. Onu indirmem gerekip gerekmediğini kısacık bir süre düşündükten sonra, uğraşmaya gerekmeyeceğini fark ettim. Nihat’ı arayıp yarım saat sonra orada olacağımı, o saate müşteri almamasını söyledim.  B&Q barı aradım ve “9 gibi.” Dedim. Her zamanki yeri ayarlayacaklardı. Daha önce Ömür’ü oraya hiç götürmemiştim ama bu gece farklıydı, farklı olmalıydı. 

VEDA- 14

  Bütün bunlar büyük bir saçmalıktı. Aptaldım ben. Hem aptal hem de çaresiz. İnsanın en zavallı hali. 
  Derin bir nefes al ve yavaş yavaş ver. İşte böyle. Ne derdi güzel annem; “Önüne geçilemeyecek tek şey ölümdür. Seni yıkabilecek tek şey ölüm. Hayatta başka hiçbir şeyin seni yenmesine izin verme.”
  Küçücüktüm. Annesinin kanatlarının altından çıkmak istemeyen minik bir serçe. Ölüm, ilk kez o gece gözümde canlanmıştı. O, ağzından salyalar akan, yüzü tarumar ve de çirkin bir canavardı. Karşı koymaya kimsenin gücünün yetmeyeceği, dehşet verici büyüklükte bir canavar.
  Annemin kast ettiği aslında bu değildi. O, hayat karşısında cesaretimi asla kaybetmemem gerektiğini söylemeye çalışmıştı. Ama bunu anlayamayacak yaştaydım. Zaten kısa bir süre sonra canavar geldi ve onu alıp götürdü. Hiçbirimiz, onu, ölümün pençelerinden kurtaramamıştık.

   Ertesi sabah, babamı yatağında yalnız yatarken gördüğümde yanına sokulmuştum. Ona, büyüdüğümde canavarı öldüreceğimi ve ondan sonra kimsenin annesini alamayacağını söyledim. Yüzündeki yorgun ifade aydınlanır gibi olmuştu. Nemli gözlerle bana bakmış ve “Büyüyünce doktor olmak ister misin kızım?”  diye sormuştu. Sonra da; doktor olup insanların acılarını hafifletebileceğimi, onları sağlıklarına kavuşturabileceğimi, ama yine de ölümün önüne geçemeyeceğimi eklemişti. Zamanı gelince herkes ölecekti. Ölümden sonra ise sonsuz bir hayat vardı ve sevdiklerimizle orada yaşamaya devam edecektik. Korkum hafiflemiş hatta yerini umuda bırakmıştı. Uzunca bir süre, canavarın gelip beni de götürmesini beklemiştim. Çok sonraları ise sevdiğini kaybettikten sonra ölmeyi istemenin yersiz bir beklenti olduğunu anladım. Babam ölmüştü ve artık geride kalanlar olarak üç kardeş birbirimize sımsıkı sarılmamız gerekiyordu.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

ADI AŞK OLSUN BU EZİYETİN

  Bana bir engel koy. Ardında aşk, aramızda mesafe hariç herşeyden biraz olsun. 
 Yakın ol ki ateşinle yanayım, kül olayım da seni sevmekten asla vazgeçmeyeyim. 
 Yüzünü görmediğim her gündüzün gecesini böl.  Kabusunda boğulmaya bile razıyım. 
 Zor ol. İnsan bencildir. Herşeyi siler atar da emeklerine kıyamaz.  Sen kendin ol, kendin ol ki başkasından bir nebzeyi dahi sevmiş olmayayım.

VEDA-13

    Uçak alçalmaya başladığı sırada içim geçmiş. Uyanır uyanmaz telaşla saatime baktım, nerede olduğumu algılamaya çalıştım. Uçakta olduğumu fark edince yerimden kalkmaya çalıştım. Bir türlü kemeri çözemiyordum. Saç diplerim ve ensem, terden sırılsıklam olmuştu. Üşüyordum. Çok kötü bir rüya görmüştüm ve orada oturmaya devam edersem uyuyakalıp tekrar aynı kabusun içine düşeceğimi sanıyordum. Kalkmam gerekiyordu. Kalbim deli gibi çarpıyor, nefesim daralıyordu. Yanımda oturan bebekli kadın, tedirgin bir şekilde beni izliyor, diğer taraftan da bedenini benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Sonunda kemer çözüldü. Ayağa kalktığım sırada hosteslerden biri ile göz göze geldik.  Uçağın inişe geçtiğini, yerimde kalmam ve kemerimi bağlamam gerektiğini söyledi.
  Yapamazdım. Ter, bütün vücudumu sarmıştı. Zeminin, ayaklarımın altından kaydığını hissettim. Sonrası boşluk. Kendime geldiğimde koridorda sırtüstü yatıyordum. Başucumda bana bir şeyler koklatmaya çalışan, doktor olduğunu sandığım, ince beyaz bıyıklı bir adam duruyordu. Adımı sordu, söyledim. “Haftanın hangi günündeyiz?” dedi; dün, Oktay’ın ameliyat günü olduğuna göre bugün Cuma olmalıydı. “Cuma” dedim. O sırada alnımda, ateşle dağlanıyormuşçasına keskin bir acı hissettim.  Elimi alnıma götürdüğümde, büyük bir şişlik fark ettim. Kalkmak üzere bir miktar doğrulmuştum ki başım döndü, yapamadım. Şekerim düşmüş olacak, dün öğlenden beridir hiçbir şey yememiştim. “Bilinen bir rahatsızlığınız ya da düzenli kullandığınız bir ilaç var mı?” bunu yılsonu gösterisine çıkmış bir ilkokul çocuğu vurgusuyla söylemişti. Sesi titriyordu. Korkmuş olmalı diye düşündüm. Anlaşılan ilk kez böylesi bir durumla karşılaşıyordu. Gülümsedim ve iyi olduğumu, açlıktan olabileceğini, endişelenmemesini söyledim.
 Tekrar düşünmeye başladığıma göre bu sefer gerçekten kendime gelmiş olmalıydım. “Teşekkür ederim. Ben iyiyim” deyip, doğruldum. “Düşerken kafanızı çarpmışsınız. Önümüzdeki…”  Özür dileyerek sözünü kestim ve benim de doktor olduğumu, bundan sonrası için ne yapmam gerektiğini bildiğimi, yine de kendisine çok teşekkür ettiğimi söyledim. İyi yolculuklar dileyip kalktım ve yerime geçtim. Yerim artık koridor yanı idi.
   Nereye gidiyordum ben böyle. Sanki o ana dek olanlar gerçek değil, bir rüyaydı da ben yeni uyanmıştım. İçimde son derece rahatsız edici bir pişmanlık hissi vardı. Mideme kramplar giriyor, tam kalbimin olduğu yer sızılıyordu.
   Aramızda ne yaşanırsa yaşansın, bu ilişkide asla değişmeyecek olan, ondan vazgeçemeyeceğimdi. Çabalayacaktım ama olmayacaktı, öyle hissediyordum. Ve aslında her şeyin o kadar farkındaydım ki. Oktay için ben artık sadece bir alışkanlıktan ibarettim, biliyordum. Kolaylıkla vazgeçebileceği basit bir alışkanlık.
  Bir zamanlar nasıl da hırslı bir insandım, önüne hiçbir kimsenin geçemeyeceği ideallerim vardı, şimdi nasıl bu kadar görünmez ve bu kadar değersiz olabiliyordum?  Aşk mı şimdi bu, gerçekten öyle mi? Bitmez mi peki, bitsin istiyorum. Oktay yörüngemden çıksın, bu gelgitler dursun artık, ruhumu boğmasın istiyorum. Ben de nefes almak, yaşamak, yaşadığımı hissetmek, gerçekten gülmek; kalbimle, ruhumla, gözlerimin ta içiyle gülmek istiyorum. 

6 Mayıs 2016 Cuma

CANI ÖLDÜRESİYE SIKKIN

   İnsan durup dururken katil olur mu demeyin, oluyormuş. Bugün, bu hayatımın, belki de ömrümün son günü. Yaşantım tüm tekdüzeliğiyle birlikte yolunda. Şükretmem gerektiğini iyi biliyorum. Ama bunu yapamayacak kadar çok sıkıldım. Böyle söylememem gerektiğinin de farkındayım. Nankörlüğün bir cezası olsa gerek. Tüm bu farkındalıkların oluşturduğu huzursuzluk atmosferinde bir aşağı bir yukarı salınıyorum. Hissettiklerim tam anlamıyla mide bulantısı ve baş dönmesi. Yarından ve yarının getirebileceklerinden korkuyorum. Her gecenin bir sabahı olur yalanı var ya. Hani bazı geceler bitmek bilmez. Güneş doğar ortalık aydınlanır ancak içinin karanlığı kaybolmaz. Benimki ise tam tersi, gün öyle aydınlık öyle parlak, her şey öyle yolunda ve o yol öyle düz ki manzarayı izleyemeyecek kadar kamaşmış gözlerim, hiçbir şey seçemiyorum. Bu biraz da tatlı yemeye benziyor. İlk lokmanın lezzeti yemeye devam ettikçe yerini dilinde acılık bedeninde ise uyuşuklukluk hissine bırakır ya hani. Iste anlatmak istediklerim tam da bunlar. Umarım içinde bulunduğum ruh halini yeterince açıklayabilmişimdir. Anlaşılabilmem çok önemli. Çünkü yarından sonra başıma gelebileceklerin sorumluluğunu tamamen üzerime alacağım ve cezamı tek başıma zaten çekeceğim. Bu yeterince ağır gelecektir bir de insanların yersiz suçlamalarına katlanamam. Beni anlayın, anlamalısınız.
..............................
"Abi ayarladılar mı kadınları?"
"Oğlum hem de gerçek Rus lan!"

    İşte bilmem kaç yıllık aşkı bitiren mesaj bu idi. Gidince de "neden?"li sorular. Telefonda engelledim bu sefer ordan burdan; "tatlım neden cevap vermiyorsun, bir şey mi oldu?" mesajları. Her birini cevapsız bırakıp ondan olabildiğince uzağa kaçtım. Ben öyle kendine güveni tam, cesareti korkularından ağır biri değilim. Üstelik hayatımın hiçbir döneminde aptal olmadım. Olmamıştım. İşler ne kadar ciddileşirse ciddileşsin bir gün beni aldatma ihtimalinin yüzde yüz olduğuna inandığım bir adamla birliktelik düşünemezdim. Tabi ki o gün her şey yolun başındayken son buldu. Üzüldüm ancak aklım şiddetle başıma geldi. Öyle ki ağlayamadım bile. Ama o nasıl bir karar veriş ve huzurdur! Sonrası.. o tam bir muamma. İşte bununla evlenilir dediğim adamı buldum ve evlendik. Başlarda çok eğleniyorduk. Her şey öyle mükemmel görünüyordu ki bunun bir sonu olabileceğini; üstelik bu şekilde bitebileceğini hiç düşünemezdim. Son zamanlarda inişi bol günler yaşıyorduk. Kavgalarımızın ardı arkası gelmiyordu. Sudan sebepler asıl problemlere maske oluyor ve daha da şiddetli bir kavganın önüne geçiyordu. Ama geçecekti, her evlilikte olurdu böyle şeyler. Kahvelerimizi yan yana yudumlarken yarım bıraktığımız film serisini izlemeye başlayacaktık yeniden. Belki de bir çocuk.. Daha gezilecek çok yer, yapılacak çok şey var deyip de kaçındığımız ufaklık, belki de o onaracaktı ilişkimizin kırıklarını. Ama bu değildi olması gereken. Akşam iş çıkışı eve geldiğinde maskeler ortadan kalkmıştı ve celladımla yüz yüze gelmiştim. Ve bu birliktelik her akşam olduğu gibi, yemek sonrası kavgalarımızdan herhangi biri ardından evi terk etmesi ile son bulmayacaktı.
......
"Seni seviyorum, inan bana hep sevdim. Ama yetmiyor işte, olmuyor. Affet sevgilim."
    Son kez duyduğum sözler bunlardı. Bir zamanlar sevdiğim, güvenip de ruhumu adadığım adamdan duyduğum son sözler. Ardından hiç bitmeyecekmiş gibi gelen uğultu ile karışık tiz bir çınlama sesi. Böyle hayal etmemiştim oysa ki. Nerede benim için ağlayan, ağıt yakan çocuklarım, sevdiklerim? Acı, dayanılır gibi değil. Ben ne yaptım, ne oldu? Sesler neden bu kadar çabuk kesildi. Ne uğruna, ne için, neden?

...........................
    İşten döndüğümde, ona vermiş olduğum anahtarı ilk kez kullanmış olduğunu fark ettim. Salonda, tekli berjere oturmuş, bacak bacak üzerine atmış, duvarda asılı resme bakıyordu. Koyu renk takım elbisesi ile, ne mor renkli tay tüyü kaplama berjere, ne de çeşit çeşit mumlar ve tütsülerle tıka basa dolu odaya uyum sağlıyordu. Resimdeki kız ise üzerinde rengarenk tüllerden ibaret elbisesi; uzayın karanlığında asılı duran devasa arslanın bacağına yaslanmış, sanki az sonra bu odada yaşanacaklardan haberdar, turkuaz rengi gözleri ile bizi izliyordu.
"Hayırdır aşkım, sen bu saatte gelmezdin."
   Berjerin üzerinde ufak bir kıpırdanma oluyor ancak sessizlik devam ediyor. Tablodaki kız gülümsemeye başlıyor.
"Hayatım neden cevap vermiyorsun?"
   Kollarımı boynuna dolamak için ona doğru eğildiğim sırada elindeki kanlı bıçağı görüyorum.
"Öldü artık. Seviyordum ama olmadı işte. Seni daha çok seviyorum lütfen beni affet!"
   Aniden ayağa kalkıyor ve bıçağı tuttuğu kolunu geriye doğru açıyor. Çığlık atmak üzere ağzımı açtığım anda yerde kanlar içinde yatan bedenimi görüyorum. Hava buz gibi. Üzerimde uçuşan tüller, yanımda duran arslanın yumuşak tüylerine sokuluyorum.
O ise kanlar içindeki bedenimin yanına uzanmış tavana bakıyor. Gözleri bir açılıp bir kapanıyor. Ayağında rugan ayakkabı; bu adam bu eve hiç yakışmıyor. 

5 Mayıs 2016 Perşembe

VEDA 12

  Saat 5’i geçiyordu. Sabahtan beridir sadece yarım saat boş kalabilmiş olan odada durmak artık dayanılmaz hale gelmişti. Bin bir çeşit ter kokusu birbirine karışmış, kolonya ve dezenfektan kokularıyla da birleşerek odanın havasını iyice ağırlaştırmıştı.  Masanın kaplaması, üzerinde dağılmış halde duran her şey gibi, ince bir toz tabakası ile örtülüydü. En son hasta da suntası kavlamış, metali yer yer paslanmış eşyalarla dolu muayene odasından ayrılmıştı. Sedye ile kapı arasında kumaş bir paravan duruyordu. Paravanın, bir zamanlar beyaz olan, şimdi ise yer yer batikon lekeleri saçılmış, kirden sararmış kumaşının dip köşesinde, hatırı sayılır büyüklükte bir yırtık vardı. Sedyenin arkasında duran, teknesi sallanan, gideri pas yüzünden kahverengileşmiş lavaboda ellerimi ve yüzümü yıkadım. Ellerimde kalan ıslaklığı, saçlarımı geriye yatırmak için kullandım. Şakaklarımdaki beyazlıklar iyice gözüme battı. Berbere gitmem gerekiyordu.

  Telefonda Ömür’ün arama bildirisini gördüm, görmezden geldim. İnanılmaz yorgun hissediyordum. Poliklinik binasının koridoru boşalmıştı. Dışarı çıkmadan bir sigara yaktım.  Arabam çoktan gelmişti. Yeni lastikleri kontrol ettim. Bir tanesi yeterince dolu görünmüyordu. Hakan’a da yaptığı, yapacağı işe de sövdüm. Yolda benzinliğe uğramam gerekecekti.
  
   Kavşaktan korna sesleri geldi. Eve gitmem uzun süreceğe benziyordu. Arabanın koltuğuna oturdum, radyoyu açtım. Berna’dan kalma yabancı bir şarkı, büyük bir gürültüyle çalmaya başladı. Yüzümü buruşturdum, sesi kıstım. Kayıtlı kanalları kurcalamaya başladım. Ankara oyun havası çalan bir kanalda durdum. Sesi hafiften yükselttim. Sigaranın külünü camdan dışarıya savurduğum sırada telefon çaldı. Anayola geçmek üzereydim, trafik yoğundu ve de hızlı akıyordu. Arayanın kim olduğuna bakamadan, yanan izmaritin durduğu elimle bluetooth kulaklığın açma düğmesine bastım.
   
   Arayan Ömür’dü. Radyoyu kapattım. Öylesine aradığını, önemli bir şey olmadığını, sesimin çok yorgun geldiğini, olmazsa sonra buluşabileceğimizi falan söylüyordu ki “Hayır tatlım, o kadar da yorgun değilim. Ama önce birkaç işim var. Dokuz gibi buluşalım olur mu?” Dedim.


   Sesini duyunca fikrimi tekrar değiştirmiştim. Onu istiyordum.       

devamı gelecek... ;)

(biliyorum, bu sefer fazla kısa oldu, üzgünüm)

4 Mayıs 2016 Çarşamba

VEDA-11 (Oktay'ın gözünden)

   Hastaların muayenesi bittiğinde saat bire geliyordu. Odanın dışında, ancak her zaman olduğu gibi kapının hemen ilişiğinde sonuç göstermek için gelmiş olan birkaç kişi vardı. Bir tanesi içeri girmek üzere kapıyı araladı. Çoktan öğle arası olduğunu ve mola vereceğimi söyledim. Acıkmıştım. Ömür’ü aradıktan sonra yemekhaneye gidecektim.
   Hat, ikinci çalıştan sonra meşgule düştü. Onu daha önce bu saatlerde hiç aramamıştım. Çoğunlukla bir önceki gece mesaj atardı ve iş çıkışı buluşurduk. Tekrar aramam doğru olmazdı. Odadan çıkmaya çalıştığım sırada, kapıda bekleyenlerde hareketlenme oldu, aldırış etmeden aralarından geçip çıktım. Bir dal sigara, bir saattir kulağımın arkasında duruyordu. Onu, dudaklarımın arasına götürüp, binadan çıkar çıkmaz yaktım. Art arda iki derin nefes çektim. Beş, altı nefes sonra izmarit haline gelmişti, yemekhanenin giriş kapısının aksi yönüne doğru fırlattım.
  Kapıdan geçer geçmez bamya kokan bir nem bulutu yüzüme çarpmıştı. Menüyü öğrenmeden buraya kadar geldiğime söylenerek birkaç adım attım ve içeride tanıdık bir yüz olup olmadığına baktım. Yoktu. Dışarı çıktım. Bir sigara daha yaktım. Poliklinik binasının yanındaki çay ocağına oturdum. Yakınlardaki dönerciyi arayıp, soslu kaşarlı bir buçuk dürüm söyledim.
   Telefonu kapattığım sırada omzumda bir elin baskısını hissettim. Gelen Fikret’ti.“Naber Oktay?”  dedi. Sesi hala kısık ve de gıcırtılı çıkıyordu.  “İyilik abi.”  dedim, nasıl olduğunu sordum. Aslında Fikret ile aramızda pek yaş farkı yoktu. Aynı fakülteden mezun olmuştuk. Benim, iki-üç dönem üstümmüş. Ama dökülen saçları ve özellikle oturduğu zamanlarda dışarı taşmaya çabalayan, gömleğin yeterince örtemediği gergin göbeği nedeniyle benden oldukça yaşlı görünüyordu. Yarım çerçeve gözlüğünü çıkardı, masanın üzerine koydu.  Plaketlerin, burun kökünde bıraktığı kırmızı basınç izlerini sıvazlamaya başladı. Uzunca bir süre, havanın bunaltıcı sıcaklığından dert yandıktan sonra; “Bugün poliklinikçiyim. Sabahtan beri iki yüz küsür hasta bakmışım. Millete laf anlatmaya çalışmaktan ses mes kalmadı. Şu hale bak!” dedi. Aslında sesi haftalardır böyle gıcırtılı çıkıyordu. Fazla konuşmayla alakası olmayabilirdi. “Bi gün gel de kontrol edeyim.” dedim ve sigara paketini uzattım. Almayacağını biliyordum. Daha önce onu hiç sigara içerken görmemiştim.  
    Ben, bir tane yakmaya çalışırken çakmak takıldı. Bir süre masanın kenarına sürterek, yerinden çıkmak üzere olan vidasını oturtmaya çalıştım. İşe yaramamıştı. Bu sırada, ocakta çalışan, saçları jöleli ve ince suratlı oğlan, elinde tepsi ile yanımıza geldi. Tepsinin üzerinden iki tane çay alıp masanın üzerine bıraktı. Sonra da kıvrak bir hareketle belinden çokça aşağılara sarkmış, yırtık pırtık kot pantolonunun cebinden çıkardığı çakmağı, yakarak uzattı; “Hocam, buyur!”
  Fikret, sigarayı çok içtiğim üzerine konuşma yapmaya başlamıştı ki sipariş ettiğim dürümler geldi. Yarım olan parçayı Fikret’e sundum. Geri çevirmedi. Şaşırmamıştım. Saat buçuğa geliyordu. Beş dakikada iki dürümü yuvarladıktan sonra, “görüşürüz abi.” deyip kalktım ve bir sigara yaktım. Poliklinik binasının kapısının önünde izmariti söndürerek, içeriye girdim. Koridor hınca hınç doluydu. Üzerimde önlük olmasa asla aşamayacağım bir insan kalabalığını, yine de yoğun bir çaba ile geçebildikten sonra odama girdim, numaratörün düğmesine bastım. Ellerinde kağıt, üç kişi itiş kakış içeri daldı.
devamı gelecek... ;) 
ÖNEMLİ NOT: Sigara sağlığa çok zararlıdır. Ciddiyim bak, içmeyin sakın! Başta sana söylüyorum T.K. :)

3 Mayıs 2016 Salı

VEDA-10 (Oktay'ın gözünden)

   Sabahın köründe, valizi odanın ortasına sermiş, “Şebnem’e gidiyorum.” dedi. Boşuna yalan söylüyor. Benim için, nereye gittiğinin, neden gittiğinin bir önemi yok. Nasılsa her zamanki gibi geri gelecek. Ben de biraz nefes alırım. Kaç gün izin alacak acaba? Hastaneye gidince özlüğü arayıp sorayım bari.
  Şu eve birini bulamadı gitti. Her gün kahvaltı etmeden çıkıyoruz. Sadece simitle, poğaçayla kahvaltı mı olur? Göbek de aldı başını gitti. Ondan sonra, “kilo aldın” diye söylensin dursun.
   Arabayı Hakan’a vereyim de yazlık lastikleri taktırsın, vakti geldi artık. Zaten yıkanması da lazım. Bir gün yağmur; bir gün toz, toprak, güneş; leş gibi oldu. Ben de poliklinik çıkışı tıraş olmaya gideyim. Uzadıkça beyazlar daha çok belli oluyor.  
  Sekreterliğe söyleyeyim de da bu hafta için fazla randevu almasınlar. Biraz kafa dinleyeyim. Maç bugün mü yoksa yarın mıydı? Bizimkiler bir organizasyon yapsa. Evde bekleyen de yok nasılsa.
  Öğleye doğru, diğer planlardan vazgeçip, akşam için Ömür’ü aramaya karar veriyorum. Ömür, kumral, yeşil gözlü, ince uzun bacaklı, oldukça çekici bir kız. Annesini muayeneye geldikleri ilk gün ilgimi çekmişti. Ben annesi ile konuşurken gözlerini üzerimden hiç ayırmadan, saçının bukleleriyle oynuyordu.
   Ameliyat günü refakatçi kalmış. Ben de nöbetçiydim. Gece bir ara odama geldi. Annesi ile ilgili bir sorun olduğunu sanmıştım ama o, teşekkür etmek için geldiğini söyledi. Kahve içmek isteyip istemediğini sordum. “İçerim.” dedi. Nöbet odasındaki koltuğa oturdu. Kendinden emin ve güzelliğinin farkında olan ama şımarık görünmeyen bir kız. Fazla konuşmuyordu. Genellikle ben konuşmuştum. O, ya soru soruyor ya da söylediklerimi vurguluyordu.  Sırf laf olsun diye, annesinin durumu ile ilgili daha önce söylediğim şeyleri tekrar anlattım. Kahvesi bitmişti. Gitmek üzere kalktı. Yaklaştı, elini uzattı ve “İyi nöbetler.” dedi. Elimi çekmemiştim. O da çekmedi. Bedenlerimiz çok yakındı. Dudaklarından öptüm, uzaklaşmadı. Bir süre sonra dudaklarını ayırdı ve iyi geceler dedi. Sabah vizitte görüşürüz dedim. Bir şey söylemedi. Gülümsedi ve gitti.
  Gece, acil ameliyata girmem gerektiği için ancak sabaha karşı, ameliyathanenin nöbet odasında, perişan bir şekilde uyuyakalmıştım. Sabah kalktığımda saçım, yapış yapış ve dağınıktı. Alnımda bonenin lastik izi, yüzümde yastığın kıvrımından kaynaklanan çizgilenmeler, göz kapaklarım şiş bir vaziyette uyanmıştım. Karşısına o şekilde çıkamazdım. Hamdi’yi arayıp, Ömür’ün annesinin drenlerini kontrol etmesini söyledim. Diğer hastalarımı dolaştıktan sonra da polikliniğe indim.
  Sonrasında birkaç kez görüştük. Sinemaya ya da akşamları bir şeyler içmeye falan gitmiştik. Annesiyle birlikte yaşıyordu. Kendinden söz etmeyi pek sevmezdi. Nerede, ne iş yaptığını bile bilmiyordum. Ama seyahat rehberi olduğunu falan düşünürdüm çünkü birçok yer hakkında ayrıntılı bilgiye sahipti. Bunu söylediğimde gülmüştü. Harika bir gülüşü vardı. Dişleri oldukça düzgün ve de beyazdı. Güldüğünde ve hatta gülümsediğinde ağız köşeleri yukarıya doğru muntazam bir kavis alırdı.
  
devamı gelecek... ;)

2 Mayıs 2016 Pazartesi

VEDA-9

    Ellerimizde çantalar, kiminde tekerlekli, ufak bavullar, bir grup insan, reklam panoları ile çevrili koridorda ilerliyoruz. Motor sesi yaklaştıkça, eskilerde kalma bir ürperti kendini göstermeye başlıyor. Uçağın daracık kapısından geçmeden önce, kokpite bir göz atıyorum. Pilot, bir elinde dosya, diğer eli tavandaki bir düğmede, uçuş hazırlığı yapıyor.  
   Girişte iki hostes var. "Hoş geldiniz." "Hoş geldiniz." "Hoş geldiniz."  Her gün yüzlerce kişiye gülümseyerek aynı sözcüğü tekrarlamak; doğrusu, kolay bir iş yok.

   Yerimi bulmak üzere, koridorda yavaş yavaş ilerliyorum. Şu ana dek, erkenden check-in yapmaksızın uçmamıştım. Uçakta seçtiğim yer bellidir; 4 ya da 5. sıra, herhangi bir cam kenarı. Bu kez, en azından kuyruk bölümünde uçmamak için, orta koltukta oturmaya razı oluyorum.   O daracık koltuklarda, iki kişinin arasında sıkışıp kalmak... "önce düşüncesi ile savaşmalı. 6..., 6..., 6... evet işte burada." Cam kenarında oturan kumral saçlı beyefendiye yer değiştirmeyi teklif etsem mi ki acaba? Tedirgin bir şekilde gür kızıl sakallarıyla oynuyor. Dudakları kıpır kıpır, dua ediyor olmalı. Uçakta, yer istenmeyecek tiplerden. 

  Sadece bir el bagajım var. Yukarıdaki bölmeye yerleştirmeye çalışırken biraz uzun sürmüş olacak, Kızıl Sakal kafasını kaldırıyor; “Yardımcı olmamı ister misiniz?”  Tok ve de kulağa oldukça karizmatik gelen ses üzerine, önde oturan genç kız heyecanlı bir şekilde arkasına dönüyor. 

  “Ah, tamam. Hallettim, çok teşekkürler.” İlgisinden cesaret alarak devam ediyorum. “Ama başka bir şey rica edebilirim.”   Dinliyorum manasında kafasını çaprazlama bir şekilde öne eğiyor.  

“Orta koltukta çok bunalıyorum. Yer değiştirmemiz mümkün mü? Yani sizin için bir sakıncası olmazsa.”

   “Çok üzgünüm. Yani ne olur yanlış anlamayın, sizi kırmak istemem ama bu konuda gerçekten bir şey yapmam mümkün değil.” 

    “Anlıyorum.”

  Anlamak mı! Ne zamandan beridir işler böyle yürüyor hiç anlamıyorum. Eskiden centilmen erkek kavramı vardı. Şimdi ise ortalıkta bol miktarda bencil, kaba ya da düşüncesiz tip var. Es kaza kibar birine denk geldiysen de ya sana asılıyordur ya da eski kuşaktır. Yenilerde öylesi yok ne yazık ki.

   Genç kız tekrar arkasına dönüyor ve ne kadar istekli olduğunu saklayamayacak kadar baskın bir duygu hali ile; “İsterseniz yer değişebiliriz. Benim için orta olmuş, cam kenarı olmuş, koridor olmuş hiç fark etmez.” diyor. Büyük bir memnuniyetle teklifini kabul ediyorum.

   Benim eski yerime geçen kız, oturur oturmaz kızıl sakallıya bir şeyler söylemeye başlıyor. İçlerinden seçebildiklerim; “…büyük bir hayranınızım..., …programınızı…, …selfie… vs.” Oh olsun. Kız, uçağın kalkışından, içecek servisine kadar sürekli konuşuyor. Adamın ise, sesi kesileli çok oluyor.

  Yakından tanımadıkları birine, nasıl bu kadar değer verebiliyorlar hiç anlayamıyorum. Her kim olursa olsun; etten, kemikten; altı üstü bir insan işte. Kızın yaşı küçük, gençlikten olsa gerek. Gerçi biraz da kişilik meselesi. Kaç yaşında olursam olayım; ünlü birini görüp de fotoğraf çektirip, boynuna atlamadım hiç.

  Yeni nesil kendine güvenli ama oldukça yırtık. Aslında kendine güvenme, güvenmeme meselesi de değil bu. Biraz gurur, ego meselesi. Orada oturan her kim olursa olsun, bir fotoğraf çektirelim diyemem. Onunla beraber fotoğrafım olmuş, olmamış, ne yani! Çok mu önemli?

  Oktay’ın sık sık; “Sen çok soğuk bir kadınsın. Bu halin beni sinir ediyor.” demeleri de mi bu gururun eseri acaba? Yok hayır. Ona karşı bu kadar dik duruyor oluşumun sebebi, tamamen kendisi. Bir kere erkekler, akşamları eve yorgun gelenin sadece kendileri olduğunu nasıl düşünebiliyorlar? Aynı işi yapıyoruz ama o, koltuğa uzanıp uyuklayabilir, ben yapamıyorum. Yemek hazırla, sofra kur, ye, iç, kaldır derken zaten gece yarısı oluyor. Sonrasında da uyuya kalmazsam biraz kitap okuyabiliyorum, o kadar. Bunları her gün, aynı sıra ile, bir görev bilinciyle, mecburiyetten yapıyor olmak insanda ne aşk, ne de sempati bırakıyor.

  Evlilikte bencillik, duyguların en büyük düşmanı. Beni köle gibi gören birine, ben neden sıcak davranayım. Her şey gibi bu da biraz karşılıklı. Duygu alışverişi. Yardım et, sevgi al; şefkat ver, tutku al; ilgi ver, ilgi al… vs. Bu böyle, almadan vermek Allah’a mahsus.  
 Evle ilgili şeylerde yardım istesem, “Kadın bul.” der. “Paramız mı yok?”  Evde yabancı birinin olması düşüncesini sevmiyorum. İki kişiyiz, küçücük ev. Bir de kendisi, yemek konusunda fazlasıyla seçici. Kadıncağız gelecek, yemekler yapacak; bizimki lafını da esirgemez, kızacak, bağıracak, kadını kaçıracak. Daha önce denedik, böyle oldu. Tekrar aynı şeyleri yaşamak istemiyorum.
  Nerelerden nerelere geldik. Hala aklıma şaşarım. Bu adamla kaç yılımız geçti, nasıl oldu da bu kadar geç tanıdım? Değişti diyeceğim, saçma, hiç kimse değişmez.

  Kahve ile dolu karton bardağı, camdaki aksime doğru kaldırıyorum;  “Kurduğumuz tüm hayallere rağmen, değişmeyen dünyanın şerefine.”  (To vlemma tou Odyssea (1995))

  Altımızda, yerkürenin dengeli heterojenliği akıyor. Ağaçlı, ağaçsız tepeler; irili ufaklı köy öbekleri; varlığı, kıvrıntılı bir hat üzerinde sıralanmış yeşillikler sayesinde anlaşılan akarsular. Bir ara gözüm, uçağın hızla ilerleyen gölgesine takılıyor. Bir tepeden başka bir tepeye atlayışındaki çeviklik nedeniyle başım dönüyor. Son yaptığım kazadan beridir hız, yapmayı sevmediğim şeyler arasında. Bir diğeri ise şuurunu kaybetmek. Öyle çok korkuyorum ki bundan, hiçbir kuvvet bana zihnimi bulandıracak herhangi bir şey içiremez.

  Bu arada kızıl sakal, hostesi yanına çağırıp, bir şeyler söylüyor. Sonra da sol üçüncü sıra, orta koltukta oturan bayan ile yer değiştiriyorlar. Arkadaki kız bozulmuş olmalı diye düşünerek bir göz atıyorum da keyfi gayet yerinde. Cam kenarına geçmiş, kulağına kulaklık takmış, gürültülü denilebilecek bir şekilde müzik dinliyor. 

  Kaptan pilotun, kibar ve de aynı zamanda otoriter ses tonu ile meşhur konuşmasını yaptığı esnada, yolcular arasında tedirgin kıpırdanmalar başlıyor ve ara ara yükselen sesler duyuluyor. Ortamın sinir bozucu ön yargılılığı, pratisyenlik yaptığım dönemden kalma, bir takım anıları hatırlatıyor. Çok eski sayılmaz, doksanlı yıllar. Küçük bir kasabada, sağlık ocağı hekimiydim. Ocağa gelen yaşlılar, bir türlü doktor hanım diyemiyorlardı. Zaten mecbur kalmaksızın benimle konuşmazlardı. İlla ki seslenmek, ya da hitap etme ihtiyacı duyarlarsa da ya hemşire hanım, ya da doktor bey oluyordum.  O zamanlar, o küçük kasabada, bayan doktor olması nasıl şaşılacak bir şeydiyse; şu an, bu, büyükşehirler arasında uçan uçağın bayan pilotu olması da öyle şaşılacak bir şey. Bugün bunu öğreniyorum.

devamı gelecek..... ;)

28 Nisan 2016 Perşembe

VEDA-8

  İnsanın, kendi türünden ne denli korktuğunu gösteren yere gelmiştim. Kalabalığı gökyüzüne çıkarmadan önce, içimizden birisi terörist ya da manyak falan olabilir mi diye sıraya soktukları; aramızdaki, kokan çürükleri ayıklamaya çalıştıkları yere.
  Neyse ki aklımızdan geçenleri gösterebilen bir cihaz henüz geliştirilememişti. En manyakça şeyleri bile fark ettirmeden düşünebiliyordun.  Ancak fazlasıyla dikkatli olmak gerekiyordu. Neticede beyin vahşi bir at gibiydi. Dizginlerini sıkı tutabiliyorsan seni doğru olduğuna inandığın yere götürüyordu. Ama koyverirsen,“deli”olup çıkıyordun.
  “Uçuş kartınız, ve kimliğiniz hazır olsun lütfen.”
  Kimlik kartımı her çıkarışımda, beraber geçen altı yıla rağmen hala alışamadığım, sonradan olma soyadım, bir diken gibi gururuma batıyor. Babacığımın soyadını sildirmeyecektim. Ne büyük hata! Böyle anlarda, onu kaybedişim ile hissettiğim kimsesizlik duygusu yeniden canlanıyordu. O tek kelime, ardımda hissettiğim kuvvetli bir el olabilirdi. Kararsız adımlarımda hadi kızım diye destekleyen ya da omzumu sıkıca kavrayıp beni durduran. Olur muydu gerçekten yoksa bu da duygusal bir seraptan, hezeyandan mı ibaretti?
  Nikah için gereken evrakları almaya gittiğimiz gün gözümde canlandı. Kurtuluş parkında el ele tutuşmuş koca ağaçların arasında, sonbaharın renkten renge soktuğu yapraklarının altında yürüyorduk. Öğrenciliğimde arkadaşlarla sık sık gittiğimiz o parkı öyle çok severdim ki nikah salonunun o parkın içerisinde oluşunu bir şans, bu evliliğin hayırlı olduğuna dair bir işaret olarak görmüştüm. Ne büyük cahillik!
  Parkın ortasında bulunan havuzun yanına geldiğimizde birden durdu ve yanı başımızda duran banka oturmamı istedi. Ayaklarımın önüne diz çöktü. Elini elimden ayırmamıştı. Diğer elini de uzattı. Sol elim iki avucunun arasında kalmıştı. Arkamda kalan güneş gözlerinin içine doluyordu. İki yeşil bilyenin harelerine dalıp gitmiştim. Bir bakış ancak bu denli etkileyici olabilirdi. Hipnotize olmuş gibiydim.
 “Bugün, yeryüzündeki en mutlu adam benim. Hayatımın sonuna kadar bu gözlerin bana aşkla bakması için elimden ne geliyorsa yapacağım, yemin ederim.”
  Nutkum tutulmuştu. Hiçbir şey söyleyebilecek durumda değildim. Sanki beynim tamamen boşalmış da yerinde deli gibi atmakta olan kalbimin sesi yankılanıyordu.
  “Ben de.” diyebilmiştim sadece, zar zor çıkabilmiş zayıf bir sesle.
“Biz artık bir yuva kurcağız ve bütün olacağız sevgilim. İki farklı soyadımız olsun istemiyorum. Hayır desen de kırılmam. Senden gelecek her şeye razıyım. Sadece bunu ne kadar çok istediğimi bil!”
 Bu konuda daha önce konuşmuştuk aslında. Cevabım net bir şekilde “hayır” olmuştu. Tekrar sormuş olmasına kızmam gerekirdi belki ama bir türlü, bir şey söyleyemiyordum. Büyülenmiştim sanki. Uzunca bir süre, hiçbir şey düşünmeksizin orada öylece durduktan sonra;
“Tamam” demiştim, “kabul”.
  Hayatımda yaptığım ilk hata değildi. Ama yıllar içinde, en azından simgesel olarak, en büyük hatam olduğunu düşünmem için yeterli gerekçelerim oldu.
Devamı gelecek.... ;)

24 Nisan 2016 Pazar

VEDA-7

Hayat başlı başına bir oyunken, insanların, renklendirmek adına içine küçük oyuncuklar sokuşturmasını anlayamıyordum. Konuşmaya ne çok ihtiyacı varmış meğer. Neyse en azından mutlu görünüyor diye düşündüm, bozmamak gerek. Ne kadar ilgili görünürsem görüneyim aslında anlattıkları hiç umurumda değildi. Yok, yolmuş, bereketmiş, kısmetmiş. Eh dünyadaki tek deli ben olacak değilim ya. Paratonerin, deli çeker çeşidiydim sanki. Hunisini kapan yanıma geliyordu.
Cildi ne kadar da gergin duruyordu. Bir şeyler yaptırmış mı yoksa doğal hali mi çok merak ediyordum. Sormayacaktım. Gençliğinde nasıl görünüyordu acaba. Sonra kendi görüntümü düşündüm. Çirkin değildim ama idare eder bir güzelliğim vardı. Yaşlandıkça güzelleşen şu tiplerden olacaktım belki de kim bilir. Ellerini incelerken kolundaki saat dikkatimi çekti. Geç kalmak üzere olduğumu fark ettim.
“Çok teşekkür ederim ama benim kalkmam gerekiyor. Uçuş saatim yaklaştı.”
Elini sıkmak için uzattığımda, elimi sımsıkı kavradı.
Bak canım, sana naçizane abla, teyze tavsiyesi. İçinde bir zehir var belli. Kaynağı da. Şundan emin olabilirsin; hiç kimsenin doğası değişmez. Belli bir yaştan sonra davranışları da. Zehrin kaynağını kendinden uzak tutmaya bak. Yoksa ölene dek kanında dolaşmaya, zihnini bulandırmaya devam eder.”
“Deneyeceğim.”
Göz kırpıp yine kalabalığa karışmak üzere yanından uzaklaştım.
Çok yanılıyordu. Zehrin kaynağı bendim. Benim bitmek bilmeyen beklentilerim, fazla duygusal oluşum. Hayatta her şey öyle yavaş gelişiyordu ki eğer duygusal hareket ediyorsan, bir şeylerin değişiyor olduğunu fark etmiyordun. Sonra bir bakmışsın umduğundan, hayal ettiğinden bambaşka bir noktaya gelmişsin. Kalbin gözü de pusulası da yoktu ne yazık ki. O yüzden akıllı olmak hatta çok akıllı olmak gerekiyordu. Kimsenin doğası değişmez, çok doğru. Maalesef benim doğam da böyleydi. Ve beni içten içe kemirmeye, zehirlemeye devam edecekti.
Aşkı Oktay’da bulduğumu sanmıştım. Yanılmışım. Bir zamanlar insanları tanımak için davranışlarına bakardım. Hareketlerindeki niyeti, samimiyet derecesini ölçemeyecek kadar toydum. Hep, bir şeyleri zamanında yaşamamış olmanın getirdiği acemilik diye düşündüm. Ne vardı sadece kitaplara gömülecek! Azıcık kafamı kaldırıp da dünyanın dönüşüne ayak uydursaydım ya. Artık pişman olmak için çok geçti. Neyse, şimdi buradaydım, bu kadarına cesaret edebilmiştim ya, geç bile kalmış olsam, en azından, denemedim demeyecektim.  

Ah Oktay ah! İlla ki böyle mi olmalıydı? Kaç kere anlatmıştım, kaç kere. Hiç dinlemedin beni, dinlesen de ciddiye almadın. Geçer mi sanmıştın yoksa? Gerçi, geçti geçmesine de kırarak, yıkarak geçti. Ego savaşlarının galibi; Oktay. Şimdi bir korkak gibi kaçıyordum. Kuyruğumu, bacaklarımın arasına kıstırmış; etrafa biraz ürkek, biraz saldırgan bakışlar atarak sadece uzaklaşmaya çalışıyordum.
devamı gelecek... ;)

23 Nisan 2016 Cumartesi

VEDA-6

Kendime hiç acımam yoktu benim. İşte, yine yalnızdım. Zamane yalnızlığıydı bu; kalabalıklar içinde ama yalnız. Artık çok klasik. Diğer türlüsünü görmemiştim ki zaten. Aslında yalnızlığı en derinden hissettiğim yer hep Oktay’ın yanı başıydı. Söylemek istediğim birçok şey, açmak istediğim birçok konu olmasına rağmen sustuğum anlarda.
 Herkes mi benim gibi dinleniyor olmaya muhtaçtı? Bazen çevremde gördüğüm, karşısındakinin ne düşündüğünü, ne söylediğini hiç umursamadan konuşabilen insanlara çok imreniyordum. Tıpkı karşımda oturan çift gibi. Kadın sürekli bir şeyler anlatıyor, sık sık da çayını yudumluyordu. Adam ise oturduğu sandalyede yayılmış, bacaklarını iki yana açmış, sağ elinde tuttuğu telefondan gözünü neredeyse hiç ayırmadan sıklıkla sigarasını tüttürüyor ara sıra da kadına cevap veriyordu. Bir an yerimden kalkıp adamın elindeki telefonu alıp balkondan aşağıya fırlatmayı diledim.   
 Sahi, mükemmel bir çift var mıydı gerçekten? Olsa gerek diye düşündüm. Bu kadar çok evlilik kıt kanaat sürüyor olamazdı herhalde. Belki de sorunlar hep yanlış seçim yapmaktan ileri geliyordu. Arkadaş seçer gibi daha doğrusu dost seçer gibi eş seçmeyi başarabilseydik, belki de bu kadar sorun yaşamazdık. Ya da hatalı olduğumuz nokta sürekli mutluluk arayışında olmamızdı. Elimizdekilerle yetinmeyip hep fazlasını istememiz, beklememiz.  Bekleyerek olmayacağını bile bile yine de beklemeye devam etmemiz. Durup da sakinleşmeyi, eteklerimizdekileri saymayı hiç bilmiyorduk. O yüzden olan şey; hep arayış hep arayış! Acımız yok. Gerçek anlamda açımız yok. Aslında yüzdeye vuracak olsan; acı çeken, bir elin parmakları kadar insan. Belki de bu yoksunluklarımız o kişilerin ahı yüzündendi. Olamaz mı?
-Sandalye boş mu acaba?
-Tabi tabi alabilirsiniz.
-Aslında oturmak istemiştim ama…
-Oturabilirsiniz tabi, buyurun.
 İşte bir tane daha. Bazen istesen de yalnız kalmayı başaramıyordun. Şimdi gereksiz bir konuşma daha başlayacak diye düşündüm.
-Bugün havaalanı ne kadar da kalabalık değil mi?
-Öyle.
“Kalabalığı da hiç sevmiyorum biliyor musunuz? Ama bu kadar insanın yaşadığı bir dünyada kaçış yok.”
“Ben de siz gelmeden önce benzer şeyleri düşünüyordum aslında.”
“Şaşırmayın, hepimiz aynıyız. Yani aynı demek abartı olur aslında ama dünya küçüldü. Seçenekler çok bile olsa önümüze sürülenler aynı şeyler. Öyle olunca da birbirinin kopyası bireyler yetişiyor. Kalabalıktan hoşlanmayan, kendine bu kadar benzeyenlerle aynı havayı solumak istemeyen.” Onaylarcasına kafamı sallamakla yetinmiştim.  “Fazla ciddi bir karşılaşma oldu. Kusura bakmayın. Son zamanlarda hayatı sorgulamaya başladım da. Orta yaş bunalımı sanırım. Canınızı sıkmayayım.”
“Hayır, hayır, lütfen devam edin. İnanın kimse şu ara daha fazla sıkamaz.”
“İsterseniz siz anlatın. Bazen tanımadığın biriyle konuşmak iyi hissettirebilir. Hem belki birlikte çözüm bile üretebiliriz.”
“Pek öyle çözüm üretilecek cinsten değil. Aslında ortada bir sorun olduğundan bile emin değilim.”
“Öyle demeyin. İnsanın canını sıkan her şey başlı başına bir sorundur. Gözle görülür bir sebebi olmasa bile şu an rahatsız hissediyor olmanız bile. Kahvenizi kapatın, size bir fal bakayım.”
Gülüyorum.“Kusura bakmayın. Ben fala inanmam.”
“Ben de öyle.”
Gülümsemem yüzümde çakılı, “eee?” der gibi yüzüne baktım.
Arkadaşlar genelde birbirlerinin falına bakmaz mı? Bir oyun sadece canım. Birazcık neşelenelim istedim. Arada hayatı hafife almak gerek.”
Fincanı ters çevirip, kapattım.
“Üzerinize yüzüğünüzü de koyun.”
“Seve seve.”
Gülüyor. “Kaç yıllık evlisiniz?”
“Altı olacak.”
“Çocuğunuz var mı peki?”
Böyle damdan düşme samimiyetleri sevmesem de bu kadına içimin ısındığını hissediyordum. Bakışları biraz annemin bakışlarına benziyordu. Gözleri aynı renk; çamurumsu bir kahverenginin içine saçılmış koyu yeşil lekeler. Ebru gibi. Dalga, dalga. Sesindeki naiflik insana kendini güvende hissettiriyordu. Tam da aradığım şey; güven.
“Aaaa olmaz ama böyle. Dalıp gitmeyiniz, konuşunuz lütfen.”
“Ya çok af edersiniz. Kafam dağınık şu aralar.”
“Eeee, çocuk?”
“Denedik ama olmadı ne yazık ki.”
İstemedim demeye utanıyordum. Sanki bir kadının çocuk istemesi şartmış gibi.
“Üzüldüm. Çocuk, evliliğe ayrı bir renk katıyor. Aslında evlat edinebilirsiniz. Yaşınız çok genç.”
“Şu ara sorumluluğum çok fazla, bir de evliliğimiz pek yolunda gitmiyor. O yüzden olmadığı daha iyi.”
“Başta da söylediğim gibi bana her şeyi anlatabilirsiniz. Şuradan kalktıktan sonra belki de birbirimizi bir daha hiç görmeyiz.”
Parmağındaki yüzüğe dayanarak sordum.
“Siz evli misiniz?”
“Evet.”
“Çalışıyor musunuz?”
“Emekli öğretmenim. 35 yıl çalıştım. Sonra da artık köşeme çekilip dinlenmek istedim. Fiziksel olarak da yıpranmaya başlamıştım. İlkokul öğretmenliği fazla enerji isteyen bir meslek. Belli bir yaştan sonra yapmayı doğru bulmuyorum.”
“Öyle mi? Annem de ilkokul öğretmeniydi. O, sağlık problemleri nedeniyle bırakmak zorunda kalmıştı. Kendi ilkokul dönemimi hiç hatırlamıyorum ama onun sınıflarının kokusu bile hala burnumda. Sesi bağırmaktan, acayip tiz çıkardı. Evde bize o şekilde bağırdığını hatırlamam ama kırk küsür çocuğa kendini dinletebilmek için mecbur kalıyordu sanırım.”
“Şimdi nerede oturuyorlar.”
“Kaybettik maalesef.”
“Allah rahmet eylesin, küçük müydünüz?”
“Ben ve ikizim ortaokuldaydık, abimiz ise lisede.”
“Yaaa, çok zor olmuş olmalı. Daha küçücükmüşsünüz. Hem de üç çocuk.”
“Öyle ama babam sağ olsun, hep yanımızdaydı. Her şeyimizle en az annemiz kadar ilgilendi. Yokluğunu hissettirmemeye çalıştı. O da bizi başından attıktan kısa bir süre sonra vefat etti. Şimdi hayatta olsalardı yanlarından bir an ayrılmazdım. İkisini de öyle çok özlüyorum ki.”
“Üzüldüm. Benim de bir oğlum var. Amerika’da yaşıyor. Evli. İki de torunum var. Ama iki yılda bir ancak görüyorum. Dünya küçüldü diyoruz ya yalan. Aslında dünya hala büyük ve orasına, burasına savrulmuşuz. Sevdiklerimizden ayrı gayrı yaşayıp gidiyoruz.”  
“Sizinki daha zor olmalı.”
“Yok, öyle düşünme. Sağlıklı ve de mutlu olduklarını biliyorum ya o yetiyor bana. Benim can dostum, hayat arkadaşım yanımda zaten. Allah onun yokluğunu göstermesin.”
İşte, işte tam da böyle bir evlilik istiyordum. Dostum diyebileceğim bir adamla uyuyup, uyanmak. Acaba düzelmez miydi hiçbir şey? Ah biraz olsun umudum olsa, her şeyi yapmaya hazırdım. Belki elde olana razı olmalıydı ama o da hiç ama hiç içimden gelmiyordu.

“Evet, bakalım burada ne varmış.”  

devamı gelecek.... ;)