21 Nisan 2016 Perşembe

VEDA-5

 Yürüyen merdivenden çıkınca doğrudan kafenin içine giriyordunuz. İçeride sağlı sollu yerleştirilmiş masalar vardı ve hemen hepsi boş duruyordu. Biz de çoğunluğa uyarak dışarıda oturmaya karar verdik. Bar kısmından kahvelerimizi aldık ve terasa geçtik. Burası oldukça dardı. Hatta teras değil de balkon demek daha doğru olurdu sanırım. İki sıra halinde yerleştirilmiş masaların arasından ilerleyebilmek için sürekli manevra yapmanız gerekiyordu, ayrıca hiç boş masa göremiyorduk. Hatta elinde içeceği ile ayakta dikilen insanlar vardı. Biz de bulduğumuz sandalyelerden ikisini alıp, terasın tekboş kalabilmiş yerine çektik ve karşılıklı oturduk. 
 Elindeki fincandan bir iki yudum alıyor, en az bir paragraflık konuşuyor, kızıl sakallarının seyrek seyrek kendini gösterdiği yerleri kaşıyor, sonra bir yudum daha alıyor, döngü böyle ilerleyip duruyordu. Bir an, çok da gürültü çıkarmayarak inmekte olan bir uçak karşımızda duran binanın arkasında kayboldu. Ses yüzünden irkilmişti.
-Uçuş öncesi dinlenmek için pek de uygun bir yer değil galiba.Dedim.
-Öyleymiş. Bir zamanlar uçmaktan korktuğumu sanırdım ama asıl korktuğum şey belki de uçağın motor sesidir.
-Çocuk gibi yani…
-Çocukken daha fenaydı. Yayla gibi yüksekçe bir yerde yaşardık. Üzerimizden ara sıra askeri jetler geçerdi. Ve onların her geçişinde okulun bahçesinde üç beş çocuk yere kapanıp ağlamaya başlardı. Onlardan biri de bendim.
-Ben de o ağlayanlara gülenlerdendim. Dedim duyulması mucize bir tonda.
-Nasıl yani siz de mi orada yaşadınız?
-Hayır canım! Genel. Yani anlattığınız şey sadece oraya mahsus değil. Hepimizin çocukluğu benzer şekilde geçmiştir.
- Ya ne bileyim? Bir an için olabilir mi diye…
 Yine sıkılmaya başlamıştım. Bir insan gerçekten bu kadar bön olabilir miydi? Üstelik ne kadar kendinden emin ve de mutlu görünüyordu.  Zaten mutlu olmak istiyorsan ya kötülükleri göremeyecek kadar farkındalığı az bir insan olacaksın; ya da iyi olsun kötü olsun, dünyaya ait hiç ama hiçbir şeyi umursamayacak kadar zihnini soyutlamış olacaksın. İki tarafta da olamayacağım çok belliydi. Ben de çantamdan bir sigara çıkardım. Umut’un sigara paketinin üzerinde duran metal çakmağı çok da acemi olmayan bir tavırla ateşledim. Uzun zamandır içmediğimden, hafif gözüm karardı. Bu duyguyu seviyordum.
 Oktay hiçbir zaman böyle hissedemeyecekti. Kaç kere azaltmasını söylemiştim ama yapamıyordu işte, her konuda olduğu gibi bunda da iradesizdi.
-Sigara içtiğinizi bilseydim ikram ederdim, kusura bakmayın.
-Niye kusur olsun canım, bana ikramda bulunmak zorunda mısınız?
-Yani, ne bileyim?
Bozulduğunu hissettim. İçimde hafiften bir acıma duygusu belirdi.
-Bakın size söylemiştim. Ben konuşmayı pek sevmem çünkü konuştuğumda genelde kırıcı oluyorum. Hele ki şu an, inanın kimsenin yaklaşmak istemeyeceği bir ruh halindeyim. Kusura bakmayın ne olur!
-Ya yok, neden kırılayım? Böyle basit şeylere takılmam ben, rahat olun. Hatta konuşmaktan sıkılmış da olabilirsiniz. Çaylarımız bitince kalkarız. Deyip göz kırpıyor.
“Kaprissizlik” erkeklere özgü varsayılan ve de en çok sevdiğim özellikti. İkinci sırada ise “cesaret” geliyordu ki o, günümüzün ne erkeklerinde ne de kadınlarında vardı ne yazık ki. Erkekler gereğinden fazla korkak, kadınlar ise yersiz gururluydu. “Gururdan beslenen korkusuzluk” cesaretin en zayıf, en acınası haliydi. Halbuki korkusuzluk, mantıktan ileri gelmeli; temelleri gerçekçi ve de sağlam olmalıydı.
 Yalnızlığı göze almanın sebebi, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar basit sorunlardan kaçış olunca, yalnızlıktan korkmuyor olmuyordun. Ve bu seni cesur yapmıyordu. Aksine aptalın teki oluyordun. Hem de yalnız ve de mutsuz bir aptal.
 İşte ben o aptal egomun yolunda ilerliyordum bugün. Asıl acı olan şey ise kaldığımda mutsuzdum, şimdi gidiyorum ve yine mutsuzum. Peki,bu durumda gittiğinde mi yoksa kaldığında mı cesur oluyordun? Galiba bunu zaman gösterecekti.
-İzninizle, ben gideyim. Size iyi yolculuklar. Bu arada tanıştığımıza da memnun oldum.
-Size de iyi yolculuklar. Güle güle.

 Altı üstü aynı masada on, onbeş dakika oturmuştuk. Tanışmış mı olduk yani? İnsanların ilişkileri adlandırma ihtiyacı çok gereksiz geliyordu. Şu andan itibaren onun tanıdığıydım. Oysa ben, onu kısa bir süre sonra tamamen unutacaktım. Önce üç beş cümlelik diyalogumuzu silecektim hafızamdan. Sonra adı ile yüz hatlarını. Son olarak da ellerinin kaba ve kemikli yapısı ile birlikte varlığını tamamen unutup gidecektim. O da farklı bir sıralama ile, ama yine de muhtemelen bir süre sonra hatırlamayacaktı.

devamı gelecek....

20 Nisan 2016 Çarşamba

VEDA-4


Küçük bavulumu çoktan teslim etmiştim. Sırt çantamın tek sapını omzuma geçirdim ve Umut’un yanı sıra yürümeye başladım. Alnında ve gözlerinin iki yanındaki derin çiziklere bakılırsa en az otuz veya otuz beşinde olmalıydı. Fazlasıyla geniş görünen omuzlarına rağmen boyu pek uzun sayılmazdı. Sonra biraz fazla yakınlaşmış olacağız, buruma parfüm kokusu geldi. Oldukça ağır ve rahatsız edici bir kokuydu, bir iki adım öne çıktım. O ise elindeki telefonu kurcalıyordu. Tekrar yanıma yaklaştı ve telefonunu bana uzattı.
-Bakın..
  Uçları kir yüzünden kararmış, aslında beyaz olan uzun ve de sık tüylerle kaplı, yüzü gözü zor seçilen; şu haliyle de daha çok paspas başlığını andıran minik bir köpeğin fotoğrafını gösterdi. Parfüm alanından bir an önce uzaklaşmak istiyordum.
 -Ev temizliğinde kullanıyorsunuz sanırım. Dedim ve yürüyen merdiveni yan yana duramayacak kadar ortalamamdan hemen önce, telefonunu geri verdim.
-Bahçede ufak bir havuz var. Ördekler için yapmıştık. Etrafı genelde çamur. Pamuk da sürekli ördeklerin çevresinde. Bu fotoğrafı bahçede oynarken çekmiştim zaten. Yoksa suyu çok sever. Sık sık yıkarız.
-E, kime bıraktınız peki? Bir de ördekler var.
-Marmaris’te ailemle birlikte yaşıyorum. Oradalar şimdi.
-Marmaris’e mi gidiyorsunuz?
-Hayır, aslında ufak bir seyahate çıkıyorum. Ankara’da işlerim vardı, onları hallettim. Şimdi İstanbul’a gidiyorum, oradan da birkaç arkadaş İtalya’ya geçeceğiz. 
-İyiymiş.
 Gezmeyi hayatım boyunca sevmiştim. Kapıyı kapasalar camdan, camı kapasalar bacadan kaçan bir çocuktum. Öyle eve barka sığmaz, yerimde iki dakika oturmazdım. Büyümeye dair hayalim gezgin olmaktı. Daha küçücüktüm; evimizden köye gittiğimiz süreçte bile kargacık burgacık yazımla gezi notları yazardım. Arabanın camından dışarıya baktığımda, gördüğüm her bir ayrıntı cennetten kopmuş gibi gelirdi. Asfaltın kenarında büyümüş bir gelincik;dalında sallanan, rengi kararmış, düşmek üzere bir elma; yıkılmaya yüz tutmuş bir viranenin duvar çatlağına örülmüş koca bir örümcek ağı; yani evin uzağında olan her şey…
 Büyümeye yakın en çok görmek istediğim yerlerden biri İtalya idi. Benim yaşımdakiler Amerika hayalleri kurarken bile ben, İtalya’nın sakin güney sahillerinde, balıkçı kasabalarının taştan sokaklarında, Roma’nın antik harabelerinde gezmeyi dilerdim. Olmadı. Önce yalnız gezecek cesareti bulamadım sonra da iş güç derken…
-Dalmaktan kastettiğiniz buydu sanırım.
-İtalya’yı görmeyi çok istedim ama olmadı. Bir türlü kabuğumuzdan çıkamıyoruz.
-Eşinizle çıkın, gezin. Hiç mi boş vaktiniz olmuyor. Sahi ne iş yapıyorsunuz. 
-Doktorum, eşim de öyle. İznimiz var aslında, imkanımız da ama eşim uçamıyor. Uçuş fobisi var. Daha doğrusu yüksekten çok korkuyor.
-Hipnoz yaptırsın. On yıl öncesine kadar ben de uçamazdım ama artık neredeyse her ay bulutların üzerindeyim. Hatta bu yıl yamaç paraşütü yapmaya başladım. Fobiler büyük ayak bağı. Hayat zaten sıkıcı, bir de korkulara takılıp kalmamak lazım. Hastalıksa, çaresini arayacaksın.
-O, zaten gezmeyi çok sevmez. Günlerce evde oturabilecek yapıda bir insan. Onu hiç anlayamıyorum.
-Sizin yolculuk nereye?

-İstanbul’a kardeşimin yanına gidiyorum. 

Devamı gelecek... ;)

19 Nisan 2016 Salı

VEDA-3

Havaalanında beklemeyi sevmiyordum.Etrafta, oradan oraya kayıp duran bavullar, yanıp sönen ışıklı yazılar, öbek öbek insanlar olurdu. Karınca yuvası gibi; bitmek bilmeyen bir devinim. Bu nedenle de ancak son dakikasında yetişebildiğim birçok uçuşum olmuştu.  Ta ki bir tanesini kaçırana dek. Artık en az iki saat erken gelipbavulumu veriyor, sonra da boş boş bekliyordum. Ayarım yoktu benim. Bugün de oldukça erken gelmiştim ve sıradan bir iş günü olmasına rağmen içerisi insan kaynıyordu. Bir süre sonra sıkıntıdan gerçekten ölebileceğimi hissetmeye başlamıştım. Kitap okumayı denedim, yapamadım. Müzik dinleyeyim diye çantamı karıştırdım ancak kulaklığımı bulamadığımdan onu da yapamadım. Bir süre terminaldeki mağazaları dolaştım. Kitapevindeki kitapları ve dergileri karıştırdım, sonra yine bekleme alanındaki koltuklardan birine oturdum ve etrafı seyretmeye başladım.  Sankitüm kalabalık,der top olup üzerime çullanacakmış gibi hissediyordum.
  Oktay haklıydı belki de. Böylesi basit şeylerden bile bu kadar rahatsız olan bir kişi nasıl normal olduğunu iddia edebilirdi, ne hakla. Aramızda bir normal varsa o, ben değildim. Oktay ise hiç değildi. Aramızda normal biri yoktu. İki çıplak bir hamama yakışırdı belki ama iki dengesiz bir eve sığamıyordu işte. Gerçi bir kişi her an, her şeyden memnun olmak zorunda değildi ki. Hepimizi rahatsız eden durumlar olmuyor muydu sanki? Tek ben miydim kalabalıktan ya da insan yapımı şeylerle bu kadar kuşatılmış olmaktan hoşnutsuz olan. Sevmiyordum işte, ne yapayım?Bu kadar canlı ışıklandırmayı sevmiyordum mesela.  Teknolojik uğultuyu, insan gürültüsünü... Teknoloji olacaktı, gerekliydi tabi ama ben yanında biraz da ilkellik, doğallık arıyordum.
 -Hanımefendi, pardon!
-Efendim?
-Sakın korkmayın, omzunuzda ufak bir örümcek var. Hemen alıyorum. Endişelenmeyin, kıpırdamayın…
-…
-Neden gülüyorsunuz?
-Hiç! Önemli bir şey değil. Keşke diyordum, keşke başka bir şey isteseydim.
-Anlamadım.
-Anlaşılır bir yanı yok zaten beyefendi, ben de anlamam genelde. Hatta kim olsa anlamazdı, üzerinize alınmayın.
-Her neyse, Umut ben.
-Efendim?
-Adım diyorum; Umut.
-Memnun oldum Umut Bey, ben de Berna.
  Elleri kaba ve de kemikliydi. Oktay’ın yumuşacık ellerinin aksine.Neden kıyaslama yapıyordum şimdi, ne saçma! Hoş şu ara gündem Oktay’dı. Sağım, solum, önüm, ardım, gelmişim, geçmişim hep Oktay’dı.Geleceğim de o olsun istemiyordum. Bana fazlasıyla zarar veriyordu.
-Şu yukarıda teraslı bir kafe var. Ben hava almak için çıkacağım. Siz de gelmek ister misiniz?
-Efendim.
-Bir kahve ısmarlayayım diyordum.
-Teşekkür ederim ama… yüzüğümü gösteriyorum, kahkaha atıyor.
-Yanlış anlamayın lütfen, tamamen dostane. Hem eşiniz de gelebilir.
-Yok, hayır, kendisi burada değil…
-Sıkılmış gibi görünüyorsunuz,ben de yalnız oturmayı hiç sevmem. Uçuşa daha çok var. Sizin de vaktiniz varsa buyurun lütfen. İnanın kötü bir niyetim yok. Örümcek hikayesi de gerçek, bakın.
Parmaklarının arasındaki çoktan ölmüş olan zavallı örümceği burnuma doğru uzatması rahatsız edici olsa da teklifini kabul etmiştim. Haklıydı, çok sıkılmıştım. Biraz havam değişebilirdi.
-İyi, peki. Ama ben kötü bir konuşmacıyımdır. Daha çok dinlemeyi severim. O da dalıp gitmezsem…. ki bu çok sık olur. Yani uygun bir sohbet arkadaşı değilim, bilginiz olsun.
-Hiç fark etmez, köpeğimle tam üç saat muhabbet etmişliğim var benim.

-Sizin değil de onun ne anlattığını çok merak ettim. 

devamı sonra… ;)

18 Nisan 2016 Pazartesi

VEDA-2


  Şebnemde Onur da birbirlerini buldukları için çok şanslılardı.  İkisi öyle güzel anlaşırdı ki zaman zaman ilişkilerini kıskanıyor olduğumu hissederdim. Öyle kötü bir kıskançlık değildi bu. İkisini de çok seviyordum ve mutsuz olmalarını istemek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Geçmişte çok acı şeyler yaşamıştık ve olayların bende bıraktığı izler hiç silinmeyecek derinlikteydi. En azından onun güçlü oluşu, her şeyi dünde bırakıp hayatına tüm o neşeli halleriyle devam ediyor oluşu bana da güç veriyordu.
   Ufak bavulu alıp arabaya indirdim. Koltuğa oturduktan sonra telefonumu elime aldım. Şebnem’i arayıp geleceğimi haber vermeliydim. İkizim yazısını tıkladım.
“Tatlım, nasılsın?”
“Bitanem! İyiyim sen nasılsın, napıyosun?”
“Ben pek iyi değilim, ya da çok iyiyim. Ay neyse bilmiyorum işte. Ben oraya geliyorum.”
“Anlamadım!”
“Gelme diyorsan…”
“Saçmalama, gel tabi ki. Şaşırdım sadece, hayırdır?”
“Gelince anlatırım. Oktay ararsa, aramaz gerçi ya, Onur kaza geçirdi, hastanede, ben de Buket ile ilgilenmeye geliyorum, tamam mı canım?”
“Berna! Ya sen ne karıştırıyorsun, ne kazası! Hem, başka yalan mı bulamadın kızım?”
“Neyse ben hastaneye geçiyorum. Uçuşum altı gibi. Akşam görüşürüz. Kocaman, kocaman öptüm.”
“Dur bi ya. Meraktan ölürüm ben. Anlatsana, noluyo.”
“Bir şey yok tatlım, valla bak, merak etme. Gelince uzun uzun konuşuruz.”
“İyi gel hadi. Dikkatli ol ama. Umarım kötü bir şey yoktur.”
“Yok dedim ya, hadi öpüyorum.”
  Hava ne kadar da sıcaktı. Yazın ortasıydı sanki. Ankara’nın ara mevsimlerinden nefret ediyordum. Ne ilkbaharı vardı, ne de sonbaharı. Aldığım onca ince mont, hırka dolapta yıllardır öylece duruyordu. Durmaktan eskiyordu hepsi.  
  Biz de eskiyorduk. Durmaktan, durup da beklemekten. Huzuru, mutlu olmayı ya da bunları sağlayacak somut şeyleri. Ama sürekli bekliyorduk. Sahip olmanın hazzı kısa sürüyordu. Bir türlü tatmin olamıyorduk. Hemen her şeyi bir kere kullandıktan sonra kaldırıp hayatımızın bir köşesine asıyorduk. Bir gün lazım olur da kuşanırız diye. Unutuyorduk sonra. Hasta oluyor, sağlıklı olmayı diliyorduk. Sağlıklı oluşumuzu unutup başka bir şeyi beklemeye başlıyorduk. Beklediklerimiz önem sırasına göre değişiyordu da bekliyor oluşumuzun verdiği huzursuzluk geçmek bilmiyordu.
  Parkın oradaki otobüs durağının önünden geçiyordum. Normalde oldukça kalabalık olan bu durak bir nebze sakin görünüyordu. Her zaman olduğu gibi daha çok gençler vardı bekleyenler arasında. İşe gidenler, okula gidenler. Sahi okullar kapanmamış mıydı hala? Önünde durup, Sıhhiye’ye kadar birkaç kişiyi alabileceğimi söylemeyi düşündüm. Arada yapardım öyle. Özellikle de kışın, çok soğuk olduğu zamanlarda. Sonra vazgeçtim. Kızılay’daki patlamadan sonra binmek isteyen olacağını sanmıyordum.
   Dünyanın dengesizlik ve vahşet üzerine kurulu bir düzeni vardı ve bundan nefret ediyordum. Keşke daha soğukkanlı olabilseydim. Soğukkanlı ve de umursamaz. Yaşamak belki de daha dayanılır hale gelirdi. Bir kere, başımı yastığa koyar koymaz uyuyabilirdim. Sonra, Oktay’a bu kadar aldırış etmezdim. Kaçmayı tercih etmek yerine, kabıma sığar, bir iki de çocuk yapardım. Kendimden başka uğraşacak ufak insanlarım olurdu. Onlarla birlikte büyür, çoğalırdım. Kulağa hoş geliyordu ancak gerçekte nasıl olacağını görebiliyordum. Daha konusunun açılmasına bile tahammül edemiyorduk. Son tartışmamızın bile sebebi buydu.
“Ben çocuk falan bakamam Oktay, ne çocuğu! Bizim birbirimize faydamız yok.”
 “Öyle deme hayatım. Ufacık şey, ne kadar zor olabilir ki.”
“O ufacık şey dediğin, sırf senin ev içerisindeki sorumluluklarını ikiye katlayacak. Benim hali hazırda böyle bir boşluğum olmadığından, eskisi gibi ayaklarını koltuğa uzatıp, elinde telefon saatlerce vakit öldüremeyeceksin. En azından nöbette olduğum geceler, sırf mecbur olduğundan bebeğin ihtiyaçlarıyla ilgilenmen gerekecek. Sen bunları yapabileceksen benim için hava hoş.”
“O zaman bu dört duvar arasında birbirimizi yiyip duralım. Tartışmalarımızın hepsi fazla boş kaldığımızdan, farkında değil misin?”
“Aramızda rahat olan sensin Oktaycığım, benim öyle bir boşluğum yok maalesef. Hem çocuk dediğin öyle boş zaman meşgalesi değil. Sen ciddiyetinin farkında değilsin galiba. Hayır, bir de yardım ederim tabi, neden etmeyeyim falan diyeceğin yerde neler söylüyorsun. Bunları söylesen belki de…”
“ Her şeyin doğrusunu sen biliyorsun zaten. Aman neyse ney!”
  İki hafta boyunca sırf şu tartışma yüzünden surat astı durdu. Hiç tahammül edemiyordum küsen erkeğe. Oysa birazcık olsun anlayabilse. Neler yaşadığımı, neler hissettiğimi, gerçekte neye ihtiyaç duyduğumu... Ben daha iyileşemedim bile. Hala yaralarımı sarmaya, kabullenmeye uğraşıyorum. Bir bilebilse, belki de bu sorun bana bu kadar ürkütücü gelmeyecekti. Öyle ya. Sorun olarak gördüğüm bir şeyi, zaten çok da rayında olmayan hayatıma nasıl alabilirdim?

Devamı gelecek… ;)

16 Nisan 2016 Cumartesi

VEDA



   Çok geç kaldım, çok! Hayata, sana ve senden kalanlara. Zihnimdeki ve gözümün gördüğü senlerin hepsini toplayıp da hayalimi yaşamaya çok ama çok geç kaldım. Şimdi bir karmaşanın içerisindeyim. Nefes alıyormuş gibi yapıyorum. Aldığım her nefesin yüreğimdeki ateşi güçlendirdiğini saklamak boş bir çaba. Ve ben artık o çabanın kimsesiz kölesiyim, kaçacak yer bulamıyorum. Gerçekte olduğum şey değilim artık. Doğaüstü bir hal benim halim, kimyada yeri yok. Yapacak bir şey olmadığı gibi, bir şey yapmaya değmeyecek kadar geç artık.  
  Kapana kısılmış gibi hissediyorum. Etrafım duvarlarla çevrili sanki. Her türlü maddi olanağım var ama kendimde adım atacak gücü bulamıyorum. Yaşantısının ardına saklanan bir korkağım ben. İşte o korkağı öldürmek günü bugün. Bugününü de, geçmişini de satıp savmak; gerekirse tüm örtülerini kaldırıp atmak günü. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp, gözlerinin içine bakıp;
 “Bana bak aptal. Yeter artık, kendine gel. Acıysa acını yaşa, ağla, zırla, gerekirse çıldır ama artık kendine gel. Korkma artık, senin canını bu dünyada daha fazla ne yakabilir. Bırak bu göstermelik hayatı. Başka bir karakterin dublörü olmayı bırak artık. Kır bütün zincirlerini, bugün ve geçmişle olan tüm bağlarını kopar. Seni şimdide tutan neyin var, neyin yoksa sat ve git buralardan. Sonunun hastanede gördüğün o zavallı ihtiyar gibi olmasını istemiyorsan kaç git.” deme günü.
  Yastığa başımı koyduğumda aklımdan geçenler bunlardı. Öyle heyecanlanmıştım ki. Dilimde yıllardır duyumsamadığım bir tat belirmişti. İçimde saf bir huzur ve rahatlama hissi ile hemencecik uykuya daldım.
  Rüyamda beyaz badanalı, sırt sırta vermiş evlerle bezeli yüksekçe bir tepenin üzerindeydim. Tepenin eteklerinde masmavi bir deniz sonsuzluğa uzanıyordu. Gün doğumunun en güzel tonları gökyüzünü kızıllara boğmuştu ve tatlı bir esinti yüzümü okşuyordu. Kollarımı iki yana doğru açıp başımı göğe kaldırdım. İçime, karşı koyamadığım bir hafiflik doldu. Ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Korku, endişe, beni mutsuz eden tüm duyguları yer küreye saplayıp göğe yükseliyordum.
  Uyandığımda yatağın diğer yanı boştu. Hayatımdaki yerini bir türlü tanımlayamadığım adam çoktan uyanmıştı. Banyodan suyun sesi geliyordu. Gördüğüm rüyanın ve gece aldığım kararların da etkisini yüzümden anlamak mümkündü. İçimdeki ateş sönmüş, dudaklarıma ince bir tebessüm yerleşmişti. Nefes alıp vermek artık acı vermiyordu. Bu muydu yani dedim, bu kadar kolay mıydı? Bilseydim… daha önceden…
  Aslında hala değişen bir şey yoktu. Yani henüz. Bir kez daha geçmesini bekleyemezdim. Olmaz, yapamam diye düşündüm. Hemen İstanbul’a tek yönlü bilet alacaktım. Uçuş 18:15’ teydi. Hazırlanmak için yeterince zamanım var diye düşündüm. Ama önce hastaneye uğramam ve izin yazdırmam gerekiyordu.
  Küçük boy bavulu, dolabın üzerinden indirip yere koydum. Dolaptan iki kot pantolon, üç beş tişört, birkaç atlet ile çamaşır, ince bir de hırka alıp yerleştirdim.
  Banyo faslı bitmiş olacak, suyun sesi kesildi. Kalp atışlarımın hızlandığını hissediyordum. Kapı açıldı. Havlunun altındaki bir çift bacak bavulun yanına kadar gelip, durdu. Bir taraftan da havlunun bir ucuyla kulağını kurulamaya çalışıyordu.
“Hayırdır hayatım, bu bavul da neyin nesi?”
 Soru sormasını beklemiyordum aslında. Epeydir konuşmuyorduk. Bu nedenle de ne söyleyeceğimi planlamamıştım. Belli belirsiz bir sessizliğin ardından yüzüne bakmaksızın; “İstanbul’a gidiyorum. Gece Şebnem’den telefon geldi, Onur kaza geçirmiş, hastanedeymiş. Ciddi bir şey yokmuş ama bir süre hastanede kalması gerekiyormuş. Benden ufaklıkla ilgilenmemi rica etti.” Deyiverdim. Sözcükler ağzımdan öyle seri ve de öyle net çıkmıştı ki neredeyse ben bile doğru olduğuna inanacaktım.
“Şebnem’in derdi bitmez zaten. Nedense her seferinde seni arıyor. Sanki bizim işimiz gücümüz yok.” İşte, beni bıktıran ve artık maruz kalmak istemediğim meşhur Oktay tavrı tam olarak buydu.
“Ne olur başlama yine. Çekemem valla giderayak.” Dedim. Tartışmanın uzamamasını umuyordum.
“Aman neyse ney! Ne zaman dönersin?”
“Bir gideyim de.”
“İyi, git.”

“Neyse ben duşa giriyorum. Görüşemezsek eğer hoşça kal.” Dedim. Sonrası sessizlik.

Devamı gelecek..

14 Nisan 2016 Perşembe

Büyük Pişmanlığım; AŞKA KİLİT

  Olmuş olmuş. Gecenin bir yarısı olmuş. Saat 00'ı geçip de hala uykuya dalmamış olmak kör bir kuyunun kenarında sallana sallana dolanmak gibi. Düşmen gerektiğini bilirsin ancak yaklaşmak dahi istemezsin. Kuyunun bu tarafı ne olup bittiğini az çok bildiğin taraftır. Diğer taraf ise karanlık. Hangi rüyanın içerisinde kaybolacağını kestiremezsin. O rüyalardan birinde son nefesini vermeyeceğinin garantisi yoktur.

   Ah gençliğim. Ah çok çok eskilerde kalanım. Körpe ruhum. Yatağa dertsiz tasasız girdiğim günlerim. Ne çok özlüyorum bazen aynadaki yirmili, otuzlu yaşlarımı.
Geleceğe karşı kaygısızlığımın gözlerimde pekiştirdiği canlılığı.  Şimdi gözbebeklerim puslu, göz küremin çevresi tomar tomar buruşuk deri katmanlarıyla çevrili.

  Ne çok beklentim olmuş yaşlanmaktan. Aşık olmak geçmiş defterlerin hanesinde kalacaktı örneğin. En son sevdiğim bugün yatağımda uyumakta olan zatı muhterem olacaktı. Torun torba sevip, eşe dosta ziyafetler veren nur yüzlü bir babaanne, anneanne olacaktım. Kırıp dizimi oturacaktım hanemin bir köşesinde. Evim barkım tek olacaktı, varım yoğum ahiretliğim...

  Yaş almak diye adlandırarak boyadıkları gönül gözümmüş meğer. Gönül yaşlanmıyormuş hiç. Şu aptallığa doymayan buruşuk kafa, yaşlandıkça ağarıyor, ağırlaşıyor da, derde tasaya dur diyemiyormuş.

  Zamanında atmasına izin vermem gerekiyormuş aşk aşk diye çarpan kalbimi, bilemedim. Huzurdan öte seçenek yok dedim, ben aklı büyük olanlardanım, aşk da neymiş dedim. Bugün evlilik kararını aldığım yer, zaman, boyut her anı didik didik aklımda.

   Zamanı durdurmak mümkün olsaydı eğer o günden bir yıl öncesinde durdurmak isterdim. Aşka hayır dediğim o gecenin akşamında. Kalbim yanında telaşla çırpınıp da nefesimi kesiyorken, tüm hücrelerime ecel terleri döktürüyorken. Korkmak da neymiş, aşktan kaçacak kadar gerçeklerden korkulur mu? Bu gri dünyadan korkulur mu? Ne saçmalık, nasıl da büyük aptallık. Şimdi geri dönüş mümkün olsa geçen tüm o karanlık günleri geri sarıp da yanına dönmek, göğsünde nefes aldığım o bir saate dönmek isterdim. Bir saatçik daha kalbinin atışlarında eriyip, son nefesimi vermek isterdim. Yaşadığım onlarca sene hep bunu istedim.  

    Çoktan uyumuştur şimdi. Yaşlanmanın erkek ile kadındaki en zıt belirtisi. Uyku ile uykusuzluk.

    Erkeklere özenmek ile geçen bir ömür sonrasında yine aynı noktaya geliyorum işte. Bugün böyle hissedeceğimi bilseydim yirmi yıl önce yine o kadar güçlü bir yaşama arzusu duyar mıydım acaba. Hasta yatağında sadece nefes alıp vermelerden ibaret yaşantımı, ait olduğumu sandığım adamın sesine tutunup da sürdürmeye çabalar mıydım, bilemiyorum.

   Gereksiz sorgulamalar, itici ve de karmaşık düşünceler; işte geldi benim uyku kaçıranlarım.

-Vay vay vay! Hoş geldiniz efendim, ne alırdınız?
….
-Fazla kalmaya niyetliyseniz ben bir sigara yakacağım, siz de ister misiniz?
…..

-Aaa, yapmayın ama! Kim demiş düşüncelerin kötü alışkanlığı yoktur diye. Siz, benim istediğim ne varsa yapmaya mecbursunuz. Buyrun, buyrun. Hem belki biraz duman altı olur, kaybolursunuz da uykuya giden bir açıklık kalır kuyunun ağzında.

12 Nisan 2016 Salı

Hokkabazın Son Sözleri

 Her basamakta, gıcırdaması geçmeyecek bir sahneye doğru yol aldığımı tekrar tekrar fark ediyorum. Ortam puslu. Tavandan büyükçe bir avizenin neresine ait olduğu belirsiz bir kayış sarkıyor.
 Yüksek kubbeli binanın duvarlarında hafiften bir esinti var. Yılların köşe arası tozunu temizlemeye gücü yetmeyecek derecede zavallı bir esinti bu. Havada asıl duran toz zerreciklerini de önüne katıp ciğerlerimde son bulan, kaderi noksan bir esinti.
 Hayatımın herhangi bir aşamasında bana temas etmiş olan herhangi biri gibi. İsimsiz, yalın, özünden kopuk, yapmacık ve dört duvar arasında kayıp.
 Karşıma hep birbirinin aynı noksanlıkta kişiler mi çıkıyordu yoksa senin dediğin gibi bana temas eden, gerçekten de rengini ya da saydamlığını mı yitiriyordu? Hiçbir zaman emin olamayacağız. Zaten artık önemi yok. Karamsarlığımı, kibrimi, öfkemi, ruhsuzluğumu neyim varsa yanında cehenneme götürdün. Varlığında alıştığım mutsuzluk bile gidişinle yok oldu. Devasa bir hiç var artık sahnede. Hiçlikten umut türetme hokkabazıyım artık ben. Kendine bir faydası yokken bile milyonlara ahkam kesme cürretini gösteren bir zavallı.
   İşte gösterimiz başlıyor;
  -Konferansımıza hoşgeldiniz sayın önemli, pek değerli yardımcıları ve sevgili kuyruk takımı. Hayat, hayatla bağdaşık şeyleri yok sayabilme dürtüsünü insani bir merakla hiçe sayarak, karşına çıkan her bir şeyi “şey” olmaktan çıkarmaya çabalama, öğrenme denilen dipsiz kuyuya dalıp da hasarsız çıkabilmeyi umma ve kendi şahsına aşıkken dünyanın odak noktasında, zatı muhteremlerinin bulunmadığı tevazusunu her bir fırsatta gösterebilme arzusu ile yanıp tutuşuyormuş gibi yapmalardan ibarettir. Demem o ki, yaşamayı gözünüzde bu kadar büyütmeyiniz efendim. Altı ölüm, üstü hayat, birkaç katman yukarıya çık, yine ölüm. İsteseniz de farkınızı ortaya koyamazsınız çünkü farkınız yok benden, ondan…
   Kraliyet locasından dört ana tonda yuuuuuh! sesleri yükselerek tavandaki avizenin kristallerini titretiyor.
  Ben ise kendinden emin, zeminden gelen barok gıcırtılara da artık aldırış etmeyerek sahneden iniyorum. Çıkışta Ferenc Liszt’e yan bir bakış atıp otelime doğru ilerliyorum. 

Bir Kreş Sabahı

  Dolapta kıyıda köşede ne varsa alınır, anneye uzatılır ve giydir emri verilir. Nisan ayında bere ve eldivenin uygunsuzluğunun pek tabi farkında olan anne, aslında okula gitmek istemeyen melek yavrusunu ağlatmamak için müdahale etmez.
  Ve sonuç …
 “Hadi fotoğramı çek anneee!”
   

  Bugün okula gidişimiz macera değil de günlük hayatın parçası şeklinde gerçekleşti. (Nihayet ve binlerce kez şükür!) Ben de gözüm arkada kalmaksızın, içim rahat bir vaziyette işe geldim.
  Yusufçuk kreşe gitmeye 2,5 yaşındayken başladı. Ankara’ya yeni taşınmıştık. Yabancı birine, yeni bir bakıcıya alışmak için fazla büyük ve de hareketli olduğunu düşünüyorduk. Eve barka sığmaz artık diyerek okula göndermeye karar verdik.
  Bir yıl hiç problem çıkmadı. Kreş evimize yakın zaten, güle oynaya gittik geldik. Girişte ağlayan çocukları gördükçe halimize şükrediyordum. Amaaaa gel gör ki son birkaç aydır okula hiç gitmek istemiyordu.  Sabahları kucağımdan zorla ayırıyordu öğretmeni.  Allah’ım ne kadar da zor bir durummuş meğer.  Okulda bir problem mi var diyecek oluyorum, bakıyorum akşam ayrılırken öğretmenine” duduş öpücüğü” veriyor ki sadece samimi olduklarına yapar. (Öyle dudakla falan alakası yok. Elleri ile senin yanaklarını iki yandan kavrar ve sıkıştırdığı yerlere minik birer öpücük kondurur. ) Neyse, bu şekilde 3-5 ay sürdü.
  Geçtiğimiz hafta kongre nedeniyle, 5 günlüğüne İzmir’deydim. Yusufçuk babasıyla ve halasıyla birlikte babaannede kaldı. Okula da gitmedi. Herkes halinden gayet memnun bir hafta geçirdik.
  Pazar günü oldu, Ankara’ya döndüm. Huysuz, şımarık ve de son derece kaprisli bir şekilde bıraktığım oğlum bildiğin olgunlaşmış. Hala hareketli falan ama öyle hiperaktivite kıvamında değil. Otur dediğinde karşına ya da kucağına oturup seninle tatlı tatlı muhabbet ediyor.
  Pazartesi sabahı oldu. Dedim, “Oğlum okula gidiyoruz, hadi hazırlanalım.” Sevdiği tişörtü istedi, giyinmesine yardımcı oldum. Ağlamadan, sızlanmadan gittik.
 Salı oldu. Dedi “ben kendim giyineceğim”. “Tamam oğlum sen seç kıyafetlerini, ben sana yardımcı olurum istersen” dedim. Fotoğraftaki kıyafetleri giydi. Çantasını sırtlanıp bir de fotoğraf istedi. Çektik ve okula geçtik.
 Özetle şaşkınım.
 İnşallah geçici bir durum değildir ve bundan sonra böyle devam eder.


10 Nisan 2016 Pazar

HAYAL KIRIKLIĞI

 Ne yaparsan yap, olmuyor işte.
 Ne kadar da kalıplaşmış, bildik bir cümle. Her koşula uyabilen, her başlığın altında yer alabilecek tarzda.
 Hayat kısa. Ya hiçbir şeyi, uğruna ederinden fazla çabalayacak kadar çok istemeyeceksin, ya da gözünü karartıp “ne yaparsan yap, olmuyorlarını” ardında bırakıp, hedefi değiştireceksin.
 Zaten neden bir şeylere bu derece bağlanıp kalıyoruz? Neden hep bir liman arayışı? Huzur mu şimdi böylesi?
 Kafanda yaz, çiz, sonra da oluşturduğun kalıba elinde olanı tıkıştır dur. Oluyor mu, olmuyor tabi. Kalıp genişse boşlukları doldurma arayışı, dar gelirse dışarı taşanları görmezden gelme çabası başlıyor.
 Hayal etmeden nasıl yaşar insan, bilmiyorum. Ben hiç amaçsız, hayalsiz, beklentisiz olmadım. Bu huzursuzluğun sebebi hayal etmiş olmak mı peki?
 Hayal kırıklığı…
 Başa çıkmakta en çok zorlandığım duygu durumu. Çocukluğuma mı dönmeli, genetiğimi mi değiştirmeli, ne yapmalı çözüm için? Derin bir nefes alıp yavaş yavaş vermeli belki de.
Evet evet, işe yarıyormuş gerçekten de. 
 Şimdilik...
 Az beklenti, az takıntı, sıfır kapris, derdin büyüğünden Allah muhafaza zaten… Oh geçti çok şükür J


  


9 Nisan 2016 Cumartesi

ANILARDAN GELEN

Bir otel odasında, gece yarısı...
Saatler süren avare yürüyüşün ardından, ellerim görevi teslim almış. Parmaklarım bilgisayarın tuşları üzerinde, başıboş ve de serseri. Onu da birbirinden habersiz, amaçsız, kaygısız. Kursağımda, aşk cümleleri ve özlemini duyduğum duygular yüreğimde.
Geçmiş; karanlık ve soğuk. Geçmiş; bir o kadar heyecan dolu. Heyecan denilen duygu artık tastamam geçmişte kalmış. An heyecanı anılarda bırakmaya alışma anı. An huzur anı.
Fakat….
Anılardan kopup gelen, anın huzurunu bozan o ses… Kulaklarımın duyamayacağı kadar uzaklardan gelip de tüylerimi ürperten ses. Senin sesin. Kokunu ardından sürükleyen, yüreğimin zarını titreten sesin.
Ve anıların ile kokunu karıştırıp, kalbimde yeniden taht kurmaya çalışan hayalin. Tıpkı sen; bencil, kibirli ve uykularımın düşmanı.
Dünüm, geçmişim, şuanın gerisinde kalanım. Ve hep geçmişte kalacak olanım. Benim olmayanım. İyi geceler.
An huzur anı…


31 Mart 2016 Perşembe

HERKESİN AKLI KENDİNE

 Bizler büyük dünyanın küçük insanlarıyız. Boyumuzdan büyük işler peşindeyken esas sorunlarımızı çözmekte yetersiz kalanlarız.
 Dünya küçüldü dedikleri koca bir yalan. Asıl küçülen insanlığımız. Yaptıklarıyla şeytana bile şapka çıkarttıran, aramızda barındırdığımız asalakların kemirdiği insanlığımız.
 Bizler mi? Bizler pikselleri izleyip neşelenen, pikselleri izleyip kilobaytlarca dert biriktirenleriz.
 Dünyanın bir ucunda olana, dünyanın diğer ucundan faydası dokunacağına inanırken bile yanı başındaki çığlıklara kulak tıkayanlarız.
 Aklı olan, kaçırmamaya baksın çünkü başkasının aklı senin bedenini koruyamıyor artık.


29 Mart 2016 Salı

NE DİYEBİLİRİM Kİ!

  Hayatı nefes alır gibi yaşayan insanlar var. Öylesine, sırf mecbur olduğundan.  Hissetmeden, farkında olmadan hiçbir şeyin ya da hiçbir şeyi umursamadan. Ne acısı derin, ne de mutluluğu içten. 
 Her gün yanından geçtiği kirli üst başlı ve de suratlı, parlak gözlü çocukları görmezden gelip, içinde bir yerleri acımadan yoluna devam edebilen. 
 Bugün memlekette, dünyada ne oldu acaba diye merak etmeden koca bir gün geçirip; akşam olunca dizisini, yarışmasını, maçını izleyen sonra da başını yastığa koyar koymaz horlamaya başlayabilen.
 Uykuları kabuslar ile bölünmeksizin sabahlara kadar uyumaya devam edebilen.
 Yarın ne olacağının garantisi hiçbir zaman yoktu, evet. Ama yine de yarına dair endişelerini bir kenara koyup da bu anı yaşayabilen.
 Benim başlığını okumaya bile dayanamadığım bazı haberleri soğukkanlılıkla, kılı kıpırdamadan ayrıntısıyla okuyabilen, boğazı düğümlenmeden anlatabilen...
 Ve daha nice nicesi...
 Kimseyi yargılamıyorum. Aksine onlardan biri olmayı hiç bu kadar çok istememiştim. Amacım moral bozmak da değil, bu günlerde bana kalmaz zaten. Sadece paylaşmak istedim.

28 Mart 2016 Pazartesi

SÖZÜM TAKINTI DERECESİNDE PİŞMANLIK DUYANLARA

  Olacak olur.
  Başımıza gelen üzücü bir olayda geçmişe takılıp, kendini paralamanın bir yararı yok. "Neden ben, neden böyle oldu!" diye isyan etmenin de. Durumun ciddiyetine, şiddetine göre alışmak, kabullenmek zaman alır belki ancak şunu bilmek gerek; olacak olur.
  Kaza videolarını izleyince şunu fark edersiniz; çoğu bağıra bağıra gelir. Anlık bir dikkatsizlik, yanlış tercih ve geri dönüşsüz hasarlar, kayıplar. Önlemini alırsın, çok dikkatli olursun ancak biz insanız, robot değil. Hataya açığız. Yanlış tercihler yapabiliriz. İsyan etmek olanı geri çevirmez. Önce ruhen sonra da fiziksel olarak insanı yıpratır ve direnci kırar. Çözüm üretmeyi zorlaştırır.
  Ne kadar akıllı, mantıklı bir insan olduğuna inanırsan inan; aklın tutukluk yaptığı anlar da olabiliyor. Diyorum ya, insanız. Bazen iş işten geçtikten sonra yaptığımız tercihe hayret edip kalabiliyoruz.
  Hayat öğrenme ve sınanma alanı. Nefes aldığımız gün öğrenmeye başlıyoruz ve aklımız yeterli olduğu müddetçe yaptığımız her şeyden sorumluyuz. 
  Dünyaya karşı, kendimize karşı, çevremizdeki herkese, her şeye karşı sorumluluklarımız var ancak bu demek değil ki hata yapmamak için dünyadan soyutlanıp bir köşeye sinelim. Yaşayacağız, yaşarken pek çok hata yapacağız. Hatalarımızı telafi etmek için uğraşacağız yeri gelecek telafi edeceğiz, yeri gelecek elimizden yapacak başka bir şey gelmediğini fark edeceğiz. İşte o noktada hayatımıza devam edebilmemiz gerekiyor. Hata noktasına takılıp kalmanın kimseye bir faydası yok.
  Sözüm yanlış tercihleri, hataları dolayısıyla takıntı derecesinde pişmanlık ve üzüntü duyanlara. "Kural tanıma, salla gitsin, dünyanın anasını ağlat yine de sıkma canını!" gibi bir sonuç çıkmasın. Tabi ki de böyle bir şey kastetmiyorum ;)

25 Mart 2016 Cuma

ÇOCUKLUK GELECEKTİR

  Çocukluktan kalma uzun bir zaman dilimi.
  O zamanlar da bu gezegene delicesine tutkunum. Eve girmek nedir bilmiyorum. Girdiğimde ise kapı, pencere neresi olursa; açık bulduğum ilk fırsatta kaçıyorum.
  Mahalledeki tüm kedi yuvalarının yerini biliyorum. Ellerimin üzeri yeni doğmuş yavruların annelerinin tırnak izleriyle dolu. Karnım zırt pırt kuduz aşısı yapılmaktan mor berelerle bezenmiş.
  Evimiz zemin katta. Kapının önü köpeklerin uğrak yeri. Annem artık benden köşe bucak ekmek kaçırıyor.
  İlk ektiğim tohum bir elma çekirdeği. Sonra ayva, karpuz… Ne bulursam toprağa sokuşturup duruyorum ve sonu hep hüsran. Çocuk unutur derler ya öyle değil, hepsinin hayal kırıklığını tek tek hatırlıyorum.
  Anneme ilk götürdüğüm çiçek buketi, anaokulu çıkışı evden çok uzaktaki mezarlıktan topladığım kardelenler ile yaptığım. Geç kaldım diye kızacak korkusuyla eve koşuşum ve yüzünde gördüğüm mutluluk ifadesinin bendeki yarattığı şaşkınlık…  Her anı keyifliydi.
  Doğma büyüme Orduluyum. Köyümüz kış hariç tüm mevsimler yemyeşil. Çocukluğumda yaz kış, insanı da kurdu kuşu da çok olurdu. Şimdi olduğu gibi yazdan yaza ziyaretlerden ibaret değildi şenliği. 
  Şehri pek sevmezdim. Köyün hayalini kurmaya ilkbaharın gelişiyle başlardım. Evciliklerimiz bile ağaç tepelerinde ya da orman kıyısında, köşesinde olurdu bizim. Öyle üzülüyorum ki en iyi haliyle bile dört duvar arasında geçen çocukluklara. 
  Bir yaz yine kuzenler toplandık, belgesel hazırlıyoruz muhabbetine ince bir dere boyunca bir kilometre kadar aşağıdan yukarıya tırmanıyoruz. Birimizin elinde çalı çırpıdan yapma kamera, diğerinde güya mikrofon; gördüğümüz kurbağaları, koca koca sülükleri, börtü böceği inceliyoruz. Şimdi biliyorum ki dünyanın en güzel kanyonunda geziyor olsam bile o anki heyecanı, tadı vermeyecektir.
..................
  Ben şanslı bir çocuktum; güzel bir çocukluk geçirdim, şanslı çocuklar tanıdım. Şimdi hepsi mutlu yetişkinler oldu ve mutlu çocuklar yetiştiriyorlar. 
   
  

16 Mart 2016 Çarşamba

13.03.2016 :(

 Üç gün önce kor ve cam parçaları yağan gökyüzünden bugün kar tanecikleri serpiliyor. 
 Kızılay'da gövdesi yanmış ve dalları kırık olan eşlerine rağmen şehrin dört bir yanında bahar dalları ve meyve ağaçları çiçek açmış. 
 Hava soğuk, buz; içimde ise sönmek bilmeyen bir yangın...
 Yavrularımız, kardeşlerimiz, şehitlerimiz; bu dünyadan apansızın göçüp gidenlerimiz. Gidişinize rağmen biz, umarsızca yaşamaya devam ediyoruz. 
 Allah sevdiğini kaybedenlere dayanma gücü versin.




11 Mart 2016 Cuma

DERT, ÇÖZÜM DEĞİL

 -Dertsizler kervanında, eşeğin sırtındaki çulu yük sanıp ağlaşan, ağzı gözü yamuk develer gibiyiz. Üstelik kervan da, deve de, eşek de biziz; yol da bizim, çul da.

 Birkaç hafta öncesine kadar uykusuzluktan yakınıp durduğum yaklaşık bir ömür geçirmiştim. Uyuyamama illetinden ise her şeyi dert edinmeye vazgeçmem ile kurtuldum. (Belki de bahar etkisi, bilemiyorum.)

  Aslında pratikte değişen bir şey yok. Hayattaki tüm gedik ve kıyısı köşesi tırtıklanmış parçalar yerli yerinde duruyor. Ben ise artık ne yaşadığım ve gördüğümle değil de ne hissettiğimle ilgilenmeye başladım. Üstelik karar bile almadan, durup dururken. İyi olacağım diye bir gayem yoktu. Yaşantımı değiştiremezdim. İstediğim bu değildi. Sadece herhangi bir sebeple ortaya çıkan ve içimi kemirmeye kalkışan kimyasalı hissettiğim anda, bir yerlerde saklanan serotonini salacaktım ortaya. 

 İşe yaradı. Hem de oldukça. Zaten dert dediğin nedir? Gördüm ki yeri geliyor, benim gözyaşı döktüğüm bir şeye dünyanın bir ucunda, başka bir insan evladı güle oynaya sarılabiliyor; ben de en azından bir iki göz kırpayım, tebessüm edeyim dedim. Yüzüne gülümsediğim ne varsa ışıldamaya başladı. 

  Yine de dert sadece sahip olduğundan ibaret olmuyor, acıya ortak olma olayı da var. Bazen sırf etrafındaki birilerinin acılarına ortak olma adına onlarla birlikte ağlıyorsun. Halbuki ağlayan bir suratın kime, ne faydası var? Herkes çözüm ister ya da en azından umutlanmak, gülmek, güldürülmek. Ya da ağlarken bir parça mendil, dinleyen bir çift kulak. (Aslında teki de yeter. Biz ki suya derdini anlatan bir milletiz.)  Benim ise bırakın güldürmeyi, gülmekten utandığım zamanlar oluyor. Yaptığım yanlış belki bilemiyorum ama mutlu olabilmek, huzur bulmak adına tamamen duyarsızlaşmak hiç doğru olmasa gerek. 

  Uykularını kaçırmayacak kadar hüzün, insanlıktan çıkmayacak kadar mutluluk... 

  Bu kadar ölçülü yaşamak mümkün mü ya da insan yapısına uygun mu peki? 

  Aslında birer hamur parçası gibiyiz; yoğrulmaya, şekilden şekile girmeye müsait. Niyeti kötü olmayan, iyi kalpli ama bir o kadar da mutlu bir insanın dünyaya ya da insanlığa bir zararı olduğunu sanmam. Hatta karamsar, acıların evladı kalıbından sıyrılamamış ve bu şekilde faydası dokunacağını zanneden bir budala olmaktan çok çok daha iyidir diye düşünüyorum. 

  Çocuklar kadar saf ve temiz bir dünyaya uyanmak dileğiyle. (İmkansız olduğunu bile bile istemek...)

5 Mart 2016 Cumartesi

İKİ KAP, BİRKAÇ SIĞIR

   Dolmuştan inip kaldırıma adım atmamla, yere kapaklanmam bir olmuştu. Yine de şükürler olsun ki, kafamdan önce ellerim, üstelik bir balgam öbeğinin tam göbeğine değil de iki santim kadar kenarına kondu. O mikrop yuvasında,  yere abanmış ne kadar bekledim bilmiyorum. Bana bir ömür gibi gelen süre zarfında bir insan evladı da gelip el uzatmadı. O an bile ne kadar da domuz olduklarını düşünmeyip, saydamlığıma lanet okudum. Oysa bundan daha ilgi çekici bir düşüş olmazdı. Üstelik insan, ömründe kaç kere birinin düşüşüne şahit oluyordur ki, hiç bir şey olmamış gibi tırıs tırıs uzaklaşıp gitsin.

   Elimdeki market poşeti kaldırımın diğer ucuna, umumi çöp kovasının dibine fırlamıştı. Avuç içlerimde oluşan çiziklerden ince, ince kan sızıyordu. Dizlerimdeki acı, utancımı bastıracak şiddetteydi. Zorlanarak doğruldum ve kaldırımın tozlu yükseltisine oturup ayaklarımı asfalta doğru uzattım. Ne arkamda gelip geçmeye devam eden insanlar, ne karşımda vızıldayan araçlar, ne de poşetten dışarıya saçılmış olan plastik kaplar... Artık hiçbir şey umurumda değildi. Başladım ağlamaya. Yıllardır içimde biriktirip büyüttüğüm tüm acıların şerefine, bir daha ağlayabilecek takatim kalmayıncaya dek, dünyanın bir yerlerinde kopan fırtınalarla yarışırcasına ağladım. Omzuma dokunan o ince parmakları hissettiğim anda ise sustu dünya. Diğer elinde kağıt mendil, uzatmış bana bakıyordu. Gözlerinde acıma, şefkat ya da benzeri herhangi bir duygu ifadesi göremedim. Yardım etmeye programlı bir robotla bakışıyordum sanki. Mendili alıp teşekkür ettim. Ciddiyetini hiç bozmadan, ufak bir baş eğme hareketi sonrası yanımdan uzaklaştı.


   Doğruldum, burnumu sildim. Yere dökülen ıvır zıvırı, market poşetini ve sümüklü mendili çöp kovasına atıp evime doğru yol aldım.

BENİM KÜÇÜK DÜNYAM


Minik avucumda durur dünya;
Kah rengarenk, kah saydam.
Dünyamın ardında gülümser annem,
Sözcüklerinde sevgi saklıdır.
Meraktır ve bitmeyen sorgu sualdir,
Bilinmezliklerle dolu zihnim.
Işıltısı sonsuz bakışlarımdan,
Daha da çocuktur kalbim,
Kalbimden de temizdir,
Benim bir avuçluk dünyam.